
İhtimallerin gölgesinde kaybolan insan
Dr. Yasin Ramazan Başaran, modern insanın sınırsız ihtimaller arasında felç olarak adanmışlık duygusunu yitirmesini ve bu köksüzlüğün yarattığı varoluşsal anlam krizini mercek altına alıyor.
Adanmışlığa Çağrı: İhtimallerin Gölgesinde Kaybolan İnsan
Dr. Yasin Ramazan Başaran / Fokus+
"Sevdiğin şeyi bul ve onun seni ele geçirmesine izin ver."
Bu iddialı çağrı, modern insanın kulaklarına hem çok romantik hem de bir o kadar ürkütücü gelir. Zira her şeyi ölçmeye, tartmaya ve yönetmeye programlanmış çağdaş zihin için kontrol her şey demektir. Kontrolü kaybetmek, uçuruma gözü kapalı atlamaktır. Halbuki felsefi açıdan meseleye yaklaştığımızda, adanmışlığın ortadan kalkması yalnızca sosyolojik bir eğilim değil, insanın varoluşsal anlam kriziyle ve kendi sonluluğuyla yüzleşememesiyle ilgili derin bir ontolojik sorun olduğunu görürüz. Sınırsız "potansiyel" ve "ihtimal" yığınları arasında felç olan insan, bir şeye kendini adayarak diğer tüm kapıları kapatmanın dehşetini yaşamaktadır. Seçmek, aynı zamanda vazgeçmektir ve modern insan hiçbir şeyden vazgeçmek istemediği için hiçbir şeyi de tam anlamıyla seçememektedir. Bu yazıda, adanmışlık fikrinin çöküşünün felsefi anatomisini çıkarmayı hedefliyorum; bu çöküşü önce zaman ve tüketim algımız üzerinden okuyacak, ardından çalışma hayatımızdaki kırılmalara değinecek, sonrasında inanç ve ilişkilerimizin nasıl dönüşüm geçirdiğini inceleyecek ve nihayetinde bunu nüfus artışındaki duraksama gibi somut bir vakıa üzerinden temellendireceğiz. Sonuç olarak da adanmayı bilmeyen insanın herhangi bir ilke veya inanç içinde anlam bulacak kadar derinleşemediğini görmüş olacağız.

Şimdi, bizi ucu bucağı olmayan ihtimaller denizinde boğulmaya iten ve bir limana demirlememizi engelleyen o ilk dalga nereden yükseldi, buna bakalım.
Kullan-at zamanlar ve ihtimallerin çekiciliği
“Uzun vadeli planlar yapmak ve hayatı tek bir ufuk çizgisine göre şekillendirmek, günümüzün hâkim "tüketim kültürü"nün (Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, s. 142 ve Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumu) doğasına temelden aykırıdır. Bu kültürün mihenk taşı devinimdir; eşyaların kısa vadede eskiyecek, bozulacak ve hızla yenisiyle değiştirilecek şekilde üretilmesidir. Ancak bu kullan-at mantığı yalnızca evdeki mobilyalara, elektronik aletlerimize veya günlük kıyafetlerimize hapsolmadı; ontolojik bir sızıntıyla insanlarla kurduğumuz bağlara, arkadaşlıklara ve çalışma pratiklerimize de sirayet etti. Çok çalışmak ve bir hedefe emek vermek elbette hâlâ takdir ediliyor fakat bu çaba, kısa vadeli planlarımızın ve anlık geri dönüş beklentilerimizin sınırlarını asla aşmıyor.
Oysa adanmışlık, şu an sahip olduğunuz güncel kişiliğinizden, anlık heveslerinizden ve o anki "siz"den çok daha büyük, çok daha önemli bir şeylerin var olduğunu kabul etmektir. Kendi sınırlarınızı aşan bir bütünün parçası olma arzusudur. Bunu yapabilmek için insanın kendi isteklerini, bazen de en temel ihtiyaçlarını o adandığı gayenin arkasına koyması gerekir. Adanmışlık demek, gelecekte karşınıza çıkması muhtemel sayısız cezbedici alternatifi, o ihtimalli hayatları daha baştan, bilinçli ve iradi bir kararla gözden çıkarmak demektir.
Hâl böyleyken, zamanın bu kadar parçalandığı ve her anın yeni bir tüketim fırsatı sunduğu bir dünyada, dikkatimizi tek bir noktaya nasıl sabitleyebiliriz?
Mesleğin ölümü ve performansın yükselişi
İhtimalleri açık tutma arzusu, çalışma hayatımızda kendisini kelimelerin yer değiştirmesiyle gösterir. Artık bir "meslek" icra etmiyor, yalnızca "iş" yapıyoruz. Meslek, kökeni itibarıyla bir çağrıya kulak vermek, insanın ömrünü vakfettiği uzun soluklu, hatta bazen nesiller boyu süren bir yolculuktur (Weber’de calling/Beruf olarak ifade bulan şey). İş ise salt bir gelir kaynağı, bir geçim stratejisi ve doğal olarak "daha iyisi", "daha prestijlisi" veya "daha kazançlısı" bulunduğunda tereddütsüzce terk edilecek bir araçtır.
