Bayram ve diriliş sevinci
İlkin veya tekraren Kurban Bayramınız mübarek olsun Rabbimiz Bayram vesilesiyle hepimize hayırlar ihsan eylesin. Bugün Hicri yılın son ayı Zilhicce ayının 12. Günü. Sünnet-i Seniyyeye göre her yıl sevinçle karşıladığımız Kurban Bayramını’nın 3. günü. Yarın ikindi namazından sonra sevinçle karşıladığımız bu güzel buluşma ve kulluk bilinciyle birlikte anlam bulduğumuz Kurban bayramına veda edeceğiz.
İki ay önce Oruç günlerini ve Fıtır yani Ramazan bayramını karşılarken “Ey iman edenler size savm farz kılındı, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, umulur ki korunursunuz ( yani Tettekun ).” (2/183) ayetini zikrediyorduk.
Oruçla ilgili emir bildiren Bakara sûresindeki ayetteki “formül” “tettekun” yani “korunmak” kelimesidir. Peki neden korunacaktık? Vahye ve fıtrata aykırı her türlü zulüm ve ifsadtan, münkerden, cahillikten, vehim ve vesveselerden korunacaktık. Ramazan ayında tettekun bilinciyle adil şahidler olabilmek, ıslah ve cihad görevini bütün cepheleriyle üstlenmek, İslam’ı yaşamak ve yaşatmak niyetiyle diğer aylara hazırlanmıştık.
İki ay sonra Hac ve kurban günlerine geldik. Şimdi de malımızdan ve canımızdan Allah için simgesel fedayı ve kulluk bilincini ifade eden Kurban Bayramına ulaşmış bulunuyoruz. Kurban, Bir Müslümanın bütün varlığını, gerektiğinde Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir. Kurban kesme ve Hac zamanını ile Rabbimize şükrümüzü sunmanın yıl dönümüne ulaştık. Kurban Bayramıyla vedalaşmamız da en geç yarın ikindi namazıyla birlikte olacak inşallah.
Rad Sûresinde ifade edildiği üzere yaratılan “Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler.” (13/15) Nefes almamız, kan dolaşımımız, acıkmamız, susamamız gibi zorunlu davranışlarımız da, toprağın yeşermesi de, karıncaların çoğalması da yaratılış kanunlarına uymak (adetullah) yani zorunlu boyun eğmeye, zorunlu secde etme (Sücudu Teshir) kanunlarına bağlıdır.
Ama “cinni ve insi” diğer yaratımışlardan farklı kılan husus serbest irade sahibi olmaları, hayatın amacını ve Yaratıcısını idrak etme ve secde etme (Sücud Bi’htiyar) sorumluluğu içinde imtihan olmalarıdır. Sınanmak için ihtiyar sahibi olmak gerekir. Bizi canlı olan hayvan ve bitkilerden ayıran özellik; hem fıtratımızın özgünlüğü, hem ihtiyarımız, yani özgürlük alanımızdır. İnsan, Tin Suresinde belirtildiği gibi “ahseni takvim” yani “en güzel kıvamda yaratılmıştır.” (95/4) Ve Rabbimiz İsra sûresinde belirttiği gibi de “İnsanları yaratıklarımın bir çoğundan üstün”(17/70) kılmıştır.
Kardeşler! Sınanmak için irade serbestisine ve sınanma ölçülerine sahip olmak gerekir. Bu özgürlük tercih özgürlüğüdür. Yanlış tercihler ise yine Tin sûresinde belirtildiği üzere insanı “esfeli safilin”e yani “aşağıların aşağısına” dönüştürür (95/5). Dileyen inzal olan vahiyden ve Resulullah’ın zamanı aşkın Sünnetinden öğüt alır istikamete ulaşır ve fıtratla bütünleşir; dileyen reddeder ve sapanlardan / müfsidlerden olur.
Sünnet-i Seniyye’ye göre şu günlerde Kurban Bayramını yaşıyoruz. Yani Zilhicce ayının 10., 11., 12. ve 13. günlerini; yani “Eyyâm-ı nahr” denilen kurban kesme günlerini; yani Kurban bayramını yaşıyoruz.
Kurban kelimesi sözlükte “yaklaşmak” anlamında kullanılırken, İslami olarak isim şeklindeki kullanımda da “Allah’a yakınlık sağlama vesilesi” olarak değerlendirilir.
Bu bağlamda insanlık tarihinde ilk olarak Maide Sûresinde Adem (a)’ın iki oğlu için kullanılan bir kavram olmuştur. “Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da; birisininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti…” (5/27) Çünkü Kurban’dan kasıt kan dökmek ve et sağlamak değildi.
Rabbimiz buyuruyor: “Onların ne etleri ne de kanları asla Allah'a ulaşmaz. Ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Sizi doğru yola ilettiğinden dolayı Allah'ı yüceltmeniz için onları sizin yararınıza sundu. İyi olan kimseleri müjdele.” (22/37) Hac Sûresindeki bu ayet Kurban ibadetinin ruhunu ve Allah katındaki değerini de açıklamaktadır.
Allah-u Teala ulu’l-azm Resullerden İbrahim (a)’ı, bütün insanlığa bir kez daha hatırlatmak için Allah sevgisinin bütün yaratılmışlara ve dünyevi nimetlere duyulan sevgiden daha yüce olduğunu göstermek maksadıyla oğlu İsmail’ini kurban etme imtihanına tabi tutmuştur. Rabbimiz Tevbe Sûresinde der ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, sülaleniz; kazandığınız mallarınız, kötüye gitmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşunuza giden evleriniz, size; Allah'tan, O'nun Resul'ünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, o halde Allah'ın hükmünün gerçekleşmesini bekleyin. Allah, fasık olan halkı hidayete iletmez.” (9/24)
İşte bu beşeri sevgi türlerinin mutlaklaştırılmaması için İbrahim’in oğlu İsmail ile imtihana tabi tutulmasıyla alakalı Saffat Sûresinde şöyle buyuruyor: “Biz ona fidye (kurtuluş bedeli) olarak büyük bir kurban verdik.” (37/107) İbrahim (a)’ın da Resulullah (a)’ın da Sünnetleri bu kurban hayvanının özelliklerinin ne olduğunu açıklamaktadır. Uygun olan bir hayvanın Allah için kurban edilmesi, gerektiğinde tüm dünyevi sevgilerden Allah için vaz geçilmesi kararlılığının da ibadî ve kulluk bilinç aşılayan bir sembolüdür.
Ve müşriklerce “soyu kesik (ebter)” olmakla itham edilen Resulullah ve müminlere “büyük bir nimet (kevser)” verildiği belirtildikten sonra emredilir:
“O halde namazı da, kurbanı da yalnız Rabbine tahsis et!” (108/2) Ve Rabbimiz bu emrin genelliğini de Hac Sûresinde göstermektedir: “Biz, her ümmet için rızık olarak verdiğimiz en'am cinsi hayvanlardan kurban kesmeyi bir ibadet kıldık ki, bu vesileyle O'nun kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine Allah'ın ismini ansınlar.” (22/34)
Sahih-i Buhari de aktarılan bir hadiste, Resulullah (s) Kurban Bayramı hutbesinde şunlara işaret eder. “Her kim ilk olarak namaz kılar, sonra kurbanını keserse Müslümanların sünnetine isabet etmiş olur.” (Buhârî, Îdeyn, 3)
Sahiheyn’de geçtiği üzere Resulullah Bayram’ın ilk rüknü olarak belirttiği husus, “Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır.” (Müslim, Edâhî, 7) ifadesidir. Ramazan ve Kurban Bayramı kutlamaları Asr-ı Saâdette “musallâ” adı verilen geniş bir alanda, kadınların ve genç kızların da katıldıkları (Tırmizî, Cum’a, 36) bayram namazı ile başlardı. Muhammed Hamidullah’ın tespitine göre Medine’de farklı mevkiilerde 19 mescid bulunuyordu. Ama Bayram namazında musallâ da toplanılırdı. Resulullah bayramların kalabalıkla ve büyük bir coşku ile kutlanmasını arzu ettiği, hatta bu arada silahlarla yapılan folklarik gösterilere izin verilirdi. (Müsned, V, 84-85, VI, 33, 134; Buhari, Hayız, 7, 23,; Müslim, Şalatü’l-‘îdeyn, 11-12, 22)
Kurban Bayramı, en başta Haccın ifa edildiği veya hatırlandığı aydadır. Ayrıca Allah için malımızdan-canımızdan vermeyi ifade eden kurban kesme eylemi Hacc ile kati olarak fıkhını kazanmıştır.
