1. YAZARLAR

  2. GÜNAY BULUT

  3. Kod adı CeA
GÜNAY BULUT

GÜNAY BULUT

Haksöz-Haber
Yazarın Tüm Yazıları >

Kod adı CeA

27 Şubat 2026 Cuma 19:36A+A-

‘Bana bir hikâye yaz. İçinde inanmış gençler olsun.’ 

Odaya girdiğimde camdan dışarı bakıyordu. Kapı sesine, bana çevirdi başını. Beyaz örtünün çevrelediği zayıf yüzü narin bir bahar papatyasını andırıyordu. Sarılığı gözlerine kadar ilerlemişti. Gülümseyerek,

‘Geldin mi? Ben de Fatih Camii’ni seyrediyordum. Akşam namazını orada kılıp geri gelsem ne güzel olur, diye geçiriyordum, içimden. Şu serum da bitmedi daha.’

‘Geleceğiz elbet. Kardeş kardeşini görmeye gitmez mi hiç?’ diyemedim.

Nefesine doyamıyor gibi sarsıldı. İlaç portu yerinden oynamasın diye sol elini iman tahtasının üstüne koydu. Öksürüğe tutuldu. Ardındaki yastığı yükselttim. Yavaş yavaş sırtını sıvazladım. Dudağına uzattığım bardaktan birkaç yudum su içti. Sakinledi.

‘Oğlum, az önce çıktı. Senin geleceğini duyunca bu akşam izinli olduğuna sevinip arkadaşını aradı. Genç işte,’ diyerek tebessüm etti.

Konuşarak yorulmasın, istiyordum. Gece uzundu. Serumları sıralıydı.

Kavanozdaki sıcak çorbayı görünce ‘Niye zahmet ediyorsun kendine?’ diyerek mahcup oldu. Çorbanın ne zahmeti olacaktı. Ne kadar az konuşursam o kadar az yorulacakmış gibi geliyordu. Sessizce tebessüm ettim.

Bulantısı vardı. Nezaketen az bir çorba içmeye razı oldu. Biraz içince ona iyi geldi. Az daha ekledim. Ses etmeden bitirdi. ‘Elhamdülillah. Eline sağlık, güzel olmuş’ diyerek bardağa davrandı. Suyunu içti. Nemli peçeteyle ağzını sildi. Ardına yaslandı.

Su toplamış ellerini, parmak uçlarıyla muayene ederken ‘İşyerinden aradılar. Raporumun süresi bitiyormuş. ‘Hocam, işe dönecek misiniz?’ diyor, müdür.’ Buruk bir gülüşle boşta olan elini salladı.

Emeklilik dilekçesi vermesini önersem mi diye düşündüm. Zihnimi okumuş gibi,

‘Bir yanım emekli ol artık, diyor. Bir yanım tedavin bitince öğrencilerine kavuşacaksın, diye tutuyor beni.’ dedi.

Biraz dinlendikten sonra, bugün ziyaretine gelenleri sıraladı. ‘Sağ olsun arkadaşlar tek tek ziyaret ettiler beni.’

En çok üniversite arkadaşı Hatice’yi gördüğüne sevinmişti.

‘Hatice ile bir tek yediğimiz ayrıydı yıllarca. O bizim ailenin altıncı kızı olmuştu artık. Hayat gailesi herkesi bir yere savurdu yıllar içinde. Ne çok özlemişiz birbirimizi.’ diyerek bir süre sustu.

‘İstanbul’da birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Çocuktuk. Güvensizdik. Kitapları severdik. Harçlığımız az, hayallerimiz ve umudumuz çoktu. Hatice, annesine çamaşır makinesi taksitine girecekti ilk maaşıyla. Ben de anneannemin dişlerini yaptıracaktım öğretmen olunca. Dokuz gebelikten sonra dişleri dökülen anneannemin ağzını kapatarak konuşması küçüklüğümden beri içime dert olmuştu.’

Arada öksürüyor, omzundaki ağırlığı silker gibi dura dura anlatıyordu. İlk kez kendisine sorulmadan bir şeyler anlattığına şahit oluyordum.

