
İslamabad görüşmeleri neden başarısız oldu?
Bu gerçek bir müzakere değildi; Trump yönetiminin taleplerini dayatma girişimden başka bir şey değildi.
Sami Al-Arian’ın Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
ABD ile İran arasında İslamabad’da düzenlenen görüşme, diplomasinin başarısızlığı nedeniyle sonuçsuz kalmadı. Görüşme, ABD’nin müzakere niyetiyle değil, bir ültimatomla gelmesi nedeniyle sonuçsuz kaldı.
Görüşme öncesindeki günlerde, ABD’nin başlangıçta Lübnan’ı da kapsayan, bölge genelinde daha geniş kapsamlı bir ateşkes çerçevesini kabul ettiğine dair işaretler vardı. Ancak İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun böyle bir düzenlemeyi reddetmesi üzerine bu tutum hızla değişti.
Washington daha sonra geri adım attı, kapsamı daralttı ve pozisyonunu fiilen İsrail'in tercihleriyle uyumlu hale getirdi. Bu geri dönüş, sonraki gelişmelerin gidişatını belirledi ve Amerikan heyetinin ABD'nin stratejik çıkarları adına mı yoksa İsrail'in öncelikleri adına mı müzakere ettiği konusunda temel bir soru ortaya attı.
İslamabad'da yaşananlar münferit bir olay değil, bölgedeki daha uzun vadeli bir Amerikan stratejisinin parçasıdır.
Nitekim, İran'a karşı Amerikan-Siyonist savaş tek başına ortaya çıkmadı. Bu, Ekim 2023'ten sonra hızlanan daha geniş bir stratejinin doğrudan uzantısıdır; o dönemde İsrail'in Gazze'de belirleyici sonuçlar elde edememesi, askeri gücün ve caydırıcılığın sınırlarını ortaya çıkarmıştı.
Washington, bölgesel tutumunu yeniden değerlendirerek değil, aksine tavrını sertleştirerek, çatışmayı genişleterek, yaptırımları sıkılaştırarak ve nihayetinde İran’a karşı doğrudan askeri saldırıya yönelerek yanıt verdi.
İran, müzakerelere sistematik bir tutumla girdi. Pakistanlı arabulucular aracılığıyla, müzakerelere bir çerçeve oluşturmayı amaçlayan 10 maddelik bir öneri sundu. Ayrıntılar kamuoyuna tam olarak açıklanmadı, ancak ana hatları netti: düşmanlıkların durdurulması, İran’ın uluslararası hukuk kapsamındaki haklarının tanınması, aşamalı yaptırımların hafifletilmesi ve karşılıklı güvenlik garantileri.
Başlangıçta ABD Başkanı Donald Trump, önerinin diyalog için bir temel oluşturabileceğini ima etti. Bu sinyal yanıltıcı çıktı. ABD heyeti, öneriyi bir müzakere çerçevesi olarak ele almadı; bunun yerine, hızla harekete geçerek ayrı bir dizi talep dayattı.
Maksimalist talepler
Birkaç saat içinde İran'ın önerisi fiilen kenara itildi. Toplantıdan gelen haberler, Trump'ın çerçeveyi bizzat reddettiğini ve ekibine Amerikan şartları temelinde ilerlemeleri talimatını verdiğini gösteriyor. Ardından gelen, bir müzakere değil, Amerikan taleplerinin dayatılmasıydı.
Görüşmeler o noktada tıkanmıştı. Kalan saatler, çoktan aşılmaz hale gelmiş bir uçurumu kapatmaya çalışmakla geçti.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, revize edilmiş bir diplomatik teklifle gelmedi. Bir dizi Amerikan talebini içeren bir paketle geldi. İran heyetinden doğrudan alınan bilgiye göre, Amerikan tarafının tutumu dört açık ve aşırı talep üzerine odaklanmıştı.
Birincisi, daha kapsamlı bir çözümle bağlantılı olmaksızın Hürmüz Boğazı’nın derhal yeniden açılmasıydı. Washington, boğazı bir baskı aracı olarak kullanılamayacak küresel bir ekonomik arter olarak tasvir ederken, İran’ın boğazın kapatılmasının askeri saldırganlığa doğrudan bir tepki olduğu yönündeki tutumunu görmezden geldi.
