1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Kişisel bir tanıklık: “Fara köyünden bir adamın Nekbe günleri”
Kişisel bir tanıklık: “Fara köyünden bir adamın Nekbe günleri”

Kişisel bir tanıklık: “Fara köyünden bir adamın Nekbe günleri”

“Bir söz vardır,” diye ekliyor. “Evini terk edenin değeri azalır.” Kısa bir süre duruyor. “Bunu yaşadık.” Onlarca yıllık sürgüne rağmen, Filistin hakkındaki anlatımı hâlâ canlı ve ayrıntılı.

03 Haziran 2026 Çarşamba 12:51A+A-

Aya Youssef’in Palestine Studies’de yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


Editörün Notu: Bu hikâye, Temmuz 2023’te yapılan bir röportaja dayanan Aya’nın dedesiyle ilgilidir. Hikâye, Filistin Meydanı Yayın Kurulu tarafından Nisan 2026’da düzenlenen sanal “Nekbe Hikâyenizi Nasıl Yazarsınız?” atölyesi için yapılan çağrıya yanıt olarak gönderilmiştir.

93 yaşında olmasına rağmen, Abdul Kadir Abdullah Youssef Tabaria'ya yaptığı yolculuğu sanki dün olmuş gibi anlatıyor.

Lübnan'ın güneyinde, dalları üzerine yumuşak bir gölge düşürecek kadar genişçe uzanan bir ağacın altında oturuyor. Arkasındaki manzara, tepeler ve evlerle açılıyor — Filistin'e o kadar yakın ki sanki onun bir uzantısı gibi hissettiriyor, ama aynı zamanda ona ulaşılamaz olduğunu hatırlatacak kadar da uzak.

Bastonunu göğsüne yakın tutuyor, iki elini de üzerine koyuyor, sanki geçmiş ile şimdiki zaman arasında kendini sabitliyormuş gibi. İlk anısı savaş değil, bir okul gezisi.

“Tabaria’ya gitmiştik,” diyor. “Göl, çam ağaçları… Daha güzel bir şey yoktu.”

O günü basit ayrıntılarla hatırlıyor: su kenarında öğle yemeği yiyen bir grup öğrenci, o zamanlar kalıcı gibi hissedilen bir yerde.

Sonra her şey paramparça oluyor.

“En zor olan şey,” diyor. “Ayrılmaktı. Filistin'den çıkan son insanlar bizdik.”

Abdul Kadir, Yukarı Celile'nin Safad ilçesindeki Fara köyünde büyüdü. 1948'deki Nekbe sırasında ailesinin yerinden edilmesinden önce çocukluğunu burada geçirdi. Ailesi Ekim 1948'de ayrıldı. Mayıs ayında hemen ayrılmadılar çünkü toprağı savunan Filistinli grupların söylediklerine inanıyorlardı.

“Bir hafta dediler,” diye hatırlıyor. “Sadece bir hafta, sonra Filistin’i kurtaracaklardı.”

Bir an duruyor.

“O hafta hâlâ bitmedi,” diyor hafif bir gülümsemeyle, sonra devam ediyor. “Orada beşinci sınıfı bitirdim. Ayrılmadan önce hâlâ ders çalışıyordum. Evlerimizi dolu dolu bıraktık… Yemin ederim, tam anlamıyla dolu. Tahıl dolu, yiyecek dolu, zeytinyağı dolu… her şey.”

Sanki bu kelime bir şeyleri geri getirebilirmiş gibi, sanki bu ayrıntı tek başına bir kanıtmış gibi “dolu” kelimesini tekrarlıyor. Bu, yoksulluk ya da kıtlıktan kaynaklanan bir göç değildi. Zorla gerçekleştirilmişti — hâlâ işleyen bir yaşamdan ani bir çıkış.

Bu, aşamalar halinde gerçekleşti.

“Sözde ateşkesler yaparlardı,” diyor. “Beş ya da altı ayda bir, bunları bozup daha fazla toprak alırlardı. Siyonistler insanları terörize ediyordu. Ele geçirdikleri her yerde bir katliam yaşanıyordu.”

Fara, “Hiram Operasyonu”nun son aşamasında Siyonist işgali altında kaldı; bu, “Celile’deki son Arap direniş cephesine” karşı tam ölçekli bir saldırıydı. Adel Manna, Nekbe and Survival: The Story of the Palestinians who Remained in Haifa and the Galilee (Nekbe ve Hayatta Kalma: Hayfa ve Celile’de Kalan Filistinlilerin Hikâyesi) adlı kitabında, Siyonist subayların “Celile’yi işgal ettikten sonraki tek bir hafta içinde on beş katliam” gerçekleştirdiğini yazıyor ve resmi bir etnik temizlik politikasının uygulandığını belirtiyor.

Manna, Yukarı Celile’deki yakın bir köyde yaşananları hatırlıyor.

“Köylülerden 100 tüfek istediler,” diyor. “Onlarda o kadar yoktu. Bazıları çoktan gitmişti, diğerleri hâlâ oradaydı. Ellerinden ne geliyorsa topladılar. Yaklaşık 25 tüfek.”