‘Belki de birbirimize bu kadar benzediğimiz için iyi arkadaş olduk Hatice ile. Biz maaşa geçince babalarımızın yükü azalacaktı. Onun kardeşi azdı. Biz aynı anda dört kardeş, farklı şehirlerde üniversite okuyorduk. Babam bir işçi maaşıyla nasıl harçlık yetiştirirdi bilmem bize. Annem de ona destek olmak için dantel örer satardı. Gece yarılarına kadar yumak bitsin diye gözlerinin feri sönerdi. Bu yüzden hiç dantel istemedim çeyizime. Herkesin beğendiği meşhur kanser örneği bana annemin çile yumağını hatırlatırdı. Gülümsedi. Ben modelini beğenmezken o beni gelip buldu.

Bana güvenen lise hocam, üniversite seçiminde ilk tercihin Tıp Fakültesi olsun, diyordu. Ben ise aileme iki yıl daha yük olmamak için ilk sıraya öğretmenliği yazdım. Hem matematik öğretmenimi hem de aritmetiği çok severdim. Ama tıp fakültesine yeter puanla öğretmenlik okuduğum için tüm akrabalarımız eleştirdi beni.

Hele de laik, demokrat(!) dayım, her bayramda bütün sülalenin önünde tıp fakültesi kazanan kızıyla kıyasladı durdu beni. Başarılı bir öğrenci olan ablamın, liseden sonra üniversite okumak yerine evlenmesini de anlamıyormuş zaten.

‘Güler’in gerici kocası yıkıyor bu kızların beynini.’ diyordu eniştem için.

‘Sanki tanrının kadın saçından başka işi yokmuş gibi hepsi türbanlandı kızların. İnsan yeğenim demeye utanıyor. Her yer İran ajanı kaynıyor üniversitelerde. Onlar başımıza musallat etti bu işleri. Orta çağ karanlığının bedevi Araplarına özenmek bu asırda olacak şey mi? Üstelik öğretmen olacak bu kızlar. Bir erkeğin dört karısından biri olmayı kabul edecek öğretmene öğrenci mi emanet edilir Allah aşkına?’ diye söylenirdi.

Bize kızarken annemi ürkütürdü. Başörtü yasak olduğu için üniversiteye gitmeyen ablamı da üniversite okuyanlarımızı da savunamazdı abisinin önünde annem. Eniştemden sonra oğlu olmayan babamın otoritesine, pasifliğine geçerdi söz. Sıra bana geldiğinde. ‘Yazık etti aldığı puanı diyerek öfkeyle solurdu.

‘Küçüklerim de üniversite okusun diye altı yıllık okulu tercih etmedim dayı,’ demezdim ona’

Nefes almakta zorlanıyordu. Karnında biriken sıvıdan ciğerleri sıkışıyor olmalıydı. Eliyle karnına bastırarak,

‘Yarın sabah çekecekler bu suyu. Sıvı alındıktan sonra iç organlar, dayak yemiş gibi acıyor. İnşallah bu sefer çok ağrı yapmaz.’ diye sürdürdü konuşmasını.

‘İnşallah,’ diye cevap verirken içimden kendimi suçluyordum. Birikmiş zehir dökülsün diye daha önce niye konuşmaya zorlamamıştım ki onu? Aklımdan geçenleri görüyor gibi,

‘Ben fazla konuşmayı sevmezdim. Bunları hiç kimseye anlatmazdım. Bugün Hatice gelince eski günler geldi aklıma. Hep hassas ve çekingendim çocukluğumdan beri. Karnına güçlü bir tekme bile atmadığımı söyler annem. Onu üzecek şeylerden uzak durdum küçüklüğümden beri. Migreni tutmasın diye sözünden dışarı çıkmazdım hiç. Ev kalabalık olunca işleri tek ona bırakmazdım. Onun beli ağrımasın, diye camları, yerleri ben silerdim hep.’

‘Ama kız kardeşlerim deli doluydu.’ derken yüzü ışır gibi oldu.

‘Annem izin vermese de sokakta oynamayı severlerdi. Babam işten dönene kadar içeri girmezler, babam gelince onun koltuğu altına saklanarak eve girerlerdi.

Nadiren ben de uyardım onlara.

Yaramazlık yapsak da severdi babam bizi. Duvarları çizdiğimiz, oğlanlarla misket oynadığımız, ergen bir kızken sokakta ip atladığımız akşamlar annemin hışmına uğramaktan kurtarırdı bizi. Babalar kızlarını akşamları severler. Kış kapıyı kesince, gök sağanağı salınca, evi su basar diye kapı eşiğinde tedirgin bekleşirken sıcak bir şal gibi omzunu sarar babalar kızlarının. Babam da öylece, el ayak çekilince, içten severdi bizi. Biz de içimizden severdik onu.