Maddi gücü yetenlerin kurban kesip Hacc yapacağı, gücü yettiği halde Hacca gitmek için imkan bulamayan veya kısıtlı olanların Allah’a şükranlarını sunmak üzere adanmış bir yürekle bulundukları bölgelerde kurbanlarını kesmeleri ya da Mekke dışındaki coğrafyalarda kurban kesimi için Bilad-ı Şam’da, Hint Alt Kıtasında veya ümmet coğrafyasında diğer mahrumiyet bölgelerinde bilfiil arkadaşlarımızın nezaretinde kurbanlarının kesilmesi için ıslah, tevhid ve adalet çizgisinden 100’lerce yakın kardeşimizin daha geniş kapsamda 10 binlerce kişinin vekalet veya dualarını verdiği Kurban Bayramını yaşamaktayız. Kurban kesmeye güç yetiremeyenler ise bu adanmışlık atmosferine gönüllerini ve dualarını açmaktadırlar.
Resul-u Ekrem de, Hicretin 2. yılından itibaren “Eyyâm-ı nahr” denilen hacc ve umre günlerinde kurban kesme uygulamasına sürekli olarak devam etmiştir. Bu konuda hadis rivayetleri oldukça zengindir.
Allah için maldan ve candan vazgeçme irademizin uygulamasının simgesel olarak gösterildiği “Eyyâm-ı nahr” günleri en fazla sevinç içinde olmamız gereken günlerdir. Bunun için de önce müstezaf ümmeti kucaklayacak, özgün ve sivil İslami iradeyi oluşturacak sahici kanaat önderlerine, sahici İslami çevrelere, sahici cemaatlere ve sahici istişare kümelerine ihtiyacımız bulunmaktadır.
Bayram veya İyd ifadesi “bir araya toplanma günü anlamına” gelmektedir. Tevhid dini ilk Resul Adem (a)’dan bugüne evrensel bir ilim ve hayat akışıdır. Dolayısıyla bizim iki temel bayramımız da hazarda veya seferde, yıkımda veya sürgünde, yoksulluk veya refahta Ramazan orucunu tamamladığımız, Hac ve Arefe gününe ulaşıltığımız için her yıl iman edenlerin, mümin ve müminelerin çoluk çocuk birbirlerini tebrik için bir buluşma ve tebrikleşme günüdür. 1.nci Bayram’a fıtır sadakasının da verildiği ay olduğu için “îdû’l-fıtr” denilir. 2.incisine kurban kesildiği için “îdû’l-adha” denilir.
Bu iki sabit İslami bayram müminlerin buluşma sevinci, ümmet olarak her türlü fitne ve zulme karşı direniş, sabır ve var kalma
mücadelemiz için şükretme ve bu şükür niyazları içinde âlimizi – çocuklarımızı sevindirme, güç nisbetinde hediyeleşme, küsleri barıştırma, dayanışmamızı ziyaretlerle güçlendirme, uzak yer ve diyarlardaki yakınlarımızı, ümmetin çocuklarını ve yetimlerini hatırlama ve onların gönlünü alacak şekilde mesajlaşmalar gerçekleştirme günüdür. Bayramlar ümmetin var oluşunu kutlama günleri ya da yeniden inançta ve amelde İslamileşme sevincinin yaşandığı veya bu sevinç ruhunun ateşlendiği moral ve motivasyon ruhu kazandığımız günlerdir. O nedenledir ki çocukluğumuzda kutlanan bayramlar hâlâ yaşayan sevinç hatıraları ve devamlılığı olan birlikteliğimizin yaşayan gücüdür.
İslam ümmeti en az üç-dört asırdır her bölgede mağlubiyetler yaşıyor. Bazı şanlı direnişler oluyor ama ana gövde genellikle kaybediyor. I. Dünya Savaşından bu yana tüm coğrafyamız cahili ulus devletlere bölünmüş ve bu devletlerin zorunlu tebaları pozisyonunda. Coğrafyalarımız şeytani cahiliyenin fikri ve siyasi olarak hakim olduğu iç ve dış vesayet altında. Bu cahili vesayete ve işgallere karşı değişik şekillerde karşı çıkıyoruz; kimliksel olarak arınma ve bilinçlenme süreçlerini de yaşayıp geliştiriyoruz. Ayrıca fiili mücadele süreçlerimiz de birçok şehidimiz var. Sürgünler, zindanlar, yaralılar, yıkımlar ve en hayati ihtiyaçlarını karşılama konusunda bile ağır şiddetli mahrumiyetler var. Bu elim ve dramatik tablolar karşısında Bayram sevinciyle acı, şehadet ve yoksunluk haberlerini yanyana getiren bazı birikimi genç ve sığ kardeşlerimiz, Müslümanlığımızı sürdürebilme ve yeniden var oluş hamlesini sevinç ve neşe içinde kutlamamızı çoğu kere gönüllerine sığdıramıyorlar.
