1. HABERLER

  2. İSLAM DÜNYASI

  3. FİLİSTİN

  4. Bitmek bilmeyen ‘sürgün’, bitmek bilmeyen ‘Nekbe’
Bitmek bilmeyen ‘sürgün’, bitmek bilmeyen ‘Nekbe’

Bitmek bilmeyen ‘sürgün’, bitmek bilmeyen ‘Nekbe’

Nekbe, 1947-1948 yıllarında, o dönemki Filistin nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin evlerinden, topraklarından ve ülkelerinden sürüldüğü, bunların 750.000’inin BM’ye kayıtlı mülteci statüsüne düştüğü dönemde yaşandı.

30 Mayıs 2026 Cumartesi 10:12A+A-

Malak Hijazi’nin The Electronic Intifada’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


84 yaşındaki Jamila (Cemile) Ebu El-Qumsan, beş yaşındayken bir katırın sırtına bindirildiğini hâlâ hatırlıyor.

 “Çok çabuk geldiler,” diye anlattı The Electronic Intifada’ya. “Silah sesleri ve cinayetler vardı. İnsanlar korkmuştu. Köy boşaldı. Bir tencere ve birkaç parça giysiyle ayrıldık. Hepsi bu kadardı.”

O ve iki erkek kardeşi yürümek için çok küçüktü. Anne babaları ise yaya olarak peşlerinden geldi. Deyr Sunaid köyünü geride bıraktılar; Jamila burayı “bahçeler ve bağlarla dolu, çok güzel” bir yer olarak hatırlıyor.

Gazze Şeridi’nin şu anki sınırının hemen kuzeyinde yer alan köyün kayıtlı tarihi, 66 sakininin çeşitli mahsuller üzerinden vergi ödediği 16. yüzyılın sonlarına kadar uzanıyor.

Deyr Sunaid, kuyuları ve portakal, bamya ve şeker kamışı tarlalarıyla tanınıyordu. Jamila’nın ağabeylerinden biri olan Tevfik, şafak sökmeden uyanır, hasadı bir katıra yükler ve köyden Gazze’deki pazarlara götürürdü.

Ekim 1948’de İsrail güçleri köyü bombaladı ve bölgenin kontrolünü ele geçirdi. O ayın sonunda ya da Kasım başında, tüm sakinler zorla yerlerinden edildi.

Jamila bir daha geri dönemedi.

Arapça’da “felaket” anlamına gelen Nekbe, 1947-1948 yıllarında, o dönemki Filistin nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin evlerinden, topraklarından ve ülkelerinden sürüldüğü, bunların 750.000’inin BM’ye kayıtlı mülteci statüsüne düştüğü dönemde yaşandı.

Her yıl 15 Mayıs'ta anılan bu olay, genellikle tarihte tek ve istisnai bir an olarak algılanır. Oysa öyle değildir. Birleşmiş Milletler, bunu takip eden süreci “yerleşim yerleri, tahliyeler, toprak müsadere ve ev yıkımları” yoluyla “devam eden” bir mülksüzleştirme ve yerinden edilme süreci olarak tanımlar; bu süreç günümüze kadar devam etmektedir.

Yerinden edilmeler

Jamila’nın ailesi ilk olarak Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’ya akrabalarının yanına yerleşti. Daha sonra Nuseyrat’a taşındı ve burada kardeşinin ailesiyle yaşarken, anne babası Beyt Lahiya’da kaldı.

Barınakların numaralandırıldığı ve ailelere parsellerin tahsis edildiği bir kampta çadırda yaşadığını hatırlıyor. “Şimdiki gibiydi,” dedi The Electronic Intifada’ya, şu anda yaşadığı Gazze Şehri’nin el-Nasr Mahallesi’ndeki oğlu Muhammed’in dairesinden. Vücudunun artık çadırda yaşamanın yükünü kaldıramadığını söyledi.

Nekbe’nin ardından Jamila, su taşımak ve pazara gitmek gibi günlük hayatta kalmak için gereken fiziksel işlerin çoğunu üstlendi. O zamanlar da, tıpkı bugün olduğu gibi, su genellikle tuzluydu, ama yine de içiyorlardı.

O dönemi “zor” olarak nitelendirdi, ancak bazı yönlerden bugünkünden daha az bunaltıcıydı; çünkü o zamanlar insan sayısı daha azdı ve plastik çadırlar yerine palmiye yaprağı çadırları kullanılıyordu.