Fabrika işçisi Nazif Efendi’nin en büyük arzusu beş kızını okutabilmekti. Dayımın bayram nutukları bitince beni köşeye çeker ‘Sen bakma dayına kızım. Kadınlar için en güzel meslektir öğretmenlik. Tatili boldur. Doktoru da mühendisi de öğretmen okutur. Koca koca adamların hepsi öğretmeninin elini öpmeye gelir, diyerek alnımı ve avuçlarımı öperdi.’

Hemşire serumu değiştirmek için odaya girdiğinde konuşmasına ara verdi.

‘Öğretmenim nasılmış bakalım’ diyerek sevimli yüzüyle gülümsedi ona hemşire.

Sakince ‘elhamdülillah,’ diye cevapladı onu.

Tansiyon, satürasyon ve ateş not edildi. Serumu yenilendi. CeA değerlerinin artmamış olmasını tedavinin başarısına yorumlayarak iyi dileklerle odadan çıktı gitti hemşire.

Yastığını ve pikesini düzeltirken çeyrek asırlık arkadaşımın alnını öptüm. Kaldığı yerden anlatmaya devam etti.

‘Mezun olur olmaz Hatice, Urfa’da, ben Maraş’ta birer liseye atandık. Hatice, il merkezine atanmıştı. Çok sıkıntı yaşadı. Benim gittiğim ilçede eniştemin tanıdığı çevresi güçlü bir aile vardı. Allah onlardan razı olsun, bana destek oldular. Başörtülü çalışmama izin vermeyen bürokratlarla konuştular. Küçük yerlerin insan ilişkileri farklı yürür.

Bazı pürüzlere rağmen başörtülü çalışıyordum. Beni gören öğrencilerim de derslere örtüyle girmeye başlayınca suçlanmaya başladım. Hepsi günlük hayatta başörtülüydü zaten. Sahip çıkanım olunca ceza almadım.

Küçücük ilçede herkes birbirini tanırdı. Okulda olanlar duyulmuş olmalı. Bir gün okula tanımadığım iki kişi benimle konuşmaya geldi. ‘Sizin mücadelenizi duyduk. Biz de destek olmak istiyoruz. Başörtünüze dil uzatanların adını verin, cezasını verelim.’ dediler.

Şaşkındım. Evimize oyuncak silah bile girmemiş. Yirmi üç yaşında toy bir gencim daha. Üstüme kararlı bir hal geldi.

‘Ben şiddete karşıyım. Ne cezası? Lütfen bir daha görüşmeyelim. Hemen gitmenizi rica ediyorum.’ diye okuldan gönderdim onları. Çok şükür bir daha rahatsız eden olmadı. Onlar kimdi? maksatları neydi? Hala bilmiyorum.

Olağanüstü zamanlardı. Zaman 28 şubata doğru hızla ilerliyordu.

Her şeyin çabuk aktığı yaşlardaydık. Geçen dört yılda anneannemin dişleri yapıldı. Kardeşlerimin okulu bitti. Düğünüm oldu. Eş durumundan İstanbul’a gelince -başörtü serbest olana kadar- öğretmenlik yapamadık işte. Yasaklar benim tümörlerden hızlı yayılmıştı yurda.’

Yaptığı benzetmeye hafifçe güldü. Yatağını alçaltmamı ve camı aralamamı rica etti benden.

Biraz soluklandı. Sonra konuşmaya başladı.

‘Bir okulun matematik öğretmenliğine atamak yerine milli eğitimde hesap işlerine görevlendirmişler beni. Orada da çalıştırmadılar ya. Uyarıyla başlayan cezalar art arda sıralandı.

Hatice ile aynı anda başlayıp aynı anda uzaklaştırılmıştık öğretmenlikten. Allah’tan onun ailesinde bizim akrabalardaki kadar ezici çağdaşlar (!) yoktu. Ailesi sahip çıktı ona. Ama biz, iki kardeş arka arkaya meslekten atılınca memlekette kıyamet koptu. Yasağa karşı el ele eyleminde Boğaz Köprüsünde göz altına alındığımızda bizi nereye dahil edeceklerini bilemez oldular. Ne tarikatçılığımız ne teröristliğimiz ne eylemciliğimiz ne şeriatçılığımız kaldı.

