
Trump'ın İran'ın petrolünü çalma tehditleri, ABD'nin uzun süren yağma geçmişinin bir parçasıdır
Zimbabve’den Venezuela’ya, ABD’nin Üçüncü Dünya ülkelerine yönelik ekonomik baskı ve emperyalist yağma, her zamanki gibi devam ediyor.
Joseph Massad’ın MEE’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
İki ay önce ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısı başladığından beri, ABD Başkanı Donald Trump İran petrolünü ele geçirme konusunda açıklamalarda bulundu: “Bana kalsa, petrolü alırdım, elimde tutardım; bu bize bolca para kazandırırdı.” Bu planın gerçekleşmemesi durumunda ise İran’ın petrol altyapısını yok etmekle tehdit etti.
Nicolas Maduro'nun kaçırılması ve Venezuela petrolünün çalınmasının tekrarlanmasını ümit eden Trump'ın zaferci söylemleri, vaktinden önce olduğu ortaya çıktı.
İranlı yetkililer, Trump'ın tehditlerine, İran'ın Venezüella olmadığını defalarca hatırlatarak yanıt verdiler: “Amerikalılara açıkça söylüyoruz: burası, kaynakları yağmalayabileceğiniz Venezuela değil” ve İslam Cumhuriyeti ile İran halkı “bu tür girişimlere karşı kararlılıkla duracak”.
Amerikalılar ve İngilizler, 1953'te petrolü kamulaştıran Başbakan Muhammed Musaddık'ı devirdikten sonra İran petrolünü yağmalayabilmiş olsalar da, bugün bunun tekrarlanma olasılığı çok daha düşük görünüyor.
ABD'nin Üçüncü Dünya kaynaklarını yağmalaması yeni bir gelişme değildir. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana devam eden ABD emperyalist politikalarının bir parçasıdır ve ABD'nin Latin Amerika kaynaklarını çalması durumunda, ABD'deki yerli Amerikalıların kaynaklarını çalması bir yana, bundan çok daha eskiye dayanır.
Nitekim ABD ve eski Avrupa sömürge imparatorlukları, savaşın ardından ve dekolonizasyon çağının başlamasıyla birlikte kararlı duruşlarını sürdürerek, Avrupa ve Amerika’nın doğrudan sömürgeciliğinin sona ermesinin, dekolonizasyon sürecinden geçen ülkelere ekonomik egemenlik tanınması anlamına gelmediğini ısrarla vurguladılar.
Gana'nın eski Cumhurbaşkanı Kwame Nkrumah, eski sömürge ülkelerine siyasi bağımsızlık verilirken, Üçüncü Dünya kaynaklarını yağmalayan aynı sömürgeci küresel ekonomik yapının korunmasının, sömürge halklarının ekonomik yaşamlarında çok az bir değişiklik yarattığını ve nihayetinde onlara ekonomik egemenlik ve gerçek bağımsızlığı reddettiğini açıklarken bunu çok iyi anlamıştı.
Sömürgecilik sonrası zorluk
Eski sömürge ülkeleri tarafından ortaya konulan ilk büyük ortak zorluk, 1955 yılında Endonezya’da düzenlenen Afro-Asya Bandung Konferansı’nda yaşandı. Konferans, hâlâ sömürge altında olan ülkelerin ve halkların yanı sıra, bağımsızlığını yeni kazanmış olanların da kendi kaderini tayin etme hakkını savundu.
Bandung’da ortaya çıkan şey, Batı’nın ekonomik yağma konusundaki ısrarının hegemonyasının tersine çevrilmesiydi. Asya ve Afrika ülkeleri, aslında İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana Birleşmiş Milletler'de siyasi ve ekonomik kendi kaderini tayin hakkının dâhil edilmesi için mücadele ediyorlardı.
Bandung'dan birkaç ay sonra, Kasım 1955'te, BM Genel Kurulu Üçüncü Komitesi, 1960 kararında ve 1966 BM sözleşmelerinde kabul edilmek üzere kendi kaderini tayin hakkının formülasyonunu kabul etti.
Üçüncü Komite’deki tartışmalar 1950 yılından beri şiddetle sürmekteydi; sömürgeci ülkeler, gelecekteki kararda bir sömürge muafiyet maddesi bulunması konusunda ısrarcıydılar.