Bugün, nesli tükenmekte olan zanaat dallarının can çekişmesinin altında yatan neden de tam olarak budur: Zanaat; yıllara yayılan, sonuçları hemen alınmayan, bedensel ve zihinsel bir adanmışlık talep eder. Hayatlarını bir sanat eserine veya bir spor dalına vakfedenler, bu adanmışlığın hâlâ en somut örnekleridir. Gecelerini gündüzlerine katan, dünyevi pek çok zevkten feragat eden doktora öğrencileri de bu okyanustaki son adacıklarda yaşarlar. Onlar bilirler ki bir şeyin hakikatiyle yüzleşmek, o şeye kayıtsız şartsız teslim olmayı gerektirir. Kısa vadeli beklentilerin yerini, onlar için uzun vadede parçası olabilecekleri, kendilerinden büyük bir gerçeklik almıştır.

Çalışma hayatını salt bir araçsallığa indirgeyen bu zihin yapısı, insanın en mahrem alanlarına, yani kalbine ve ruhuna dokunmadan durabilir mi?
İlişkilerin matrisi ve inanmanın konforu
Elbette duramazdı. Adanmışlığın buharlaştığı bir iklimde romantik ilişkiler, sürekli olarak samimiyetin ve faydanın sorgulandığı, tarafların bir bacağı her an kapı dışında beklediği karmaşık bir matrise dönüştü. "Doğru insanı" bulma yanılgısı, mevcut ilişkiye kök salmayı engellerken, bir sonraki kaydırmada (swipe) karşılaşılabilecek potansiyel partnerin gölgesi, anın gerçekliğini kararttı.
Bu değişim, inanç sistemlerini de kökünden sarstı. Geleneksel dinler, tarihsel olarak bireyden bir teslimiyet ve dünyevi olandan feragat beklerken; günümüzde onlar bile bu adanmışlık üzerinden değil, bireye sağladıkları kısa vadeli duygusal-zihinsel sağaltım veya manevi tatmin üzerinden değerlendiriliyor. Klasik teolojilerin yöntemlerine bağlılık yerine yeni “hermenötik” anlayışlar kişiye her zaman yenilenebilecek yorum yapma seçeneği sunuyor. Yükselişte olan New Age inanç toplulukları veya kişisel gelişim temelli "spiritüel" akımlar da tam bu boşluğa oynuyorlar. Hayatınıza hiçbir radikal müdahalede bulunmayan ve tüketim alışkanlıklarınızı değiştirmenizi istemeyen bu gruplara “üye olabilirsiniz”. Sadece haftada bir gün enerjinizi dengelemeniz veya birkaç ritüel ile kendinizi iyi hissetmeniz yeterlidir. Sizden hiçbir adanmışlık talep etmeyen, konforlu bir inanç simülasyonudur bu.
Peki, bu köksüzlük ve sürekli bir sonraki ihtimali bekleme hâli, insanın geleceği inşa etme reflekslerini, örneğin biyolojik devamlılığını nasıl etkiliyor?
Bir vaka analizi olarak nüfus artış hızı
Bugün gelişmiş ve gelişmekte olan dünyanın en büyük krizlerinden biri olan nüfus artışının durması, konumuz açısından mükemmel bir vaka analizidir. İnsanlar neden artık çocuk sahibi olmuyor? İlk akla gelen ve en kolaycı cevap olan "fakirlik" veya "ekonomik krizler" bu durumu tek başına açıklayabilir mi? Eğer öyle olsaydı, tarihsel olarak en yoksul dönemlerde ve bugün gelecekle ilgili en ufak bir beklentisi dahi olmayan toplumlarda doğum oranlarının zirve yapmasını nasıl izah ederdik? Demek ki mesele sadece finansal beklentiler değil, algılarımız ve hayata vurduğumuz yeni anlamdır.
Bu durum daha çok "bireyselleşme" süreciyle ilgili olmalıdır (Ulrich Beck, Risk Toplumu, s.129 ve devamı). Bireyselleşen insan, bakışlarını sadece kendi hayatının doyumuna çevirir. Tüketim kültürünün hız dayatması içinde çocuk yetiştirmek, sonu gelmez, geri dönüşü meçhul ve yorucu bir uzun vadeli proje olarak görünür. Dahası, modern çağda çocuk bakmak doğal bir süreç olmaktan çıkmış, hatasız icra edilmesi gereken bir "performans" meselesi hâline gelmiştir. Genç insanların omuzlarındaki bu kusursuz ebeveynlik baskısı elbette ciddi bir çekincedir.
Ancak performans kaygısının kendisi de nihai neden değildir; bu sadece esas sorunu imleyen bir semptom olabilir. Asıl neden, bir canlıyla geri dönülmez, uzun vadeli bir bağ kurma düşüncesinin yarattığı dehşettir. Çocuk sahibi olmak, ebeveynin ilerideki hayatında karşısına çıkacak diğer sayısız "ihtimali" (kariyer, seyahat, mutlak bağımsızlık) elinden alacak bir feragat beyan eder. İnsanın kendinden daha büyük bir şeye yer açmasıdır. Bunun yerine, evcil hayvan sahiplenmenin bu denli yaygınlaşması tesadüf olamaz; bir evcil hayvan, çocuğa kıyasla daha kısa vadeli bir sorumluluktur, kontrol edilebilirdir ve bireyselliğinizden kesin bir kopuş talep etmez.

