1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Siyonist anlatı Arap ve İslam dünyasının zihnine nasıl sızdı?
Siyonist anlatı Arap ve İslam dünyasının zihnine nasıl sızdı?

Siyonist anlatı Arap ve İslam dünyasının zihnine nasıl sızdı?

Ahmed el-Cendi, Siyonist anlatının siyasi pragmatizm, medya gücü ve bölgesel hayal kırıklıkları üzerinden Arap-İslam dünyasının bilincine nasıl sızdığını ve Oslo sürecinin yarattığı illüzyonları yorumladı.

21 Mayıs 2026 Perşembe 21:14A+A-

Siyonist Anlatı Arap ve İslam Dünyasının Zihnine Nasıl Sızdı?

Ahmed el-Cendi / Fokus+


 

Siyonist anlatının bazı Arap ve İslam çevrelerine sızması, onun söylem ve ilkelerinin yaygınlaştırılması, son derece çarpıcı ve sert soruları gündeme getiriyor: Yerleşimci-sömürgeci bir proje olarak ortaya çıkan, bir halkı topraklarından koparan ve onlarca yıl boyunca öldürme, kuşatma, sürgün ve yıkım politikaları uygulayan Siyonist proje nasıl oldu da Arap bilincinde kendine yer bulabildi?  

İsrail’in işlediği suçların ve Filistin halkının yaralarının izleri hâlâ hafızalarda ve hayatın içinde canlılığını korurken bazı sesler bu anlatıya nasıl boyun eğdi hatta onunla özdeşleşmeyi seçti? 

Siyonizm, ortaya çıktığı ilk günden itibaren, sağlam bilimsel dayanaklardan yoksun, tarih, arkeoloji ve antropolojiden elde edilen kanıtların çoğuyla tutarsız olan tarihsel iddialar ve siyasi mitler üzerine kuruldu.  

Bu anlatı, aynı zamanda uluslararası hukuk sistemine hiçbir zaman bağlı kalmayan, Birleşmiş Milletler (BM) ve kurumlarının kararlarına saygı göstermeyen bir projeye dönüştü. 

Buna rağmen Siyonist anlatı; güç, medya ve söylem üretim araçlarını kullanarak bazı Arap toplumlarına sızmayı başardı. Öyle ki kimi zaman yalnızca siyasi bir tez olarak değil, sorgulanmadan kabul edilmesi gereken bir hakikat gibi sunuldu.  

Bu durum, Arap ve İslam dünyasında yaşanan düşünsel ve kültürel krizin boyutlarını gözler önüne sererken aynı zamanda galip gelen anlatıların kurduğu sembolik hegemonya gücünü de ortaya koyuyor. 

Bu olgunun nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışmak ve böylesine büyük bir çelişkinin neden kabul gördüğünü analiz etmek, yalnızca İsrail propagandasının başarısıyla açıklanamayacak kadar karmaşık birçok faktörle bağlantılıdır.  

Mesele sadece düşünsel bir ikna süreci değil, Arap dünyasının yaşadığı siyasi yenilgiler, Arap ve İslam coğrafyasındaki iç gerçeklikten kaynaklanan hayal kırıklıkları, ulusal ve pan-Arap projelerin gerilemesi ve siyasi gerçekçilik söyleminin yükselişiyle de doğrudan ilişkilidir.  

Bununla birlikte, İsrail’in onlarca yıl boyunca kendisini küresel ölçekte ve bazı Arap-İslam çevrelerinde barış isteyen bir devlet olarak pazarlamadaki başarısını da göz ardı etmemek gerekir. Oysa gerçeklik bunun tam tersiydi. 

Özellikle Oslo Anlaşmaları, Arap ve İslam dünyasındaki geniş kesimlerde bu algının yerleşmesinde belirleyici rol oynadı. Ancak daha sonra, İsrailliler ve Filistinliler dâhil pek çok kişi, bu sürecin işgali sona erdirmek yerine daha kalıcı hâle gelmesine yol açtığını kabul etti. 

Şunu belirtmek gerekir ki İsrail, 1970’li yıllardan itibaren, özellikle 1973 Savaşı sonrası, ardından Camp David Anlaşması ve nihayet 1993 Oslo süreciyle birlikte, kendisini tarihî bir uzlaşı arayan devlet olarak sunmak için yoğun bir çaba yürüttü.  

İzak Rabin ve Şimon Peres dönemindeki resmî İsrail söylemi, dünya kamuoyuna İsrail’in “güvenlik ve barış” karşılığında Filistinlilerle karşılıklı tavizlere hazır olduğu mesajını verirken asıl sorunun Arap aşırılığı ya da Filistinlilerin İsrail’i tanımayı reddetmesi olduğunu öne sürüyordu. 

