
Duygunun sosyolojik halleri
“İnsanın eninde sonunda zamanının çocuğu olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Duygu üzerine konuşurken dikkatlerimizi sosyolojik alana da çevirmek zorundayız.”
Duygunun sosyolojik halleri-IV
Erol Göka / Kritik Bakış
Geleneksel yönelimli kişi, kültüründen ve bir miktar da çevresindeki az sayıda kişiden etkilenir. Davranışlarında ayıplanma korkusunun etkisi belirgindir. İçe-yönelimli kişide ise kültürden ziyade ailesinin yol göstericiliği barizdir. Nasıl pilot yolunu jiroskopa göre tayin ederse o da ebeveynin ve otorite kişilerin rehberliğinde ilerler. Dışa-yönelimli kişi ise, ebeveynin sinyallerinden daha çok dışarıdaki geniş çevrenin radarının etkisindedir. Aile, onun için sıkı sıkıya bağlı olduğu bir birim değil sadece geniş sosyal çevrenin bir parçasıdır.
Bir süredir insan zihnini anlamak bağlamında duygu üzerine konuşuyoruz, bu çok önemli konu üzerinde daha da konuşacağız. Elbette daha çok insan zihninin işleyişine odaklanmış durumdayız ama haklı olarak itirazlar, “iyi ama duygular bir kültürel-toplumsal bağlam içinde üretilmiyor mu? Bu bağlamdan bağımsız duyguları ele almak, bir tür solipsist indirgemecilik olmuyor mu?” diyenler olacaktır. Bu itirazlar ve insanın eninde sonunda zamanının çocuğu olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Duygu üzerine konuşurken dikkatlerimizi sosyolojik alana da çevirmek zorundayız. Bir örnek üzerinden gidelim, son yüzyılda Batıdaki duygu akışını ele alalım.
Batının ölümcül sessizliği
Gazze soykırımı tüm dünyada kalbi ve merhameti olan insanları tepki vermeye, gittiğimiz yolun yol olmadığı üzerine düşünmeye ve tepki vermeye zorladı ama soykırım öncesi batı dünyası, yükselen ırkçı ve İslam düşmanı dalga ile biliniyor, duygusuz olmakla eleştiriliyordu. Batılıların sadece artan ırkçılık ve İslam düşmanlığı karşısındaki umursamazlıkları değil, Ortadoğu’da olup bitenlerden tutun da Akdeniz’de mültecilerin yaşadığı güçlüklere kadar hemen her durumda sessizliğe gömülmeleri karşısında tezler üretiliyordu. Benzeri bir şaşkınlığı yakın geçmişte Sosyalist Blok’un sessiz sedasız yıkılması karşısında genellikle siyasetin Sol’unda yer alanlar hissetmiş, sosyalizmin içine doğmuş, ona uygun eğitim almış nesillerin nasıl böylesine suskunlaştıklarını travma boyutlarına varan bir çaresizlikle yaşamışlardı. Sol’un büyük travmasının şaşkınlığı sürerken bu kez tüm batıyı saran ölümcül sessizlik çıkıp gelmişti. Batı toplumları, sanki üç yüz yıldır, demokrasi, insan hakları diye başımızın etini yememişler, iki dünya savaşı ve berbat bir faşizm tecrübesi yaşamamışlar gibi nasıl böyle derin bir uykuya dalabilirlerdi?
Bu tip soruların siyasi cevapları kolay… Batıya, batılılara, batılı bilince asla güven duyulmaması gerektiğinden, meselenin aslında güç mücadelesi olduğundan başlayarak hayli güçlü ideolojik tezler üretilebilir. Üstelik kimse bu tezleri kolayca yanlışlayamaz da… Siyasi- ve ideolojik mücadele sürdürenler bu tezleri dillendirsinler hiç zararı yok ama münevvere düşen, bunun nedenleri üzerine ciddi biçimde kafa yormak, sağlıklı sonuçlara ulaşmaya çalışmak, insanlığın gelecekte daha huzurlu biçimde yaşayabilmesi adına düşünceler geliştirmektir.