1952 yılında ABD, kendi kaderini tayin hakkını bir insan hakkı olarak ilan eden BM Genel Kurulu karar tasarısına karşı oy kullandı ve “sömürgeci güçlerin, özerk olmayan bölgelerin özyönetime doğru kaydettiği ilerleme hakkında rapor sunma zorunluluğuna şiddetle karşı çıktı”.
Emperyalist ülkelere, Asya ve Afrika delegeleri şiddetle karşı çıktı; bunların arasında Suriye, Irak ve Suudi Arabistan'dan gelen Arap delegeler öne çıkıyordu ve bu delegeler, sömürge maddesinin reddedilmesinde ve kendi kaderini tayin hakkının bir insan hakkı olarak kabul edilmesinde önemli bir rol oynadılar.
Bu, BM'de ekonomik kendi kaderini tayin hakkına dair en ufak bir ima karşısında ABD ve Amerikan şirketlerinin yoğun ajitasyon ve muhalefetinin ardından gerçekleşti; bu ülkeler, söz konusu hakkın yalnızca siyasi kendi kaderini tayin hakkını kapsadığını ısrarla savunuyorlardı.
Guatemala Cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz, ABD şirketlerini tehdit eden toprak reformu önlemlerini uygulamaya koyduğunda ve ekonomik kaynakların kamulaştırılmasını destekleyen 1952 tarihli BM Genel Kurulu kararına atıfta bulunduğunda, ABD şirketleri çılgına döndü.
Latin Amerika'nın geri kalanı gibi, emperyalist ABD'nin ekonomik hâkimiyeti altındaki Şili de aynı yıl, insan hakları sözleşmesi taslağını değiştirerek “halkların kendi kaderini tayin etme hakkının, tüm doğal kaynaklarını kontrol etme ve herhangi bir dış gücün eylemleri nedeniyle bu kaynakların kullanımından veya varlık araçlarından mahrum bırakılmama ekonomik hakkını da içerdiğini” belirtmeye çalıştı.
Amerikalılar, ekonomik bağımsızlık kurma çabalarından o kadar dehşete düştüler ki, bağımsız devletler için ekonomik kendi kaderini tayin hakkını kurumsallaştırmaya yönelik Sovyetler Birliği ve Üçüncü Dünya ülkelerinin girişimlerini bir tür “nefret söylemi” olarak nitelendirdiler.
Emperyalist baskı
1962'ye gelindiğinde, BM Genel Kurulu'nun 1803 sayılı kararı, ekonomik kendi kaderini tayin hakkını teyit etmek amacıyla doğal kaynaklar üzerinde kalıcı egemenliği onayladı.
Ancak bu, ekonomik egemenliği sürdürmeye kararlı liderleri devirmek için darbeler düzenleyen ve onları iktidardan uzaklaştıran ABD'yi durdurmadı. Bu liderler arasında 1949'da Suriye'den Şükri el-Kuvatlı; 1953'te Musaddık; 1954'te Guatemala'dan Jacobo Arbenz; 1961'de Kongo'dan Patrice Lumumba; 1964'te Brezilya'dan Joao Goulart; 1965'te Endonezya'dan Ahmad Sukarno; ve 1966'da Gana'dan Nkrumah – en önde gelenleri saymak gerekirse.
Gamal Abdel Nasır, Süveyş Kanalı Şirketi'ni kamulaştırmasının ardından 1956'da üçlü bir işgalde Avrupalılar ve İsrail'in hedefi oldu; 1967'de ise Mısır'ın refah devletini ve Nasır'ın ekonomik egemenliği tesis etme deneyimini sona erdirmek için İsrail ve ABD'nin hedefi oldu.
ABD'nin 1973'te devirdiği Şili'nin Salvador Allende'sine gelince, Henry Kissinger'ın ünlü gerekçesi şöyleydi: “Kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalmamızın nedenini anlamıyorum.”
Bu yenilgilere rağmen, eski sömürge ülkeleri emperyalist ekonomik düzene karşı ekonomik egemenliklerini yeniden tesis etmenin yollarını aramaya devam ettiler.
Son toplu girişim, dünya ekonomik neoliberalizm ve “küreselleşme”nin – yani Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (NIEO) projesinin – hâkimiyetine girmenin eşiğindeyken, 1970’lerde gerçekleştirildi.