Batı da bu söylemi kullanarak Arap ülkelerine İsrail’le müzakereyi kabul etmeleri yönünde baskı yaptı.  

Özellikle Arap milliyetçiliği projesinin çöküşü ve Filistin meselesinin resmî Arap gündemindeki ağırlığının azalması sonrasında, savaşlardan yorulan bazı Arap ve Müslüman çevrelerde bu söylem karşılık buldu. 

Bu süreçte İsrail’in, özellikle Batı medyası, akademik ve kültürel bağlar aracılığıyla Arapların birlikte yaşamayı reddeden imajının aksine, kendisini birlikte yaşamayı arzulayan taraf olarak göstermeyi başardığı söylenebilir. 

Oysa bu tablo, sahadaki yerleşimci gerçeklikle açıkça çelişiyordu. Buna rağmen birçok kişi, Filistin yönetiminin İsrail’i tanıyıp uzun bir barış sürecine girmesini hatta işgalci tarafın var olma hakkını kabul etmesini görünce bu propagandanın etkisine kapıldı.  

Söz konusu süreç, daha sonra Filistin davası için felaketle sonuçlanacak bir yola girdi. 

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Oslo Anlaşması’nı imzaladığında, pek çok kişi çatışmanın sona erdiğine, Filistinlilerin iki devletli çözümü kabul edip Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bir devlet karşılığında (Batı Şeria ve Gazze’yi birbirine bağlayan bir yol bile olmadan) tarihî Filistin topraklarının büyük bir kısmından vazgeçmelerinin mantıklı ve adil bir çözüm olduğuna inanıyordu. 

O dönemde birçok kişi, böyle bir çözümü reddetmenin artık gerçekçi olmadığını, tüm Filistin’i geri alma fikrinin ise tamamen bir hayal ve boş bir çaba olduğuna inanıyordu. 

Arap ve İslam kamuoyunun bir bölümünün yanıltılmasına katkı sağlayan en önemli etkenlerden biri de İsrail’deki sol ve sağ liderler arasında keskin bir ayrım olduğu yönünde yoğun biçimde pazarlanan algıydı.  

İzak Rabin ve Şimon Peres gibi solcu liderler barış güvercinleri olarak sunuluyor, aşırı sağcı liderlerden köklü biçimde farklı oldukları ileri sürülüyordu. 

Gerçekten de Rabin ve Peres’in isimleri Oslo Anlaşması ve uzlaşma söylemiyle anıldı. Ancak bu durum, ellerinin Filistin kanına bulaşmış olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Her iki isim de savaşlar, baskı politikaları ve ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirildi. 

Rabin, İsrail’in ilk savaşlarında askerî komutan olarak görev yaptı. Birinci İntifada sırasında Filistinlilere yönelik “kemik kırma politikası” ile adı anıldı. Buna rağmen ilerleyen yıllarda Nobel Barış Ödülü aldı.  

Dünya kamuoyuna barış adamı olarak sunulan Peres ise 1996’daki Kana Katliamı sırasında başbakandı.  

İsrail’in Lübnan’ın güneyinde sivillerin sığındığı bir BM merkezini bombalaması sonucu çoğu kadın ve çocuk 100’den fazla kişi hayatını kaybetti. Bu katliam, İsrail’in barış söylemi ile sahadaki askerî uygulamaları arasındaki çelişkiyi gözler önüne seren büyük bir şok etkisi yarattı. 

Tam da bu noktada, İsrail barış kampı olarak adlandırılan kesimle ya da Arap ve İslam dünyasında barış güvercini olarak görülen siyasetçilerle, genel anlamda sağ arasında, özellikle de bugün Netanyahu’nun liderlik ettiği, Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimleri barındıran aşırı sağ hükûmet arasındaki farkın, Siyonist projenin özünde temel bir farklılıktan ziyade üslup ve söylemdeki bir farklılık olduğu savunulabilir. 

Çünkü Rabin ve Peres hükûmetleri de yerleşim politikalarını, suikastları, kuşatmaları ve askerî kontrolü sürdürdü. Aradaki fark, bunu Batı’ya ve bazı Arap çevrelerine daha kabul edilebilir gelen, yumuşak bir dille yapmalarıydı. 

Asıl çarpıcı olan ise İsrail’in Oslo Anlaşması’nı hiçbir zaman işgali sona erdirecek gerçek bir yol haritası olarak görmemesiydi. Anlaşma daha çok çatışmayı yönetmenin bir aracı olarak ele alındı.  