16 yaşına geldiğinde, en az dört farklı yerde yaşamıştı. O zaman evlendi ve Şati mülteci kampına taşındı.

1970’lerin başında, İsrail’in Gazze’yi işgal etmesinin ardından askeri yetkililer, yolları genişletmek ve askeri devriyeleri kolaylaştırmak amacıyla Cebaliya, Refah ve Beach mülteci kamplarında 2.500’den fazla barınağı yıktı.

Jamila’nın ailesi, bunun sonucunda yeniden yerinden edilen 15.000’den fazla mülteciden biriydi. Gazze Şehri'ndeki Şeyh Rıdvan'a yerleştiler. Onlara bir arsa verildi ve kendi evlerini inşa ettiler. Oraya vardıklarında dördüncü çocuğu Ali'ye hamileydi.

Orada yaklaşık 50 yıl kaldı.

Ekim 2023'te İsrail bombardımanı Şeyh Rıdvan'a ulaştığında, binalar sakinlerin üzerine çökmeye başladı. Jamila, The Electronic Intifada’ya verdiği demeçte, El-Quds Hastanesi’nde doktor olan oğlu Alaa’yı aradığını ve korktuğunu söylediğini anlattı. Oğlu, hastane zaten yerinden edilmiş ailelerle dolu olmasına rağmen, annesini hastaneye gelmesi için ikna etti. Jamila, kendisiyle birlikte yaşayan ve evli olmayan 43 yaşındaki kızı Nahed ile birlikte, “yedek bir giysi bile” almadan evden ayrıldı.

İsrail ordusu hastaneye tahliye uyarısında bulunup çevresindeki bölgelere saldırdığında, Jamila ve kızı güneye, Han Yunus’un hemen kuzeyindeki küçük bir kasaba olan el-Karara’ya taşındı.

Ancak yaklaşık bir ay sonra o bölge de saldırıya uğradı.

“Bizi oradan kovmaya çalışıyorlardı,” dedi.

Bunu, İsrail'in aşırı şiddetinden kaçmak için Gazze'nin dört bir yanına sürüklendikleri bir dizi kısa süreli taşınma izledi. Önce akrabalarının yanında, ardından yaklaşık iki ay boyunca tanıdıklarının tek odalı evinde, sonra da Gazze'nin merkezinde kiralık bir dairede yaşadılar.

Jamila, Ocak 2025'te Gazze Şehri'ne döndüğünde evi yok olmuştu.

 “Aklımı kaçırdım,” dedi.

İlk kez yerinden edilmesinden yetmiş beş yıl sonra, tıpkı ilk seferinde olduğu gibi yeniden yerinden edilmişti ve bir dizi yerinden edilme sürecine daha katlanmak zorunda kalmıştı.

Şu anda Gazze Şehri’nin el-Nasr mahallesinde, oğlu Muhammed ve yedi kişilik ailesiyle birlikte kiralık bir dairede yaşıyor. Daire beşinci katta olduğu ve merdivenleri inip çıkamadığı için kendini içeride kapana kısılmış hissettiğini söylüyor. Ancak, “yine de çadırda yaşamaktan iyidir” diye ekledi.

“Bu büyük bir Nekbe,” dedi. “Evimiz yok, eşyalarımız yok, oturacak yerimiz yok. Kaybolduk. Hayatlarımız mahvoldu.”

Torunlarına, yaşadıklarının ilk Nekbe’den daha kötü olduğunu söylüyor.

O katıra ilk kez bindirildiğinde beş yaşındaydı. Hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Sıranın gelmesini beklemek

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Tulkerim kentindeki Nur Şems mülteci kampında, Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in saldırıları ve ev baskınları sıradan bir olgu haline geldi.

“Kelimenin tam anlamıyla sıranızı bekliyordunuz,” dedi soyadının belirtilmemesini isteyen 29 yaşındaki Dunya.

Askerler kampta sokak sokak, ev ev dolaşıyorlardı, dedi. İki kez, o içerideyken evine girdiler. Kocası da dâhil olmak üzere binadaki erkekler sorguya götürüldü. Kadınlar ise tek bir daireye kapatıldı ve orada kalmaları söylendi.

Dunya, evlendiğinde, Nekbe sırasında kaçan veya sürgün edilen Filistinli aileleri barındırmak için 1948'den sonra Batı Şeria'da kurulan düzinelerce mülteci kampından biri olan Nur Şems'e taşındı.

O, işgal altındaki Batı Şeria'da Kudüs yakınlarındaki Beyt Surik köyünde büyüdü.