NIEO, “ekonomik ve sosyal kalkınmayı” hızlandırmak amacıyla devletler arasındaki ekonomik ‘eşitliği’ teşvik etmek ve ekonomik “adaletsizlikleri” gidermek için, eskiden sömürgeleştirilmiş ülkeler ile emperyalist Latin Amerika ülkeleri tarafından 1964'te kurulan ve Arjantinli ekonomist Raul Prebisch'in başkanlık ettiği BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı aracılığıyla Üçüncü Dünya ülkeleri tarafından yapılan bir dizi öneriydi. Bu girişim sonuçsuz kaldı.
Nitekim, Güney Afrika halklarının -Angola, Mozambik, Zimbabve-Rodezya, Namibya, Güney Afrika- apartheid ve yerleşimci sömürgeciliğinden kurtuluşuna yönelik ABD'nin vetosu, ABD ve Avrupalı emperyalist müttefiklerinin ve beyaz yerleşimcilerin “bağımsızlık” sonrasında bu ülkeler üzerinde ekonomik egemenliklerini sürdüreceklerine dair garantiler verilene kadar devam etti.
Ayrıca, ABD'nin Güney Afrika, Rodezya ve Portekiz kolonileri Mozambik ve Angola'daki beyaz üstünlükçü yerleşimci kolonileriyle bağlarını güçlendirmeyi amaçlayan “tar baby” seçeneğinin mimarı da Kissinger'dı.
Zimbabve-Rodezya’nın kötü şöhretli ve örnek niteliğindeki vakasında, bu ekonomik düzen 1980’deki bağımsızlıktan sonra neredeyse yirmi yıl boyunca devam etti.
Neoliberal baskı
1990 yılına gelindiğinde, Zimbabve'de 100.000 beyaz yerleşimci kalmıştı. Ticari özel sektörün kontrolü beyazların elindeydi. Zengin banliyöler münhasıran beyazlara aitken, Afrikalılar aşırı kalabalık kasabalarda yaşıyordu. Beyaz yerleşimciler üstünlüklerini, ekonomik ve esasen siyasi ayrıcalıklarını korudular.
İngiltere ve Amerika'nın beyazların arazilerini satın almalarına sübvansiyon sağlamayı reddetmesi, arazi açlığını ve ekonomik hayal kırıklığını artırdı.
1990 yılında beyazların mülklerinin kamulaştırılmasına ilişkin moratoryum sona erdiğinde, Başkan Robert Mugabe'ye, özellikle Şubat 1990'da Nelson Mandela'nın serbest bırakılması ve Güney Afrika'nın ulusal kaynakları üzerindeki emperyalist ve beyaz egemenliğini korurken apartheid'ı sona erdirmek için müzakerelerin devam etmesi nedeniyle, Güney Afrika'daki komşu beyazları korkutmaması tavsiye edildi.
Sonuç olarak, Zimbabve’deki en verimli tarım arazileri beyaz sömürgecilerin elinde kaldı. Öte yandan, 1980’lerde IMF ve Dünya Bankası, Zimbabve’yi refah devleti sistemini sona erdirmek amacıyla eğitim ve gıda sübvansiyonlarına yönelik sosyal harcamaları kısmaya zorlayarak neoliberal politikalarını daha da yoğunlaştırmıştı.
Namibya 1990'da nihayet bağımsızlığını kazandığında ve Güney Afrika'daki apartheid 1994'te sona erdiğinde, Mugabe İngilizlerle mükemmel ilişkilerini sürdürdü; öyle ki, aynı yıl kendisine fahri şövalyelik unvanı verildi.
SSCB'nin çöküşünden sonra ABD emperyalizmi ve neoliberalizmin zaferi, 1991'de ülke “Ekonomik Yapı Düzenleme Programı”nı kabul ettiğinde IMF ve Dünya Bankası'nın emriyle sosyal hizmetleri kesintiye uğrayan Zimbabve halkı için kötü bir alametti. Beyaz sömürgecilerin mali olarak yararlanmaya devam etmesiyle ekonomik apartheid gündemde kaldı.
1980'lerde sağlık, eğitim ve istihdam alanlarında elde edilen kazanımlar 1990'larda hızla tersine döndü ve ortaya çıkan siyah iş adamları sınıfının hükümeti yozlaştırması yaygınlaştı.
