1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. “Var kalma”yı başaramadan yeniden “var oluş”a yürüyemeyiz!
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

“Var kalma”yı başaramadan yeniden “var oluş”a yürüyemeyiz!

01 Mayıs 2026 Cuma 09:16A+A-

Bilfiil bölgemiz yani Güneybatı Asya, ABD Emperyalizmi ve Siyonizm kuşatması ve saldırısı altında. Bu hafta ortasında ABD şemsiyesi altında şımarıp küstahlaşan İsrail 2. kez SUMUD Filosuna uluslararası sularda müdahale etti. 58 tekneden 22’sine müdahale edip 20’si Türkiyeli 175 Filistin dostu aktivisti tutsak aldı. Bu da hukuk tanımaz İsrail’in saldırgan amaçlarını bir kez daha ortaya koydu.

Düşman etrafımızı sararken 1979’da küresel vesayetten kurtulmaya adım atan İran siyasi iradesi, başta 1980’lerden itibaren dış politika olarak Şii yayılmacılığını kullanan bir hikmetsizliğe ve dar görüşlülüğe hapsoldu. Bu hikmetsizliğin örneklerinden birisi de Türkiye’deki İran İsna-i Aşeriye (Anayasa’sının 12. Maddesi) Devletinin açılımlarında yaşanmıştı. Türkiye’deki 1970’lerin birikimi ile tevhidi uyanış sürecinden beslenen en az 3-4 İslami öbek veya cemaatleşme sürecindeki çevre 1980’den itibaren İran’da Rehberiyet Makamına siyasi ve bazıları da itikadi yani kelami olarak biat ettirilmişti veya etmişti.

Ayrıca bölgemizdeki vesayet altındaki diğer ulus devletler, ulusalcılık şemsiyesi altında Sünniliği veya Anadolu İrfanı gibi tarihi süreç içinde üretilmiş mezhebi veya gelenek çerçevesi içinde izah edilen kültürel yaklaşımları Sünnicilik formu altında ajite edip İslami uyanış ve çalışmaları ötekileştirerek engellemeye çalışmışlardır. Lozan Anlaşması ile cenderesi altına girdiğimiz Batı’nın dış vesayetinin içimizdeki iç vesayet iktidarları yani vassal ulus devletler Kur’an ve Resulullah’ın zamanı aşkın Sünnetini itikadi, siyasi, sosyal, ameli boyutuyla kavrama ve yaşama çabalarının bir zaman önünü kesmeye çalışmışlardır.

Bu tavrın en şedid son uygulamasını Baascı Esed Diktatörlük Suriyesi’nde; ayrıca BAE’nde, Suud’da, Bahreyn’de, Mısır’da, Ürdün ve vd.’de de yaşadık. Bu ön kesme işgüzarlığı İslam’ı ve İslamî kavramları ana kaynaktan ve orijinal kaynaklarımızdan öğrenip milliyetçi, devletçi, sağcı, batini ve mezhepçi kirlerden arınmaya, İslami kimliği göğertmeye çalışan kişi ve çabaları büyük bir asabiye içinde karalama ve engelleme çabasıydı. Özellikle ulusal devletin İstihbarat örgütleriyle iltisaklı mahfiller; ayrıca Türkiye’de önceleri batıcı cereyanlara ve kemalist sisteme karşı “var kalma” mücadelesi yürüten İslami mücadele öncülerini takip eden ama sonraları imkânlı olabilmek için seküler siyasi partilerin peşine takılan veya faiz düzeninde tröstleşme yolunu tutan bazı cemaat ve tarikat güçleri böyle bir asabiye içinde olabildiler. Bu tarz mahfiller ve cahili yaklaşımlar İslami özgünlük arayışındaki Türkiye İslami uyanış ve bilinçlenme sürecine “reformist, Vahhabi, modernist,  kökü dışarda”, 1980 sonrasında da “İrancı ve şeriatçı-irticacı” suçlamalarını yöneltebildiler. Allah’a şükür ki son 40-45 yıl içinde bu asabiye barikatları epeyce aşıldı veya aşındı.