Mesafe kısa, ancak hareket etmek neredeyse imkânsız. Kontrol noktaları, yerleşim yerleri ve İsrail'in ayrım duvarı, Beyt Surik'e erişimi öngörülemez hale getirdi.

“Yabancı gibiyiz,” dedi Beyt Surik'teki kendi ailesinden bahsederken. “Büyükannem eskiden 15 dakikada Kudüs'e gidip incir, kayısı, yumurta, peynir, zeytinyağı, mevsim ne getirirse onu satardı. Her zaman satacak bir şey vardı.”

Artık Batı Şeria'nın daha geniş bölgelerinden gelen Filistinlilere Kudüs'e giriş izni nadiren veriliyor.

Ekim 2023’ten bu yana Nur Şems, İsrail ordusunun tekrarlanan saldırılarına maruz kalmaktadır. Ocak 2025’te bu saldırılar, Cenin, Tulkerim, Nur Şems ve diğer kuzey kamplarında 40.000’den fazla kişinin yerinden edilmesine yol açan geniş çaplı bir operasyona dönüştü. Oxfam, bu durumu Batı Şeria’nın “Gazileşmesi” olarak nitelendirdi ve 1967’den bu yana bölgede yaşanan en büyük yerinden edilme olayı olarak tanımladı.

Dunya, elektrik mühendisliği mezunu ve çocuklar ve gençler için sosyal beceri eğitmeni olarak çalışıyor. Yıllardır, Filistin kültürel motiflerinden esinlenerek kişisel ve yaratıcı portreler çekmek için tasarlanmış, tamamen otomatik bir Arapça fotoğraf kabini olan ‘thikrayat’ (“anılar”) adlı bir proje geliştiriyordu.

Altı aylık gecikmenin ardından, ihtiyaç duyduğu ekipman nihayet 2024'te geldi. Ancak birkaç ay sonra İsrail askerleri kampa baskın düzenledi. 6 Ocak 2025'te o ve eşi oradan ayrıldı. Ayrılmaları emredilmemişti, ancak belirsizlik onları yıpratmıştı. Beyt Surik'teki ailesine kısa bir ziyaret olması gereken şey, aylarca süren bir kalışa dönüştü.

“Eve, güllerime, bitkilerime veda ediyordum,” dedi. “Bilinmeyene doğru gidiyorduk.”

Eşyalarını toplamak için geri dönmedi. Kocası, yakınlarda silah sesleri yankılanırken akrabaları ve arkadaşlarıyla birlikte kısa bir süreliğine geri dönerek, alabildiklerini aldı.

İsrail güçleri daireye birkaç kez zorla girdi. Kocası eve döndüğünde, fotoğraf kabininin ekranının tamir edilemeyecek kadar kırılmış olduğunu gördü. Diğer eşyalar da ya tahrip edilmiş ya da alınmıştı.

“En zor şeylerden biri, projeye harcadığım tüm emeği kaybetmekti,” dedi The Electronic Intifada'ya WhatsApp üzerinden. “Ve bitkilerimi sulayamamak. Komşulardan yardım isteyemedim. Binanın tam karşısında bir askeri karakol vardı ve ortaya çıkan herkese ateş açıyorlardı.”

Zamanla, bu sürekli askeri varlık altında kamp boşaldı. Ve sakinler toplanmaya çalıştıklarında, İsrail askerleri onlara baskın düzenledi.

Dunya, şu anda Ramallah’ta yaşıyor ve yeniden başlamaya çalışıyor. Ancak yerinden edilme deneyimi onda izler bıraktı. Bazı sesler, baskınlarla ilgili hoş olmayan anıları tetikliyor; örneğin, geri geri giden bir kamyonun bip sesi, zihninde sokakları parçalayan İsrail D9 buldozerleriyle ilişkilendiriyor.

“Her şey birikiyor,” dedi. “Sesler, kokular, beni otomatik olarak çok üzücü hissettiren şeyler. Ve bu duygudan kurtulamıyorum.”

Başka seçeneğimiz yoktu

29 yaşındaki Lilyan Samrawi, 1948’de Filistin dışına sürülenlerin üçüncü nesline mensuptur.

Onun hikâyesi, Filistin diasporasında sıkça rastlanan bir hikâyedir. Büyükbabası, Akka yakınlarındaki kuzey Filistin’de bulunan el-Kabri köyünden koparılan ailelerin çocuğu olarak Bağdat’ta doğmuştur.