Bu bağlamda hükümet, özellikle 1997’den sonra, toprağı olmayan siyah nüfusa tepki olarak daha radikal bir tutum sergilemeye başladı. Bütçeyi desteklemek amacıyla 800’den fazla beyazlara ait çiftliği kamulaştırmayı ve ticari çiftçilere vergi uygulamayı önerdi. Hükümetin bu yeni radikal ekonomik politikaları, aynı zamanda IMF tarafından dayatılan yapısal uyum politikalarını askıya alması anlamına da geliyordu.
Mugabe'nin 1980'den önce ya da o tarihten sonra yaptığı hiçbir şey, hükümetinin beyaz sömürgecilerin mülklerine el koyması kadar İngilizlerle düşmanlığa yol açmamıştı. Birleşik Krallık ile ilişkiler hızla bozuldu.
Mugabe, Cecil Rhodes yönetimindeki ilk sömürgecilerin “fetih hakkı” kapsamında herhangi bir ödeme yapmadan toprak çaldıklarını ve bu nedenle hükümetinin bu toprakları geri almak için hiçbir ödeme yapmayacağını doğru bir şekilde belirtti.
Topraksız köylüler, 1980'lerin ortalarında terk edilmiş beyaz çiftlikleri ele geçirmeye başlamıştı, ancak o zamana kadar çoğu sadece beyazlara ait çiftlikleri değil, siyahların sahip olduğu çiftlikleri de ele geçiriyordu.
Batı'nın öfkesi
2000 yılına gelindiğinde, 1997'de başlayan artan Batı yaptırımları ve yapısal uyum politikalarının kalıcı etkileri, hem halkı hem de devleti daha da yoksullaştırmıştı.
Batı tarafından finanse edilen sivil toplum kuruluşlarının ülkeye akını ve 1999'da kurulan Demokratik Değişim Hareketi (MDC) gibi Batı destekli liberal muhalefetin oluşturulması, rejimi zayıflatması bekleniyordu.
Liberal ve Batı yanlısı muhalefet, yoksul ve toprağa muhtaç yerli Zimbabvelilerin beyaz çiftlikleri ele geçirmesine karşı çıktı. Hükümeti devirmeyi ve beyaz yerleşimci sömürgeciliğini nihayet tersine çevirmek ve Batı’nın yağma dalgasını durdurmak için geç kalınmış bu girişimi durdurmayı umuyorlardı.
Bu dönemin başarıları arasında, beyaz yerleşimcilere tazminat ödenmeden tarım arazilerinin yüzde 80'inin yeniden dağıtılması, yerleşimci siyasetinin “tasfiyesi”, beyaz sömürgeci ve ırksal ayrıcalıkların sona erdirilmesi ve toprak mülkiyetinin genişletilmesi yer alıyordu.
Ancak bu durum, 2005'ten sonra uluslararası sermayeyle yeniden uzlaşarak ülkenin devrimci durumuna son vermeyi amaçlayan bir siyah burjuvazinin yerleşmesini kolaylaştırdı; bu da 2008'de MDC ile iktidardaki ZANU partisi arasında bir iktidar paylaşımı anlaşmasına yol açtı.
İngilizler, Batı'nın ekonomik kontrol araçlarının emirleri altında ülkenin yoksulluğa sürüklenmesine öncülük ettiği için ya da neoliberal dönüşümün ardından hükümet içindeki ve dışındaki Afrika elitleri arasında ortaya çıkan yolsuzluklar nedeniyle değil, ama yalnızca beyaz sömürgecilerin haksız kazançla elde ettikleri mülklerin akıbeti yüzünden, çünkü sadece bu durum Zimbabwe'deki beyaz ayrıcalığını ve Batı'nın yeni sömürgeciliğini tehdit ediyordu.
Uluslararası sermaye ülkeyi terk etmeye başladı ve ardından Batı'nın kınamaları geldi. Dünya Bankası “yardım”ı askıya aldı ve hemen ardından yaptırım tehditleri geldi. Batı medyasında Mugabe ve hükümetini şeytanlaştıran kampanyalar, İngilizlerin rejim değişikliği çağrılarıyla birlikte her yerdeydi. Hedefli Batı yaptırımları izledi.