Televizyoncular, yazarlar, çizerler, yargıçlar, askerler, hemşireler, hepsi başörtülü avına çıkmış. Gördükleri her yerde kafesleyip mağaralara tıkacaklar sanki hepimizi. Halkımız da dünden hazırmış iftira yaymaya. İnsan onca yıllık akrabasına, komşusuna, meslektaşına bir hüsnü zan beslemez mi? İçimdeki ürkek güvercini duymasam neredeyse ben bile inanacağım vahşi bir canavara yataklık yaptığıma, benliğimde bir suçlu sakladığıma. İlk kez o günlerde nefessiz kaldığımı hatırlıyorum.

Hadi ben evliydim. Eşim, bana destekçiydi. Güvenilir dostlarımız vardı.

Kız kardeşlerim bekardı daha. Şimdiye dek, sokakta oynamaktan başka kabahat işlememiş beş kızın babası Nazif Efendi dalgın ve düşünceli. Neler geçiriyor kim bilir aklından.

 Annem, her gün alnına patates halkaları bağlamaya başlayınca küçük kardeşim, ailenin daha fazlasını kaldıramayacağına karar verdi. Perukla çalışmaya başladı. Fakat kanunlara yürekten itaat ettiğine kani olmadılar.

Ayak altından çekilmemizi istiyorlardı belli ki. Bakışımızdan, duruşumuzdan, üstümüzdeki emek kokusundan kurtulmak için bizi kör kuyuya atmak istiyorlardı.

Gözleri buğuluydu. Öksürük nöbeti tuttu yine. Sakinleşince bana dönüp

‘Nazlı’nın da kemik sıçraması var biliyor musun?’ diye memleketteki kız kardeşinin hastalığına döndü.

Öğretmenlikte ardımdan geldiği gibi hastalıkta da ardımdan geldi. Babam kalp krizinden rahmetli olunca tüm sülale, Nazlı’ya yüklendi. Her konuyu başörtüye bağlayan akrabalar diliyle yaralıyordu Nazlı’yı. Yavaş yavaş elini eteğini çekti dili kaba, yüreği taş gruplardan. Sonra kulaklarını dış dünyaya kapattı. Fakat biraz geç olmuştu. Kanser teşhisini alınca ‘Beni babamın mezarına defnedin,’ demiş ablama. Hiç hastalığından söz etmiyor bana. Üzüleceğimden kaygılanıyor herhalde. Kemoterapi aldığı günler hariç derslere girmeye devam ettiğini söyledi ablam.

‘Hiç kimseye en ufak bir zarar vermek geçmedi içimizden. Bazen uğradığımız haksızlığın öfkesini duysak da kimseyi kırıp dökmedik ama çok kırılmışız demek ki.

Mesleğe geri döndüğümüz gün, şüphesiz bir aklanış için ulağı geri yollayan Yusuf(as) gibiydik hepimiz.

Okula yeni adapte olmuştum ki pat diye ‘kanser olmuşsun’ dedi doktor. İlk tedavimden sonra yedi yıl sessizce uyudu ur. Sonra kemiklerde açığa vurdu kendini. Her ilaç küründen sonra iyileştim diye umutla dönüyorum okuluma. Başka bir yerden boy veriyor bu sefer. Belki de hayatta tastamamlık diye bir hal yoktur.’

Sesi mahzunlaştı. ‘Bir şey anlayamadım öğretmenliğimden. Duygularım 23 yaşımın Pazarcık Lisesinde kaldı. Ama şu hayatta en çok çocuklarımı, öğrencilerimi ve Müslümanların kardeşliğini sevdim.’

Bir ağırlıktan kurtulmuş gibi derin bir nefes aldı. Gözlerime bakarak ‘Bunca zaman içimde tuttuğumu şimdi niye anlattım ki sana?’ diyerek gülümsedi.

‘Hikayeci değil misin? Kod Adı CeA olan kurgunu yaparsın artık. İçinde mutlaka inançlı gençler olsun ama!’ diye tembihledi.

Yorgun başını yastığa bıraktı. Baş ucundaki Kur’an’dan Kehf Suresi’ni okumamı istedi benden.

Üçüncü sayfaya geçtiğimde uyumuştu. Göğsündeki örtü, cılız ama düzenli bir nefesle inip kalkıyordu. Serum damlaları umutla akmaya devam ediyordu.

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum