1. YAZARLAR

  2. GÜNAY BULUT

  3. '' Kamerun'da durmuştu zaman''
GÜNAY BULUT

GÜNAY BULUT

Haksöz-Haber
Yazarın Tüm Yazıları >

'' Kamerun'da durmuştu zaman''

02 Mayıs 2026 Cumartesi 14:06A+A-

Kıtalar arası bir hakikat arayışı

Cihan Aktaş, son romanı Kamerun’da Durmuştu Zaman (İz Yayıncılık, 2025) ile okurunu kıtalar arası bir yolculukta insanın iç dünyasındaki fay hatlarını izlemeye davet ediyor. Fırtınalı bir boşanmanın ardından "tebdil-i mekânda ferahlık" uman Yiğit’in İstanbul’dan Douala’ya uzanan serüveni, yazarın kaleminde insana, zamana, mekâna ve toplumsal kimliğe dair çok katmanlı bir kurguya dönüşüyor. Aktaş, bu kez erkek bir kahramanın gözünden dünyaya bakarken; yenilgi, göç, sömürgecilik, insan ve aidiyet kavramlarını harmanlayan entelektüel bir romanla karşımıza çıkıyor.

İçsel Hicret ve Kuzeyli Rahşan’ın Zihinsel Kuşatması

Roman, hayatı yolunda gitmeyen bir kahramanın iç sesiyle bizi karşılıyor. Üç yıldır devam eden işsizliğin ve bir yıl önce eşi Rahşan tarafından terk edilmişliğin yarattığı boşluk, kahramanı derin bir umutsuzluğa ve tükenmişliğe sürüklemiştir. Yiğit için Afrika, zihnini kapatacak bir düğmenin yokluğunda, her köşesinde Rahşan’ı bulduğu devasa bir bellektir. Baktığı her nesne, duyduğu her koku ve geçtiği her sokak, onu "bilmediği bir Yiğit" tanımıyla suçlayan eski eşinin imgesiyle doludur.

Aktaş, kahramanının geçtiği yolları yalnızca birer seyahat durağı olarak değil, sömürge sonrası modernite ile gelenek arasındaki gerilimin sahnelendiği birer hafıza alanı olarak kurgular. Romandaki Afrika portresi, Batı’nın egzotik romantizminden uzaktır. Yazar Douala sokaklarındaki insanlar üzerinden Afrika’yı kendine has bir kendilikle tanımlar. Kahramanının Afrika’da tutunma çabasını ve kendini yeniden var etme sürecini ironiyle karışık bir gerçeklikle resmeder. Yazarın ifadesiyle; ‘Afrika, bunalımlı dünyanın yeni umududur. Zenginler, müflisler, macera arayıcıları ve hayırsever dernekler soluğu burada almaktadır.’ Yiğit’in bu coğrafyadaki varlığı, 19. yüzyılın sömürgecilik yolculuklarına katılan yoksul ve umutsuz Avrupalı figürlerin telmihi gibidir. Yazar; sömürülen bir kıtanın sosyo-ekonomik ve politik yapısını farklı aktörler üzerinden kıyaslayarak, sanatçı bir seyyahın gözlem gücünü, derin bir sosyolojik analizle birleştirir.

Kırılgan Erkeklik ve Dominant Kadınlar

Yiğit karakteri, Türkiye’de son yıllarda fazla görünür hale gelen "dayanıksız erkek" tipolojisinin örneğidir. Feminist eleştirinin "evdeki melek" (zayıf ve edilgen kadın) tipinin erkek karşılığı olan Yiğit; sosyal bilimler eğitimi almış, sanal oyunlara meraklı ve yazma yeteneği olan ancak hayatın imtihanlarıyla karşılaştığında kolayca dağılan bir karakterdir. Üniversite yıllarında işçi dayanışma eylemlerinde tanıştığı Rahşan’la kurduğu evlilik, aslında baştan itibaren zıt karakterlerin çatışma alanıdır. Rahşan’ın soğukkanlı, kavgacı ve pragmatik tavrı karşısında Yiğit, duygusal, inancı ve geleneksel rolleri içselleştirememiş, evin geçimini düğün fotoğrafçılığı gibi geçici işlerle sağlayan, çevresince desteklenmeye muhtaç "emanet" bir figürdür. Nitekim mezuniyetten sonra çalışmaya başladığı işine bir yakının referansıyla girebilmiştir.

15 Temmuz sonrası yaşanan toplumsal sarsıntılar ve uğradığı iftira neticesinde işinden atılması, Yiğit’in sadece maddi değil, manevi saygınlığını da yerle bir eder. Bu süreçte eşi Rahşan’ın Ayn Rand okumalarıyla bireyci bir felsefeyi sahiplenmesi ve Yiğit’i bir sanal oyun karakteri gibi görmeye başlaması, evliliklerinin sonunu getirir. Rahşan’ın Kuzey’e (Hollanda), Yiğit’in Güney’e (Kamerun) yönelmesi; sadece coğrafi bir ayrılığın değil, iki farklı dünya görüşünün ve iki kutup arasındaki ontolojik mesafenin sembolüdür.

Binnaz’ın Hakkaniyetli İş Birliği Modeli 

Romanda, Yiğit’in ablası Binnaz, Afrika ile kurulan ilişkinin ahlaki ve insani boyutunu temsil eder. Binnaz ve mühendis eşi, inançsal yozlaşma ve kolonyalizm eleştirisini sadece sözle değil, yaşam pratikleriyle yaparlar. Şirket prestijini ve beyaz olmanın imtiyazını başkalarına üstünlük kurmada kullanmazlar. Haksızlık karşısında sessiz bir kabulleniş göstermezler. Fabrikadaki işçilerle dayanışma içindedirler. Sömürge döneminden kalma, köle ve efendi kapıları ayrı olan binalarda yaşarken efendi kapısını kullanıma kapatmaları ve yardımcıları Fortune ile kurdukları eşitlikçi ilişki, kitabın adalet vurgusunu güçlendirir. Onların bu tercihleri ayrıcalıklı konumda oldukları gerçeğini de yerlilerin beyaz adama bakışını da çok fazla değiştirmez. Binnaz, kendilerini sömürgeci Fransızlarla eşdeğer gören yaklaşımlardan üzüntü duyar.

Binnaz karakteri, aynı zamanda Türkiye’deki başörtüsü yasaklarının yarattığı eğitim engellerine rağmen öğrenmekten vazgeçmeyen, entelektüel ilgilerini koruyan, üretken kadın figürünün de bir kaydıdır. Kürtçe öğrenmekte, sanatla ilgilenmekte, eğitim projesi hazırlamaktadır. Fakat Binnaz, insani zaafları kapatılarak üretilen ideal bir tip olarak kurgulanmaz; yazar onun hayal kırıklıklarını, geç kalmışlığa dair kararsızlıklarını ve yetersizlik duygularını da metne dahil eder. 

Binnaz’ın İstanbul’da kurmak istediği okul projesi aslında Yiğit gibi "eğitimli işsizlere" ve toplumun dışına itilen düşük gelirlilere açılan bir umut kapısıdır. Aktaş, Binnaz üzerinden kurulan bu idealist dünyayı, Afrika’nın yerel pratikleriyle kıyaslayarak evrensel bir kardeşlik arayışına dönüştürür.

Fortune Karakteri ve Gerçekliğin Egzotik Sınırları

Roman kurgusundaki, yerli yardımcı Fortune karakterine dair şaşırtıcı alanlara değinmek gerekir. Yiğit’in zihninde Fortune, Rahşan’ın "ezici" modernliğine karşı "onarıcı", “edilgen” bir sığınaktır.  Fortune, evin sükunetini sağlayan kusursuzluğu ve daima bakımlı oluşuyla öne çıkar. Afrika sıcağında, bir şirkete bağlı olarak çalışan, günde birkaç eve temizliğe giden, fiziksel iş yükü altındaki bir kadının her daim "güzel kokan" bir imge olarak sunulması, hayatın çıplak gerçekliğiyle çelişir. Yiğit, aslında Fortune’u, bir birey olarak değil; yorulup terlemeyen, dağılanı toplayan ve yaralı erkeğin benliğini "sessizce" sarmalayan bir metafor olarak düşler. Rahşan’ın hırçınlığından kaçan Yiğit’in, Fortune’un kimliğini egzotik bir "koku estetiğine" indirgemesi ve onun gündelik tavırlarını aşka yorması bir ‘Bihruz Bey’ ironisine dönüşür. Kahramanın iç dünyası en çok bu iki kadın karaktere dair hisleri üzerinden kendini ele verir. Her iki karakterin de sesi Yiğit’in duyguları üzerinden duyulur.

Kurgudaki Anlatıcı Dili

Romanda anlatıcı üçüncü şahıs diliyle konuşur. Aktaş’ın karakterleri arasındaki "anlatım benzerliği" dikkat çekicidir. Bu benzerlik, bazı diyaloglarda okura ‘kim konuştu?’ sorusunu sordurur. Kahramanlar; farklı ortam ve geçmişlere sahip olsalar da yer yer yazarın analizci diliyle konuşurlar. Bu durum, kahramanların otonomisini zayıflatarak onları yazarın toplumsal tespitlerini dile getiren birer "sözcü" konumuna yaklaştırır. Özellikle Türkiye ve Afrika siyasetine dair diyaloglar, kurgunun ritmini yer yer yavaşlatır. Bazen de sosyolojik ve mimari analizlerin yoğunluğu, olay örgüsünün önüne geçerek okurda tematik bir yorgunluk yaratır.

Dini, Siyasi ve Sosyolojik Bir İzdüşüm Olarak Aile

Ana karakterin ailesindeki Binnaz, Yazgülü ve Yiğit isimleri tipik bir Anadolu modernleşmesi geçişini çağrıştırır. Diyaloglardaki Türkiye gündemi; ihale takipçisi siyasetçiler, ekonomik meseleler, liyakatsiz yöneticiler, torpil ve rüşvet çarkları; romanın gerçekçi dokusuna işlenmiş siyasi eleştiri oklarıdır.

Binnaz’ın bir ‘göze alma ve kardeşlik umudu’ olarak tanımladığı "El Ele Zinciri" metin boyunca tekrarlanırken hayal kırıklığı, barış özlemi ve umudu simgeleyen bir motife dönüşür.  Yiğit’in bu hafızayı ablasına ait sıkıcı bir "takıntı" olarak görmesi, onun toplumsal konulara mesafesinin, apolitik duruşunun ve içine kapandığı bireysel kederin bir yansımasıdır.

Kamerun’daki Fortune’un aile yapısı ise geleneksel Türk aile yapısıyla benzerlikler sunar. Katolik kocası tarafından terk edilmiş, geniş ailesiyle ayakta kalan Fortune, toplumsal normların ve dayanışmanın birey üzerindeki koruyucu etkisini gösterir. Yiğit’in Fortune ile evlenerek Kamerun’da kalma hezeyanı, her şeyin yavaş aktığı bir coğrafyada kendini onarma isteğinden daha çok çözülmesi gereken sorunlardan uzaklaşma arzusudur. 

İçsel Dönüşüm, Pandemi ve Baş Koyulacak Diz Arayışı

Romanın finaline doğru, Yiğit’in zihin karmaşası azalır. Üç aylık sürede yeni dostlar, yeni uğraşlar, yeni tecrübeler kazanmıştır. Tahsin Bey için hazırladığı "Eğitimli İşsizlik" konulu sipariş tezi bitirmekten vazgeçmesi, ahşap oymacılığı gibi somut ve üretken bir alana yönelmesi kahramanın en önemli dönüşümüdür. Artık Kamerun’da kalmaya isteklidir. Ancak patlak veren Corona salgını ve yakın dostu Halit’in vefatı, hesaplarını altüst eder. Yiğit’in İstanbul’a dönmemek için evden kaçış planı yarım kalır. Şehirdeki en yakın arkadaşını kaybeden Yiğit’in ablasının dizinde ağlaması, insanın aile bağlarına ve bir "yuvaya" duyduğu ihtiyacı simgeler. Ablasıyla bugün İstanbul’a gidecektir. Fakat o, "işsizliğini yüzüne vuranları şaşırtacak bir hazırlıkla Douala’ya geri dönme" kararını vermiştir. Aşkın her zaman yıkım getirmediğine, aksine insanın birini severken kendini tanımaya başladığına inanmıştır. Bunun gerçek bir irade beyanı olduğuna inanmak güçtür. Bu, olsa olsa dilini dahi bilmediği iki çocuklu bir kadınla kurduğu platonik bağ üzerinden, ‘başka bir yerde, başka bir zamanda, başka bir hayat’ yanılgısının kırılgan bir tezahürüdür. 

Yiğit’in anlatıdaki yol arkadaşı Binnaz olmasına rağmen romanın arka kapağında abla adının Rahşan yazılması, Numan’ın haberini verdiği cenaze ile yaşadığı yer arasındaki tutarsızlık da metnin zaafları arasına kaydedilebilir.

Cihan Aktaş, Kamerun’da Durmuştu Zaman ile ‘Modernizm’in Evsizliği’ni coğrafyalar arası bir hakikat arayışı içinde ele alırken zihinlerde şu soruyu bırakır: Beklediğimiz huzur uzaklarda bir yerde ve gelecek bir zamanda mı, yoksa bekleyişin kendisi bir ‘tehir hastalığı’ mı?

YAZIYA YORUM KAT