O dönemde Siyonist milisler, topraklar üzerindeki kontrolünü genişletirken köylülerden silahlarını teslim etmelerini talep ettiklerini ekliyor.

Ona göre, köylüler zaman istediler. “Bize 24 saat verin dediler,” diye hatırlıyor. İstek reddedildi.

“Onları sıraya dizip vurdular,” diyor. “Seksen kişi...”

Bu saldırıyı, Ekim 1948’de meydana gelen Saliha katliamı olarak tanımlıyor. Tarihsel tahminlere göre o gün 80’den fazla Filistinli öldürüldü; bazı kaynaklar ölü sayısını 94 olarak veriyor. Kendi köyünden bir adamın da öldürülenler arasında olduğunu ekliyor.

Ailesi Lübnan’ın güneyine geçerek, Yaroun ve Bint Jbeil gibi köyler arasında dolaştı — her ikisi de İsrail’in Lübnan’a karşı sürdürdüğü uzun savaşın hedefleri arasında yer alıyor. Tekrar taşınmadan önce aylarca, bazen yıllarca kaldılar.

Aile nihayet Filistin’den ayrıldığında, sadece taşıyabilecekleri kadar eşya almışlardı.

“İnekler, keçiler, koyunlarla ayrıldık,” diyor. Babası, aileyi geçindirmek için hayvanları yavaş yavaş sattı.

“Onları azar azar sattı,” diyor Abdul Kadir. “Sonunda geriye hiçbir şey kalmadı.” Tüfek bile satıldı.

“Hala Yaroun’dayken, ailem Filistin’den haber var mı diye radyo dinlemem için beni bir kahveye gönderirdi.”

Abdul Kadir, farklı köylerdeki çatışmalardan haber aldığını ve ardından ailesine durumu anlatmak için geri döndüğünü söylüyor.

Sonunda, 1952 yılında Filistinli mülteci kamplarının kurulmakta olduğu Al-Rashidiyya’ya vardılar. Rashidiyya Kampı, Güney Lübnan’ın Tyre bölgesindeki en büyük Filistinli mülteci kampıdır ve Lübnan-Filistin sınırına yaklaşık 13 kilometre uzaklıkta bulunmasıyla coğrafi olarak Filistin’e en yakın kamp konumundadır.

“Çok acı çektik,” diyor. “Kamplarda çok aşağılanmıştık.”

Yaz sıcağına ve kış soğuğuna maruz kalarak brandaların altında yaşadıklarını anlatıyor. Kamp, ağaçlar, bahçeler ve Akdeniz ile çevrili olup, çevresinden büyük ölçüde izole edilmiştir.

“Bir söz vardır,” diye ekliyor. “Evini terk edenin değeri azalır.”

Kısa bir süre duruyor.

“Bunu yaşadık.”

Onlarca yıllık sürgüne rağmen, Filistin hakkındaki anlatımı hâlâ canlı ve ayrıntılı.

“Filistin en güzel topraklardı,” diyor. “Verimli, bereketli ve her şeye sahipti.”

Hatırladıklarını sıralıyor: limonlar, zeytinler, tahıllar, hayvancılık, ticaret...

“Hayfa, Ortadoğu’nun geliniydi,” diyor.

Sohbetimizin bir noktasında, bir yığın belge çıkarır. — sararmış sayfalar, kenarları hafifçe yıpranmış, zamanın hafif kokusunu taşıyan.

“Bu 10 dönümlük bir arazi,” der, birini işaret ederek. “Ras al-Ahmar denen bir bölgede. Babam 1946’da, ayrılmamızdan iki yıl önce satın almıştı.”

sadas-2.jpg

Filistin’de arazi satın alımını belgeleyen belgeler

Belge, yerinden edilmeden önce yapılan bir satın alma işlemini kayda geçiriyor; hâlâ inşa edilmekte olan bir yaşamın kanıtı.

Etrafında ortam sakinliğini koruyor. Üstündeki ağaç, temmuz güneşini gölgeliyor. Manzara, hâlâ yakın olan sınıra doğru uzanıyor.

Aynı noktaya birkaç kez geri dönüyor:

“En son biz ayrıldık,” diyor.

“Bize bir hafta dediler,” diye tekrarlıyor.

93 yaşındaki Abdul Kadir, yaşadıklarını bitmiş bir şey olarak tanımlamıyor. Hikâyesi yerinden edilmeyle bitmiyor. Hikâyesi açık kalıyor.

“İnşallah,” diyor. “Hala umudumuz var.”

 

*Aya Youssef, Güney Lübnan’da doğmuş Filistinli-Roman bir gazeteci ve görsel hikâye anlatıcısıdır. Çalışmaları, Filistin davası, hafıza ve nesiller boyu süren yerinden edilmeyle bağlantılı insan hikâyelerini belgelemeye odaklanmaktadır.

HABERE YORUM KAT