İslami bütünlüğü hem tevhidi ve ibadi hem siyasi boyutuyla kavrayıp amelleştirmeye çalışanlar, en başta Türkiye Cumhuriyeti ve ulusunun kuruluş sürecinde; sonra da Sünnilik taslayan Mısır’da, Suudi Arabistan’da, Ürdün’de, Irak’da, Cezayir’de, Pakistan’da, Bengladeş’te de kitlesel tutuklamalara, işkencelere hatta idamlara maruz kaldılar. Bu sözde Sünni ülkelerin, 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de yaşanan Müslüman katliamına karşı BM gözetiminde Filistinlilere bazı insani yardımlar göndermek dışında sessiz kalmaları ve Siyonist yayılmayı protesto eden eylemlerini yasaklamaları ümmet coğrafyasının trajik fotoğrafı. Ayrıca bu ülkelerde Müslüman kitlelerin sesinin çıkamaması o ülkelerdeki sıddıkların, şühedanın, salihlerin hapishanelerde tutulmaları veya ülkelerinden kaçmaları nedeniyle öncülük oluşturamamalarını getirmiştir. En başta Libya’daki, Sudan’daki, Yemen’deki iç fitnenin ateşleyicisi ve ülkedeki İhvan-ı Müslümin üyelerini tutuklayan, bazılarını öldüren Sünni geçinen ülkelerin en şerlisine İsrail müttefiki BAE örnek oluşturuyor.

Gulat ve ulusal İran devleti ve ideolojisi de, yayılmacılığını bölgemizdeki vesayet altındaki vassal ulusal devletleri Sünnilik ile özdeşleştirip yalan ve algı operasyonlarıyla ezoterik Şii Hilal stratejisi doğrultusunda birçok cürümler işledi. ABD veya Rusya ile Çin arasında kutuplaşan küresel kapitalizmin vesayetindeki veya vesayetine sığınmaya çalışan bölgemizdeki vassal yani yarı bağımlı ulusal devletler, kendi bekaları için Sünniliği de Şiiliği de istedikleri tonda kullanabiliyorlar.

Hikmete, basirete, dayanışmaya, şura aklına davet eden; İslam’ın faziletlerini taşıyan Müslümanlar, tabii ki bu tür politikaların mobilize ettiği mezhepçilik ve ulusalcılık gibi asabiyeleri oluşturan akıl tutulmalarını aşmalıdır.

Ancak bölgemizde Müslümanların harem-i ismetine, canlarına ve mallarına yönelen ve derin acılar ve travmalar oluşturan iç saldırıları bir tarafa bırakıp bölgemizdeki savaş sürecini Şii-Sünni çatışma ekseninde değil de, siyasi planda ele almalıyız. Ki bu iç çatışmaların mağduriyetini Arap Devrimleri sürecinden itibaren 13 yıl boyunca en çok Suriyeli Müslüman kardeşlerimiz yaşadı. Bölge, topyekun ABD ve İsrail saldırı ve tehdidi karşısında yeni bir süreci yaşıyor ve dolayısıyla sürekliliği tartışılmaz bu saldırı tehdidi ve kuşatma karşısında mezhebi tartışmaları parantez içine almalıyız.

Suriye’de ve Şam’da yüzbinlerce insanın ölümü, işkence görmesi ve milyonlarcasının sürülmesinden mesul olan İran’ın eli kandan arınmayan Kudüs ordusu ve ülkeye getirdiği diğer Şii vekil güçler hakkında bile Başkan Ahmed Şara ortak düşmanı gözeterek şöyle demiştir: Bizim Tahran'daki İran ile bir sorunumuz yoktu, bizim sorunumuz Şam'daki İran'laydı.”

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat mezhebi İslamî akımlardan büyük olanı temsil ediyor. Bu kelami mezhebin akaid dedikleri kelam kitaplarında büyüklük ve kuşatıcılık gösterilip “Af yolunu tut, örfü emret, cahillerden yüz çevir” (7/199)  hükmü doğrultusunda “Ehl-i Kıble tekfir edilmez” denilmektedir. Bu ıslah eğilimli ve İslami daireyi genişletici dil karşısında emperyalizmin İslam’ı İslam’la, Şii’yi Sünni ile vuruşturma stratejisine yakacak taşıyan hikmetsiz mezhepçi ekollere benzemek İslam ahlakına uygun olmamalıdır. Ve bu müfsid yaklaşımlardan da yüz çevrilmelidir.

Belki haklı olarak Şii olmayan Müslümanları Şiileştirme politikası tepki reflekslerimizi ateşliyor. Ayrıca Irak ve Suriye’de gerçekleştirdikleri Şii olmayan Müslümanlara karşı katliam ve zulümleriyle bütün İslam dünyasını ve vicdan sahibi insanları küstürdüler. İslami potansiyeli ayrıştıran bu ajitasyonlarıyla da İslam düşmanlarını sevindirdiler.

Sünni dünyadaki ıslah, ihya, direniş ve inşa sürecini ifade eden tevhidi uyanış süreci hepimizi arınmaya yönelten hattır ve bilinçlenme dairesidir. Bu daire asabiyelerden kaynaklanan tüm iç hüzün ve acılarımıza rağmen ümmet maslahatı söz konusu olduğunda olaylara mezhepler üstü bakabilir. Ama Şii dünyadaki ve özellikle de İran’daki tevhidi uyanış, diriliş ve bilinçlenme ekseni ya da dairesi, büyük ölçüde tasfiye edildiği için meselelerimizi adalet ve makuliyet içinde ve takiyye yapmadan konuşacak muhatap bulmakta zorlanılmaktadır.

Muhammed Faddallah “İslami Harekette Hikmet” adlı kitabında “Akidevi ve usuli vahdeti yakın dönemde sağlamak imkanlı görülmüyor” ama hiç olmassa ortak düşmana karşı “Siyasi Vahdet”i ön plana çıkartalım diyordu. Ama Şiiliği bile tahrif ederek kullanan İran’daki siyaset taassubu onu da tasfiye etti.

Bölgemiz dediğimiz ümmet coğrafyasının ve tarihi umranının beşiği olan bu topraklar, tedrici olarak aynı Gazze, Batı Şeria, Güney Lübnan, Golan Tepeleri gibi ya da uluslararası sularda SUMUD Filosu’na 2 defa yapılan alıkoyma ve müdahale gibi işgal tehdidinin muhatabıdır. Bu müdahaleler ve işgal tehdidi Siyonist İsrail’in sadece kendi gücüne değil; aynı zamanda küresel kapitalizmin Güneybatı Asya’da İslami bir yakınlaşma ve uyanış hamlesini engelleyebilmek için küresel istikbarın fiili desteğine dayanıyor. İç ve mezhebi tartışmalarda “kim haklıydı kim haksızdı” münazaralarından önce soru şudur:  ABD destekli İsrail Lübnan’ı işgal ettiğinde ve İran’a boyun eğdirdiğinde saldıracağı ilk bölgeler Batı Şeria ve hemen peşinden Suriye dolayısıyla Türkiye olmayacak mı? Siyonist yöneticilerin açık beyanları da bu istikamette değil mi?

Adem (a)’dan bu yana tevhid ve şirk mücadelesi devam ediyor. Rabbimiz münzel vahyinde Adem (a)’dan Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, Süleyman, İsa Aleyhisselam’a kadar Resullerin hayatından kıssalar halinde tarihi vakıaları ve zamanı aşkın istikamet gösteren sosyal örnekleri hem Resulü Muhammed Aleyhisselam’a hem muvahhid ve muslihun kullarına ders ve ibret olsun diye bildirmiştir. Resul Muhammed Aleyhiselam’dan sonra da şirk ile tevhid; zulüm ile adalet mücadelesinin yaşandığı bir tarihimiz var.