Bunu yalnızca Filistinliler değil, İsrail’deki çok sayıda eski siyasetçi ve araştırmacı da daha sonra açıkça dile getirdi. Oslo’nun ortaya çıkardığı yapı, yetkileri son derece sınırlı bir Filistin yönetiminden öteye gitmedi. 

Üstelik sağcı İsrail hükûmetleri anlaşmayı yıllarca İsrail’in işlediği siyasi bir hata olarak tanımladı.  

Buna paralel olarak İsrail, hiçbir dönemde yerleşim faaliyetlerini, güvenlik kontrolünü ve ekonomik hâkimiyetini durdurmadı. Filistin Yönetimi’nin kontrolünde olması gereken bölgelerde bile yayılmayı sürdürdü. 

Bu sürecin yarattığı hayal kırıklığı içinde bazı Arap ve Müslüman çevreler ise Siyonist anlatıyı “siyasi pragmatizm” adına kabullenmeye yöneldi.  

On yıllar süren savaşlar, Arap dünyasındaki bölünmeler, İsrail’in askerî üstünlüğü algısı ve ABD ile Avrupa’nın açık desteği karşısında, bazı çevreler İsrail’le çatışmanın artık sonuç vermeyeceğini ve bunun yerine statükoyu koruyarak ekonomik veya siyasi kazanımlar elde etmeye çalışmanın daha iyi olduğuna inanmaya başladı. 

Bu yaklaşımı benimseyenler iki gruba ayrıldı. Daha küçük olan ilk grup, Filistin meselesinin baskıcı yönetimleri ve geri kalmışlığı meşrulaştırmak için kullanıldığını düşündü.  

Daha geniş olan ikinci grup ise Filistin davasını Arap dünyası için bir yük olarak görerek bu davanın büyük kaynakların ve enerjinin boşa harcanmasına yol açtığını savundu. Bu çevreler, direnişi toplu intihar olarak nitelendirdi ve meseleyi daha da karmaşık hâle getirdiğini ileri sürdü.  

Gerçekten de durum, direnişi suç hâline getirme ve ona karşı düşmanca söylemler kullanma noktasına kadar geldi. 

Söz konusu durum, uluslararası hukukun her türlü işgale karşı direnme hakkını güvence altına almasına rağmen bazı Körfez ülkelerinin resmî ve medya söylemlerinde açıkça görülüyor. 

Böylece, bazı Körfez ülkelerinin değiştirilemez bir gerçeklik olarak görmeye başladığı İsrail ile normalleşme pahasına bile olsa, önceliğin kalkınma, ekonomi ve istikrar olması gerektiği yönünde bir söylemin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu anlayış, temelinde İsrail ile tam normalleşme sürecinin kapılarını açtı. 

İsrail, bu psikolojik dönüşüme büyük yatırım yaptı. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren yürüttüğü propaganda faaliyetlerinde, Arapların ekonomi, teknoloji, tarım ve güvenlik gibi alanlarda İsrail’le iş birliği yapmasının, başarısız ya da sonuçsuz savaşları sürdürmekten çok daha faydalı olduğu fikrini öne çıkardı. 

İsrail, krizlerle boğuşan Arap dünyasının karşısında, modernlik, bilimsel başarı ve demokrasi modeli olarak sunuldu.  

Sonuç olarak bazı Arap ve Müslüman çevreler bu imaja çekildi. Ancak bu durum çoğu zaman Siyonizm’e duyulan bir sempati değil, kendi ülkelerindeki gerçekliğe duyulan öfke ve değişim umudunun kaybolmasının yarattığı bir yönelişti. 

Fakat İsrail’i kabul etme düşüncesi, sahadaki gerçeklikle açık biçimde çelişiyor. Müzakereler temelinde bir Filistin devleti kurulması ihtimali bugün her zamankinden daha uzak görünüyor.  

Yerleşim faaliyetleri katlanarak büyürken İsrail’de iktidardaki sağ koalisyon artık açıkça Filistin devletine karşı çıkıyor. Koalisyonun geniş bir kesimi Batı Şeria’yı İsrail toprağı olarak görüyor ve aynı zamanda Gazze’nin yeniden işgal edilmesini savunuyor. 

Bir zamanlar Filistin devletinin kurulabileceği yanılsamasını yaratmak için aldatıcı bir dil kullanan İsrail solu bile bugün Oslo Anlaşması’nı geçmişte kalmış bir süreç olarak değerlendiriyor.  

Dahası İsrail’de iktidar ve muhalefet, sağ, merkez ve sol çizgiler arasında büyük farklar kalmamış durumda. Çünkü İsrail artık yalnızca Oslo’yu geçmişin bir hatırası olarak görmekle yetinmiyor, daha fazla Arap toprağını işgal etme ve genişleme niyetini de gizlemiyor. 