Örneğin son Kurban Bayramı namazında Başakşehir Merkez Camii vaazı bahsettiğimiz hüzünlü halimize dikkat çekip yaşadığımız Bayramları “Kara Bayramlar” diye eteketliyordu. Bazı kardeşlerimiz sözlü ve yazılı bayramlaşmalarda “gerçek bayramlara ulaşmak” temennisinde bulunuyor; bazıları da adettendir diye “Bayramınız mübarek olsun” cümlesine “Yaşadığımız bayram değil ama..” gibi ön veya son takı cümlecikleriyle olumsuzluk veya yakınma sözleri ekliyorlar.
Hayır! Bayram ifade ettiğimiz gibi hazarda da olsak seferde de olsak bayramdır. Acılar ve dertler altında imtihan ediliyor olsak da Bayramdaki sevinç ve karşılıklı tebrikleşme hali şekilsel bir formu taklit etmek değildir. Hele acılar ve yıkımlar altında yaşanan Bayram kutlamaları konusu, kulluk bilincinin ruhunu ve yaratılan dünyanın amacını ve anlamını kavramamış sığ düşünceli bazı psikiyatristlerin yaklaştığı gibi analiz edilecek psikolojik bir davranış bozukluğu meselesi değildir. Bayramlar refahta veya yıkımda imtihan olma bilincimizi yaşatabilmenin sevinç günleridir.
Çünkü Bakara Sûresinde acı ile müjdenin iç içeliği beliğ bir şekilde ortaya konulur:
“Şüphesiz ki sizi biraz korku ve açlık; (ayrıca) mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltma (fakirlik) ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” Sabretmek hayat imtihanının anlamı, sabretmek kişiliğimizi geliştirmek, sabretmek zafere hazırlanmak ve iki cihan kurtuluşuna da (felaha) yürümektir. Bu aşamaların hangisi Resulullah ve arkadaşlarının Hicretin 2. yılından itibaren kutlamaya başladıkları İslami Bayram ibadetine aykırıdır ki? Bayramlar mücadele içinde mücadeleyi kazanma ruhunu yaşatmaktır.
Kulluk boyutumuzun bir yanı da cahili veya resmi bayramların taziminden kaçınmamız olmalıdır. Mesela Medine hayatının 2. yılında kutlanmaya başlayan İslami Bayramlar, Yesriplilerin İran’dan iktibas ettikleri cehili Nevruz (ilkbahar) ve Mihrican (sonbahar) bayramlarını İslam dairesinde tasfiye etmiştir.
Sabit dini bayramlarımız dışındaki Hicri Yılbaşı, bazı zafer yıldönümleri; veya doğum, evlilik, kuruluş yıldönümleri; işaretini Kur’an’dan alan Resulullah’ın zamanı aşkın uygulamaları değil de Şii Fatimilerim Mısır’da ihdas ettiği ve Osmanlıların geliştirdiği bazı kandil gecesi kutlamaları gibi şirkten âri bidat-ı hasene olan konjönktürel tarihi günler de tartışılmaktadır. Bunlat cahili adet ve tezviratlara bulaştırılmadan Türkiye Cumhuriye’tinde başlatılan Kutlu Doğum günleri gibi Hak olanı, Resulullah’ın Sahih Sünnetini ve İslam vakıasını anlatmanın bir aracı olabilirler. Ama Resülullah’a ait bir sünnet değildirler.
Bir Müslümanın bütün varlığını, gerektiğinde Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesi olan kurban kesme eylemi ve “Eyyâm-ı nahr” günlerimiz mübarek olsun, hayırlara vesile olsuni Bayramlarımız yeniden dirilişimizin vesilesi olsun.



YAZIYA YORUM KAT