Batı toplumunun ideallerinden kolayca vazgeçmesi ile ilgili bu hayal kırıklığı ilk değildi. İki büyük dünya savaşı, Nazizm, faşizm, Holocaust daha dün kadar yeni. Özellikle Almanya’da Nazizm’in yükselişi ve iktidarı ele geçirmesi konusunda hatırı sayılır birçok görüş öne sürüldü. Bunların hepsi de düşünce mirası içinde yerlerini aldılar ama benim için en önemlileri, Michel Foucault’un (2018) zorbalığın önce sıradan insanın iç dünyasında yerleşmesi, Hannah Arendt’in (2019) kötülüğün sıradanlaşması tezleridir. Onlardan öğrendim ki, sıradan insanın iç dünyası kötürüm hale getirilmeden büyük kötülükleri sadece siyasetle açıklayamayız. Kötülüğün niye böyle yaygınlaştığını anlayabilmek için bakılacak yer, kötülüğün en kolay yuva yapabildiği sıradan insanın iç dünyasıdır. Batılıların son dönemdeki ölümcül sessizliklerini açıklayabilmek için meseleye bu zaviyeden bakan ama nedense hala dile getirdiği tezleri çok yankı yapmayan bir düşünür var aslında. Eski Yugoslavya’nın kurucularından ve aynı zamanda ünlü bir heykeltıraş olan Ivan Mestrovic’in torunu olan Harvardlı sosyolog Stjepan G. Mestrovic…
Batı toplumlarının eski Yugoslavya’da olup bitenlere, önce Bosna’da Müslüman halkın daha sonra Kosova’da Arnavutların Sırplar tarafından soykırımdan geçirilmesine karşı tepkisiz kalması üzerine düşünen sosyolog Stjepan Mestroviç, bu durumun izahı için modernist ve postmodernist kavrayışların yetersiz olduğunu öne sürerek, 1997’de “duyguötesi (postemotional) toplum” kavramını geliştirdi. Ve aynı adla bir kitap çıkardı. Batılı kamuoyu sadece kendi medyasının doğru söylediğine inanıyor, eski Yugoslavya’daki katliamların hemen tamamını Sırplar yaptığı halde Müslümanlar ve Hırvatların sorumlu olduğu birkaç vakayı göstererek bütün tarafları eşit ölçüde suçlu görmeyi tercih ediyordu.
Mestroviç’e göre böyle olmasında postmodern anlayışın yaydığı havanın payı büyüktü. “Postmodernizmin gerçekliği âdemi merkezileştirme, yapıbozuma uğratma ve simule etme eğilimi eski Yugoslavya’daki soykırımın gerçekliğini önce bulandırmasına ve sonra da tamamen gözlerden gizlenmesine imkân” veriyordu (s. 28). Mestroviç’in bu sözleri, Baudrillard’ın 1999’da Kosova üzerine Liberation’da yayınlanan, Körfez Savaşı ve Vietnam Savaşı’ndaki yorumlarını tekrar ettiği zehir zemberek yazısını bilenler tarafından haksız bulunabilir. Jean Baudrillard’a göre Bosna ve Kosova, Batı’nın hiçliğini, kısırlığını ve ölümünü, göklere çıkardığı değerler için harekete geçmedeki aczini temsil eder. Mestroviç için görünüşte iç açıcı ifadelerdir bunlar ama hem batının niye harekete geçemediğini açıklamaktan uzaktır hem de harekete geçirici, yüzleştirici hiçbir etkisi yoktur. Hatta Baudrillard, “hiper-gerçeklik dünyasında aslında savaşlar hiç olmadı” deme saçmalığına kadar vardırır işi… Postmodernistlere göre dünya bir metindir, Bosna ve Kosova ise bir tür ikonlar… Söyledikleri Bosna ve Kosova’daki soykırımın temel anlamını sadece bulanıklaştırmaya, batının çıkar savaşlarını görmezden gelmeye hizmet eder.