Lilyan, Beyrut’taki bir mülteci kampında doğdu ve sokakların dar, altyapının tehlikeli olduğu Burj el-Barajneh’te büyüdü.

“İnsanlar, mülteci kampındaki hayatın iyi bir hayat olmadığını anlamalı,” dedi The Electronic Intifada’ya sosyal medya üzerinden. “Orada zorluk, yoksulluk ve bitkinlik var. İstikrar yok. An be an yaşıyorsunuz. Bir an elektrik çarpabilir, bir an sonra tavan çökebilir.”

Lilyan, Lübnan’daki Filistin mülteci kampı yaşamını haberleştiren bir gazeteci.

Ailesinin mülksüzleştirilme ve yerinden edilme öyküsü nesiller boyu aktarıldı: nasıl ayrıldıkları, çadırlarda nasıl yaşadıkları ve topraklarının nasıl ellerinden alındığı. O bunu hiç görmedi. Görmesine izin verilmezdi.

“Bizi birbirimize bağlayan bir bağ var,” diyor. “Filistin halkı, başından bugüne kadar sürgün ve Nekbe’yi yaşamıştır. Ben ilk Nekbe’yi yaşamadım. Ama ben de iki kez yerimden edildim.”

İlki 2024’teydi; kampın yakınlarına yapılan İsrail saldırıları nedeniyle ailesi geçici olarak oradan ayrılmak zorunda kalmıştı.

İkincisinde ise eşyalarını toplayabilmeleri için önceden çok az süre tanınmıştı.

5 Mart 2026’da, pijamalarıyla dışarı çıktı; elinde karton bir kutu içinde sekiz kedi ve bir baykuş taşıyordu. Beyrut sokakları çoktan dolmuştu.

İsrail ordusunun Arapça konuşan sözcüsü, X'te Beyrut'un güney banliyölerinde yaşayanlara “hayatınızı kurtarın ve evlerinizi derhal boşaltın” diyen bir tahliye emri yayınlamıştı.

Lübnan'ın kuzeyindeki Beddawi adlı başka bir mülteci kampına gittiler.

Birkaç saat sonra, kampının bulunduğu Beyrut bölgesi bombalandı. Aynı gün, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Beyrut'un güneyindeki Dahiyeh mahallesinin “yakında Han Yunus'a benzeyeceği” uyarısında bulundu.

Kaldığı bina, Barajneh kampının kenarındaydı. Başlangıçta ayrılmamaya kararlıydı. Sonra hasta annesine ve dört küçük kardeşine baktı.

“Çok ağladım,” dedi. “Ama başka seçeneğimiz yoktu.”

Kuzeye doğru yolculuk 11 saat sürdü. Ramazan ayıydı ve nihayet şafak sökmeden hemen önce oruçlarını açmak için mola verebilecekleri bir yer bulabildiler.

Daha sonra kıyafetlerini almak için Beyrut'taki kampa kısa bir süreliğine döndüğünde, dairelerinin bulunduğu bina hasar görmüştü. Duvarlar çatlamış, yatak odasının tavanı yarılmış ve hava saldırıları sonucu parçalanan pencerelerden düşen camlar zemini kaplamıştı.

“Kaybettiğim, yeri doldurulamayacak şeyler var,” dedi.

Sözde ateşkes sırasında, yeniden yerleşmek için kampa döndü. Ancak insansız hava araçları günün her saati başlarının üzerinde uçuyor ve her an yeni bir saldırı yaşanması muhtemel görünüyor.

Daire küçük: iki oda, bir mutfak, bir banyo ve üst katta başka bir aileyle paylaşılan bir kat. Hayatının 29 yılını bu dairenin içinde geçirdi.

“Burası sıcak bir yer,” dedi. “Aile, emniyet, güvenlik duygusu. Ev her şeydir.”

Tekrar yerinden edilme korkusu yaşıyor. Ailesinden birini kaybetme korkusu yaşıyor.

Tahliye sırasında sokakların insanlarla, arabalarla ve dakikalar içinde toparlanabilen her şeyle dolduğunu gördüğünde, 1948 Filistin göçünü anlatan “El-Taghriba El-Filistinia” – “Filistinli sürgün” – adlı televizyon dizisini düşündü.

“Aynı duygu,” dedi. “Aynı görüntü.”

Kedileri ve baykuşu hâlâ onunla birlikte.

 

*Malak Hijazi, Gazze’de yaşayan bir yazar.

HABERE YORUM KAT