Öncelikle kısa vadelidir çünkü bir evcil hayvan, hayatınızın ortasına açılmış 10-15 yıllık öngörülebilir bir parantezdir; sizi mezara kadar takip edecek ve sizden sonraya da uzanacak o ağır nesilsel sorumluluğu sırtınıza yüklemez. İkincisi, bütünüyle kontrol edilebilirdir: Günlük rutininizi, evdeki fiziksel sınırları, hatta onun üreme kapasitesi gibi bedensel bütünlüğünü dahi siz belirlersiniz. Oysa bir insan yavrusu, zamanla kendi "otonomi"sini ilan eden, beklentilerinize direnen ve sizin tasarladığınız yörüngeden çıkan tekinsiz bir başkalıktır. Üçüncü ve en kritik olanı ise bir hayvanın mevcut "bireyselliğinizden" radikal bir kopuş, ontolojik bir kırılma talep etmemesidir. O, var olan hayat tarzınıza, kişisel zevklerinize veya boş zamanlarınıza entegre edilen sadık bir eşlikçidir; sizi eski kimliğinizi bütünüyle parçalayıp geri dönüşü olmayan ağır "ebeveyn" statüsüne geçmeye zorlamaz. Sınırlarımızı ihlal etmeyen bu güvenli sevgi formlarına sığınırken, bir insana ve dolayısıyla belli bir geleceğe adanmanın kontrolsüz riskinden kaçınmış oluruz.
Sonuç: Adanmışlığa övgü
Hayatın her alanına sirayet eden bu çekingenlikten nasıl bir felsefi sonuç çıkarabiliriz?
Elbette kısıtlı ve fani ömrümüzde karşımıza çıkan her şeye, her fikre veya her insana mutlak bir adanmışlık gösteremeyiz. Bu hem imkânsızdır hem de insanı fanatizme sürükler. Ancak unutulmaması gereken çok yalın ve bir o kadar da sarsıcı gerçek şudur ki insan, ancak gerçekten adandığı bir şeyden anlam, derinlik ve dönüştürücü bir etki bekleyebilir. Kendini hiçbir yere ait hissetmemek üzere kurgulanmış bir koşuşturmaca, sonunda insanı kendi ihtimallerinin hapishanesine kilitleyen parlak bir yalandan ibaret olacaktır.
Burada, adanmayı överken ürkütücü bir riski de dürüstçe teslim etmemiz gerekir. Ya uğruna her şeyden vazgeçtiğimiz, diğer tüm kapıları üzerine kilitlediğimiz ve ömrümüzü vakfettiğimiz o hedef, kişi veya inanç günün birinde bütünüyle anlamsız, boş veya değersiz çıkarsa? Bu, insanın yüzleşebileceği en büyük trajedilerden biridir çünkü ortada telafisi imkânsız bir zaman ve geri döndürülemez bir benlik kaybı ihtimali vardır. Felsefi olarak baktığımızda bu korku hiç de yersiz değildir, zira herhangi bir şeye kayıtsız şartsız yönelmek her zaman bir "epistemik uçurum" (inanç ile kanıt arasındaki aşılmaz boşluk) barındırır. Bu tehlikeyi savuşturacak, adanılan nesnenin veya ilkenin nihai hakikiliğini baştan onaylayacak hiçbir önleyici sigorta poliçesi veya kesin bir rasyonel formülü yoktur. İnsan, elinde hiçbir garanti belgesi yokken tüm yanılma payını göğüsleyerek o boşluğa adım atmak zorundadır. Zaten adanmışlığı sıradan bir “gelecek yatırımı” olmaktan çıkarıp dönüştürücü kılan şey de tam olarak bu mutlak güvencesizlik hâlidir. Bunun ötesinde, böylesi bir büyük yanılma ihtimali olsa da hiçbir şeye tutunmadan güvenli kıyılarda beklemek bize neyi garanti edebilir ki? Sahip olduğumuz yüzeysel inançlar, ödünç ilkeler ve hatta çok beğendiğimiz kişiliğimiz gerçekten hiçbir şeye adanmadan yaşamaya değer midir gerçekten?
Sonuç olarak, ihtimallerin sarhoşluğu içinde oradan oraya savrulan, hiçbir toprağa kök salmayı göze alamayan bir zihin, zorunlu olarak "ontolojik yüzeysellik" içine hapsolur. Kazmayı sürekli farklı yerlere vurup ilk sert kayada kazı alanını terk eden kişi, suyun fışkıracağı derinliklere asla ulaşamaz. Ancak adanmayı bilen bir insan, uğrunda ter dökeceği ve gerektiğinde kendi konforundan vazgeçeceği sabit bir noktası olduğu için felsefi bir ilkenin veya köklü bir inancın içinde anlam bulacak derinliğe iner.

HABERE YORUM KAT