Olup biteni izah etmek için kimseden bir çare bulamayan Mestroviç, Hocası David Riesman’ın “Yalnız Kalabalık” çalışmasından bir sonuca ulaşmaya çalışır. Bakalım Mestroviç, bizim de pek sevdiğimiz Riesman’dan nasıl faydalanmış, batı toplumunun duyarsızlığını açıklarken…
Duyguötesi toplum
Batı toplumunun tarihsel değişimle birlikte ortaya çıkan görünümlerini inceleyen çalışmalar içinde en dikkate değer olanlarından birisi, David Riesman’ın 1950’de kaleme aldığı Yalnız Kalabalık kitabı. Riesman’a göre, tıpkı insan teki gibi toplumların da bir karakterleri (kişilikleri) var. Hangi sosyal sınıftan, gruptan olursa olsun, belli bir dönemde yaşayan insanlar, o döneme özgü şartlar içinde bir arada yaşamanın getirdiği tecrübeye bağlı olarak benzer davranışlar, uyum kalıpları sergiliyorlar. Batılı insanın toplumsal karakteri ve uyum kalıpları, üç farklı tarihi aşamadan geçmiş görünüyor. Değişik toplumlar, aralarında farklar bulunmakla birlikte, kabaca bu üç tipin birisinin içinde yer alıyor. Riesman, Batılı insanın Rönesans’a kadar geleneklerle yönetildiği, Rönesans’tan 20. yüzyılın başlarına kadar olan dönemdeyse, aile çevresinin belirlediği ”içe-yönelimli biçim”in hâkim olduğu kanaatinde. Gelenekten kopuş, Rönesans, Reform, Karşı-Reform ve Sanayi devrimi ile birlikte oldu ve hala bunun etkileri sürüyor diyor ama özellikle ABD’de bir başka devrimin daha gündeme geldiğini düşünüyor. Riesman, “Yalnız Kalabalık”ta Amerikan toplumunun üretim çağından tüketim çağına geçmeye başladığını artık moda, propaganda tarafından yönetilen “dışa-yönelimli” bir toplumsal karakter biçiminin baskın olmaya başladığını söylüyor.
Geleneksel yönelimli kişi, kültüründen ve bir miktar da çevresindeki az sayıda kişiden etkilenir. Davranışlarında ayıplanma korkusunun etkisi belirgindir. İçe-yönelimli kişide ise kültürden ziyade ailesinin yol göstericiliği barizdir. Nasıl pilot yolunu jiroskopa göre tayin ederse o da ebeveynin ve otorite kişilerin rehberliğinde ilerler. Dışa-yönelimli kişi ise, ebeveynin sinyallerinden daha çok dışarıdaki geniş çevrenin radarının etkisindedir. Aile, onun için sıkı sıkıya bağlı olduğu bir birim değil sadece geniş sosyal çevrenin bir parçasıdır. “İçe-yönelimli karakter, kendini ‘ahlakçı’ olarak, dışa-yönelimli ise ‘yorumcu’ olarak dışa vurur.”
David Riesman, daha 1950’ler Amerika’sında yalnız ve yabancılaşmış bir insan tipinin bir psikolojik rahatsızlığı değil neredeyse tüm Amerikalıları kapsayan bir olgu olduğundan bahsetmiş, onları tarif etmeye çalışmıştı. Kitabına verdiği isim bile “Yalnız Kalabalık” oldu… Riesman, günümüz insanlarının geleneksel dünyadakilerden hemen tamamen farklı olduklarını söylüyor, dünyayla sadece teknik, harici bir iletişim kurdukları tespitini yapıyordu. Bizi yalnızlaştıran bu “dışa yönelimli” yapımızdı. Riesman’a göre, yeme kültüründeki değişim dahi bu karakter yapısındaki değişimle alakalıydı. İçe yönelimli kişi, kendi alanının kahramanlarından kendisine örnek alabileceği bir yıldız seçebiliyordu. Dışa yönelimli kişi ise, bireysel kariyeri açısından kendi hayatı üzerine fazla düşünmüyordu. Aradığı şey, ünlü olmak değil saygı ve daha önemlisi akran jürisinin takdirini kazanmaktı. Bu durum, kariyer tercihlerini ve yeme kültürünü de etkiliyordu. Önceleri, içe yönelimli toplumda, sadece kadınların, zengin mutfaklarında hizmetçilerin ilgilendiği, statü ve saygınlık göstergesi olan, besin değeri dışında asla sohbet konusu yapılmayan yeme işleri, 1950’lerden sonra, tamamen anlam değiştirmeye başlamıştı. Artık mühim olan damak zevkiydi. Eskiden “gurme” denilebilecek insanlar çok azdı şimdi ise etraf, gurmelerle ve gurme olmak isteyenlerle doluydu. Yemeğin sunumu ve içeriği çok değişmişti. Son 50 yılda yemek kitaplarının adlarındaki değişim bile neler olup bittiğini anlamaya yeterdi. Birçok sohbetin konusunu artık yemekle ilgili konuşmalar teşkil ediyordu.
Devam edeceğiz.
·



HABERE YORUM KAT