Belki de en önemlisi, Filistinlilerin büyük çoğunluğu artık Oslo Anlaşması’nı tarihsel bir başarısızlık olarak görüyor.  

Beş yıl içinde nihai çözüme ulaşması beklenen süreç, parçalı kontrol sistemi, güvenlik koordinasyonu ve işgale ekonomik bağımlılık temelinde kalıcı bir düzene dönüştü. 

Oslo’nun eşit taraflar arasında yapılmış bir barış anlaşması değil, işgalci güç ile ona tabi olan taraf arasındaki dengesiz ilişkinin adı olduğu düşüncesi Filistin toplumunda giderek daha fazla kabul görüyor. 

İlginç olan ise bütün bu tabloya, İsrail’in savaş suçlarına, siyasi çözüm konusundaki uzlaşmaz tutumuna ve işgal politikalarına rağmen bazı Arap ve Müslüman çevrelerin hâlâ İsrail anlatısına yakın durmayı sürdürmesi ve onunla ilişkilerini derinleştirmesidir.  

Bu durum, belki de psikolojik olarak galip gelen taraf karşısında hissedilen ezilmişlik duygusunun ve kazanan güce uyum sağlama zorunluluğu düşüncesinin bir yansımasıdır. Çünkü yenilmişlik hissi yaşayan toplumlarda, kazanan tarafın medeniyet meşruiyeti sağlayabileceği bahanesiyle uyum sağlamanın gerekli olduğuna dair bir inancı yansıtabilir. 

Bunun yanında bazı çevreler, “Yahudilik ile Siyonizm birbirinden ayrılmalıdır” söyleminden etkileniyor.  

Bu yaklaşımın bazı yönleri doğru olsa da sorun, bu ayrımın Siyonist projenin sömürgeci ve yerleşimci niteliğini görünmez kılmak için kullanıldığı noktada başlıyor. 

Elbette Yahudilik ile Siyonizm’i birbirinden ayırmak ahlaki ve düşünsel açıdan önemlidir. Ancak bazı söylemler bu ayrımı, Siyonist projeyi yerleşimci-sömürgeci doğasından aklama aracına dönüştürdü.  

İsrail ve Batılı kurumlar da çatışmayı, işgal altında yaşayan bir halkın meselesi olmaktan çıkarıp iki milliyet arasındaki anlaşmazlık şeklinde yeniden tanımlamada önemli rol oynadı. 

Daha açık ifadeyle İsrail’le yaşanan çatışmanın özü dinî değil, işgale ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı verilen mücadeledir. 

Bu bağlamda Arap ve İslam dünyasındaki iç bölünmelerin, Filistin meselesi üzerindeki etkisini de göz ardı etmek mümkün değil.  

Arap Baharı protestoları

Arap Baharı devrimlerinin başarısızlığından sonra ortaya çıkan çatışmalar, Filistin meselesine yönelik toplumsal ilgiyi önemli ölçüde azalttı.  

Aynı dönemde birçok Arap ülkesi, siyasi İslam’ı bölgenin en büyük tehdidi olarak görmeye başladı. Özellikle Körfez ülkelerinde İran ve siyasi İslam’ın, İsrail’den daha büyük tehditler oluşturduğu yönündeki yaklaşım güç kazandı.  

Böylece İsrail’le normalleşme, daha büyük tehditlere karşı bölgesel ittifakın parçası şeklinde sunulmaya başlandı.  

Yaşanan bu dönüşüm, Arap dünyasının önceliklerini değiştirdi ve bölge halklarının bir kısmının bilinç dünyasının yeniden şekillenmesine katkıda bulundu. 

Ancak tüm bunlara rağmen iki devletli çözümün çökmesi, yerleşimlerin sürekli genişlemesi, İsrail’in savaş suçları, Gazze’ye yönelik tekrar eden saldırılar, Batı Şeria ve Kudüs’te yaşanan ihlaller ile İsrail’in kibri ve giderek sertleşen yayılmacı söylemi, Siyonist projenin gerçek niteliği ve İsrail’le barış fikrinin ne kadar gerçekçi olduğu konusunda temel soruları yeniden gündeme taşıyor. 

Aynı zamanda bu gelişmeler, dünya halklarının Siyonist işgali giderek daha güçlü biçimde reddettiği ve İsrail’in işlediği savaş suçlarını açıkça dile getirdiği bir dönemde, ‘siyasi gerçekçilik’ söyleminin ahlaki meşruiyetine ilişkin daha temel bir soruyu da gündeme taşıyor. 

 

HABERE YORUM KAT