İkincisi, tüm zenginleştirilmiş uranyumun İran topraklarından çıkarılması. Bu talep, önceki nükleer çerçevelerin ötesine geçiyordu. Bu, izleme veya sınırlama ile ilgili değildi; aksine, İran’ın teknolojik egemenliğinin temel bir unsurunun ortadan kaldırılması anlamına geliyordu ve yaklaşık 440 kg yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışına çıkarılmasını gerektiriyordu.
Üçüncüsü, İran’ın herhangi bir düzeyde zenginleştirme hakkının tanınmadığı, kalıcı bir sıfır uranyum zenginleştirme politikası. Bu tutum, İran’ın da imzaladığı Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması dâhil olmak üzere, denetim altında sınırlı zenginleştirmeyi kabul eden önceki uluslararası anlaşmalarla çelişiyordu.
Dördüncüsü, Lübnan, Filistin, Irak ve Yemen'deki aktörlerle olan bağlar da dâhil olmak üzere İran'ın bölgesel ittifaklarının sona erdirilmesi. Bu, gerginliğin azaltılması olarak değil, tamamen ortadan kaldırılması olarak çerçevelenmiştir.
Vance bu noktaları müzakere edilebilir pozisyonlar olarak sunmamıştır. Bunları herhangi bir anlaşma için koşullar olarak sunmuştur.
Buna karşılık ABD, çeşitli ülkelerde dondurulmuş durumda bulunan yaklaşık 27 milyar dolarlık İran varlıklarının serbest bırakılmasını teklif etti. Ancak bu teklif, yaptırımların hafifletilmesi gibi temel konuyu kapsamıyordu. Washington, birincil ve ikincil yaptırımları kaldırmayı reddetmekle kalmadı, aynı zamanda İran’ın SWIFT sistemine erişimini yeniden sağlamayı ya da küresel finans sistemine yeniden entegrasyonunu taahhüt etmeyi de reddetti. Bunun yerine, bu konuların daha sonraki bir aşamada ele alınabileceğini önerdi.
Amerikan aşırılığı
Teklifin yapısı açıktı: sınırlı ve geri alınabilir finansal rahatlama karşılığında İran’ın derhal taviz vermesi. İran bunu reddetti.
Görüşmeler sırasında, İran heyetinin İran’ın ulusal çıkarlarına odaklanırken, Amerikan heyetinin büyük ölçüde İsrail’in stratejik öncelikleriyle uyumlu pozisyonlar ileri sürdüğü de giderek daha belirgin hale geldi.
Vance’in sunumu görüşmelerin içeriğini belirlediyse, Trump’ın açıklamaları da görüşmelerin gidişatını belirledi. Toplantının ardından Trump, Amerikan pozisyonunu kamuoyuna yeniden teyit etti. Talepleri müzakere edilemez olarak nitelendirdi ve İran’ın reddetmesini, baskıya bir tepki değil, uzlaşmazlığın kanıtı olarak gösterdi. Daha da önemlisi, retoriğini tırmandırdı.
Trump, İran'ın taleplere uymaması halinde Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak için askeri güç kullanacağı tehdidinde bulundu ve Pazartesi günü ABD Donanması su yolunu ablukaya aldı.
Trump ayrıca İran altyapısına yönelik yeni saldırıların hâlâ bir seçenek olduğunu ima ederek, caydırıcılıktan cezalandırıcı bir tırmanışa doğru bir kayma sinyali verdi. Bu durum her türlü belirsizliği ortadan kaldırıyor: ABD bir uzlaşma için müzakere etmiyordu. Bir sonucu dayatmaya çalışıyordu.
Sonuçta, görüşmeler ABD’nin aşırı talepleri nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandı.
ABD, İran’ın stratejik konumunda yapısal bir dönüşüm peşindeydi. Talepleri, İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmayı, bölgesel ittifaklarını bozmayı ve etki alanını genişletme yeteneğini kısıtlamayı amaçlıyordu.
İran ise çok daha sınırlı bir şey istiyordu: baskı koşulları altında hayatta kalmak. Askeri olarak ABD’yi yenmesine gerek yoktu. Siyasi sistemini koruması, stratejik yeteneklerini sürdürmesi ve teslim olmaktan kaçınması gerekiyordu.
Böylesi bir asimetriyle tanımlanan çatışmalarda, maksimalist hedefi olan taraf daha büyük bir yükle karşı karşıya kalır. Değişimi dayatmak zorundadır. Diğer tarafın ise sadece buna direnmesi yeterlidir.
Bu dinamik, müzakerelerin seyrini belirledi. Washington, İran’ın egemenliğinin temel unsurlarını teslim etmesini gerektiren talepler sundu. Tahran bunları reddetti, çünkü kabul etmesi durumunda bağımsız bir aktör olarak rolünü yitirmiş olacaktı. Ortada bir uzlaşma noktası yoktu.
Müzakerelerin çöküşü, çatışmayı yeniden askeri alana kaydırdı.
İleriye dönük yol
Son gelişmeler bu değişimi teyit etmektedir. ABD gemileri ile İslam Devrim Muhafızları arasında yaşanan bir deniz olayı, İran’ın uyarılar yayınlayarak ABD gemilerini rotalarını değiştirmeye zorlamasıyla, riskin ne kadar acil olduğunu ortaya koydu.
Aynı zamanda İran, enerji altyapısına yönelik herhangi bir saldırının, düşmanlarıyla bağlantılı ve bölge genelindeki enerji tesislerine karşı misilleme saldırılarıyla karşılanacağını açıkça belirtmiştir. Bu durum, savaş alanını doğrudan çatışmanın ötesine genişleten yatay bir tırmanma çerçevesini oluşturmaktadır.
Hürmüz Boğazı hâlâ merkezi bir öneme sahip. Washington için burası açık kalması gereken bir darboğaz. İran için ise bir koz. Bu çelişki yapısal nitelikte ve tek taraflı taleplerle çözülemez.
İslamabad’daki başarısızlık, tüm diplomatik kanalları kapatmıyor. Ancak bu kanalları daraltıyor. Şu anda üç senaryo, yakın geleceği şekillendiriyor.
Birincisi, sınırlı bir diplomatik yeniden başlangıç olabilir. Özellikle Pakistan aracılığıyla ve muhtemelen Rusya’nın da katılımıyla yürütülecek arabuluculuk çabaları, geçici bir düzenlemeyle sonuçlanabilir – belki de kısmi tavizlerle bağlantılı bir ateşkes. Bunun için Washington’un aşırı taleplerinden geri adım atması gerekecektir. Henüz Washington’un buna hazır olduğuna dair bir işaret yok.
İkincisi, her iki tarafın da belirleyici sonuçlar elde edemediği, ancak her ikisinin de bedelleri üstlenmeye ve dayatmaya devam ettiği uzun süreli bir çatışma görebiliriz. İran’ın dayanıklılık ve uzun vadeli yıpratma stratejisi bu senaryoyla uyumludur. Zamanla, ekonomik ve siyasi maliyetler birikmeye başladıkça baskı Washington’a kayar. Bu, en olası sonuçtur.
Üçüncü senaryo ise bölgesel tırmanmadır. Çatışma İran'ın ötesine yayılabilir, yeni aktörleri içine çekebilir ve bölge genelinde ve küresel ölçekte enerji altyapısını tehdit edebilir. Bu, krizi ikili bir çatışmadan küresel sonuçları olan sistemik bir şoka dönüştürür.
İslamabad, diyalogun başarısızlığı değildi. Çatışmanın doğasını ortaya çıkardı. ABD, mevcut koşullar altında İran'la müzakere yoluyla bir çözüm aramıyor. İran'ın bölgedeki konumunu yeniden tanımlayan şartları dayatmaya çalışıyor. İran ise bu şartları kabul etmeye hazır değil.
Bu diplomatik bir çıkmaz değil, stratejik bir çatışmadır. Ve bu tür çatışmalarda müzakereler, sürecin kendisinden dolayı değil, bir tarafın sınırlarını aşarak diğer tarafın kabul edemeyeceği taleplerde bulunması nedeniyle başarısız olur. İslamabad’da da olan budur.
*Sami Al-Arian, İstanbul Zaim Üniversitesi İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi (CIGA) direktörüdür. Filistin kökenli olan Al-Arian, Türkiye'ye yerleşmeden önce kırk yıl boyunca (1975-2015) ABD'de yaşamış ve burada kadrolu akademisyen, tanınmış konuşmacı ve insan hakları aktivisti olarak faaliyet göstermiştir. Al-Arian, birçok çalışma ve kitabın yazarıdır.





HABERE YORUM KAT