Ülkede yaklaşık 20.000 beyaz kaldı ve “kendi” topraklarını geri almak için mevcut tüm yasal yolları ve uluslararası bağlantıları kullandılar. 2017'de Mugabe'yi deviren bir darbeyle Batı ve yerleşimcilerin taleplerine daha uyumlu yeni bir hükümet iktidara gelince, ilk beyaz çiftçi “kendi” toprağını geri aldı.
Süren yağma
Bağımsız Namibya ile apartheid sonrası Güney Afrika’nın kaderi de aynı derecede kötü olacaktı; zira her iki ülkede de apartheidin sona ermesi, yerleşimciler ve emperyalist sermaye tarafından topraklarının ve kaynaklarının yağmalanmasının devam etmesine bağlıydı.
Apartheid siyasi sistemi ortadan kaldırılırken, yeni Güney Afrika'da ekonomik apartheid pekiştirildi. 1996'ya gelindiğinde, ANC hükümeti büyük sermaye ile işbirliği yaparak Güney Afrika'yı neoliberalizme boyun eğdirdi.
ABD ve Avrupa emperyalist güçleri, uluslararası ekonomik kontrol araçları, özellikle de IMF aracılığıyla, yeni ekonomik yaptırımlar tehdidiyle yeni Güney Afrika'nın beyazların servetini kamulaştırmayacağını ve hak sahiplerine yeniden dağıtmayacağını garanti altına aldılar.
ANC'nin emperyalist güçler ve yerel beyaz egemen sınıfla yaptığı anlaşma açıktı: Irksal siyasi apartheid'ı sona erdirmenin bedeli, ırksal ekonomik apartheid'ın sürdürülmesi ve ülkenin kaynaklarının emperyalistlerce yağmalanmasıydı.
İran'a gelince, liderlerinin “Venezuela ve Maduro'nun kaderini paylaşmayacağız” şeklindeki ısrarı, ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle birlikte en az on yıldır Venezuela hükümetini yıkma ve meşruiyetini sarsma konusunda elde ettiği başarıya işaret ediyor. 2019 yılında, ABD tarafından atanan Maduro’nun yerine geçen, gayrimeşru ve sürgünde bulunan Juan Guaido’yu ülkenin meşru cumhurbaşkanı olarak tanıdılar.
Maduro'nun ekonomik egemenlik ve refah devleti konusundaki ısrarına düşman olan Venezüella iş dünyası ve üst orta sınıfı da, İran'da olmayan bir sınıf ittifakı olan yetenekli bir beşinci kol oluşturdu.
Daha da önemlisi, İran'ın Venezuela'ya kıyasla çok daha üstün askeri yetenekleridir; bu, İran'ın Amerikalıların ve İsraillilerin vahşi bombardımanına direnmesini sağlamıştır.
İran'da, İsrail ve ABD'nin, Şah'ın soytarı oğlu da dâhil olmak üzere alternatif bir liderlik bulmak için Herkülvari çabalarına ve ülke içindeki ve dışındaki rejim karşıtı İranlıları işe almalarına rağmen, devrimci rejimin meşruiyeti hiçbir zaman zayıflamamıştır.
Bazı ABD'li liberalleri rahatsız eden, ABD'nin Venezuela'dan petrol çalması ve İran'ı boyun eğdirme girişimleri, Trump yönetiminin yenilikleri değildir. Bunlar, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi Parti yönetimi altında, ABD emperyalizmi için olağan işlerdir.
* Joseph Massad, New York’taki Columbia Üniversitesi’nde modern Arap siyaseti ve entelektüel tarih profesörüdür. Çok sayıda kitap ile akademik ve gazetecilik makalesinin yazarıdır. Kitapları arasında “Colonial Effects: The Making of National Identity in Jordan” (Sömürgeciliğin Etkileri: Ürdün’de Ulusal Kimliğin Oluşumu), “Desiring Arabs” (Arzulu Araplar), *The Persistence of the Palestinian Question: Essays on Zionism and the Palestinians* (Filistin Sorununun Devamı: Siyonizm ve Filistinliler Üzerine Denemeler) ve en son yayınlanan “Islam in Liberalism” (Liberalizmde İslam) yer almaktadır. Kitapları ve makaleleri bir düzine dile çevrilmiştir.





HABERE YORUM KAT