Hayati alanlarda “nimet’i kaybetme”miz (8/53) nedeniyle ümmet coğrafyasında yaşanan son 300 yıllık mağlubiyetler ve çözülme sürecine karşı “var kalma” mücadelesi yürüten büyüklerimiz hep oldu. Bu mücadeleyi “var oluş” yani “imanımızı yenileme” (4/136), ıslah ve inşa projemizi kurumlaştırma çabalarıyla güçlendirecek sürdürülebilir bir şahidlik içinde olabilmeliyiz.

2013’te Libya Devrim Sürecini yakından gözlemlemek için Bingazi’ye gitmiştik. Orada İslami hareket öncüleri ve İhvan-ı Müslimin’in önemli alim ve mütefekkirlerinden Bekir el-Beşir’e “Libya’daki fikri ve siyasi mücadele tarihleriyle ilgili kökenlerinizi kısaca anlatır mısınız?” diye bir soru sormuştuk. Bekir el-Beşir soruyu vurgulu şekilde ve bir cümlede cevapladı. “Bizler Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh’un “Urvetu’l Vuska” ile ortaya konan ıslah ve direniş programı ve mücadelesini geliştiren Muhammed Reşid Rıza, Hasan el-Benna, Ebu’l Âla Mevdudi, Takiyyuddin Nebhani ve Seyyid Kutup çizgisinden gelen bir hareketiz; ve bu çizginin zaaf ve eksiklerini hem ikmal hem tashih ederek Allah’ın rızası için geleceğe yürüyoruz.”

I. Dünya Savaşı’ndan bu yana emperyalizmin ümmet coğrafyasını paylaşma hesapları da bitmedi; işbirlikçi vesayet altındaki vassal ulus devletlerin kendi çıkarları doğrultusundaki hesapları da bitmedi. Tabii ki mümin muvahhidler güçleri yettiği kadarıyla zulme, hukuksuzluğa, sömürüye ve her türlü şirke tepki vermeli, “La” demenin tesir gücünü oluşturmaya çalışmalıdırlar. Zira hikmet, basiret ve şura ehli Müslümanlar “var kalma” mücadelesinde tüm Ehl-i Kıble ile dayanışma gösteremezler ise  yeniden bir “var oluş” imkân ve zemininden de mahrum kalacaklardır.

Geçmişten devralınan İslami birikim ve ananemizden akıp gelen İslamî sabiteleri ve doğru örfü ön plana alarak ıslah ve inşa anlayışımızı geliştirip M. Akif'in, S. Kutub'un ve S. Karakoç'un ifade ettiği "Asımın Nesli’ni, Kur'an Nesli’ni, Diriliş Nesli’ni" ideal ama hayali bir hedef olmaktan, Gazze’de HAMAS’ın gerçekleştirmeye çalıştığı gibi şahidleşen bir sosyal örnekliğe dönüştürebilmeliyiz. Said Halim Paşanın arzu ettiği gibi kitlelerin yeniden "İslamileştirilmesi"ni hedefleyen ve yabancılaşma vesayetine karşı “var kalma” mücadelesinde önemli mevziler kazanıp, “var oluş” mücadelesinin nitelik ve niceliğine doğru mesafe alabilmeliyiz.

Rabbimiz dareyni kazanmanın yolu olarak gösterdiği istikameti kavramayı ve kavradığımız değer ve ölçüleri yaşatmayı nasip eylesin. Rabbimiz bizleri sıddıkların, şühedanın, salihlerin, sabikunun yürüdükleri yolun refiki kılsın.

YAZIYA YORUM KAT