
Değer hiyerarşisinde kurbanın yönü ve yoksulun onuru
Yasin Aktay, kurbanı yalnızca bir ibadet olarak değil, insanın neyi ve ne uğruna feda ettiğini sorgulatan ahlaki, toplumsal ve siyasi bir kavram olarak ele alıyor. İ
Yeni Şafak / Yasin Aktay
Kurban’a dair İsmailce dersler
1. Kurban, dar bir ibadet tartışmasının sınırlarının ötesinde insan varoluşunun, tarihsel çatışmaların ve modern siyasetin merkezî kavramlarından biri olarak yeniden düşünülmeli. Kurbanın tarihi, bağlamları, geçirdiği dönüşümler izlendikçe görülür ki aslında konu çok daha derin başka sorulara açılmaktadır: İnsan ne uğruna yaşar? Ne uğruna vazgeçer? Hangi bedeller meşru, hangileri zulümdür? Kimin ölümüne yas tutulur, kimin ölümü sessizlikle geçiştirilir? Hangi teslimiyet özgürleştirir, hangi itaat köleleştirir? Bu nedenle kurban, yalnızca dinî bir kavram değil; insanlık durumunun temel tercümelerinden biri olarak çıkar karşımıza.
2. Kurbanın tarihinde mesela bir İsmail’in Gülüşü imgesi bütün bu tartışmaların hem sembolü hem eleştirel ölçüsü olarak ortaya çıkar. Çünkü gülüş, dışlananın hâlâ hayatta olduğunu gösterir. Tarih boyunca birçok egemenlik biçimi, yalnızca bedenleri denetlemekle yetinmemiş; sevinci, umudu ve haysiyeti de denetlemek istemiştir. Mazlumun acı çekmesine razı olunur; ama mazlumun gülmesine tahammül edilmez. Bu yüzden İsmail’in gülüşü, seçilmişlik rejimlerine, ırkçı meşruiyet anlatılarına ve mülk tekellerine yönelmiş sessiz ama sarsıcı bir itirazdır. O gülüş, tarihten silinmesi planlananın geri dönüşüdür.
3. Kurbanın bir varoluş düzeyidir. İnsan, tercihler yapan bir varlıktır; her tercih aynı anda başka imkânların feda edilmesidir. Bu bakımdan kurban, insan eyleminin yapısına içkindir. Bir hakikate yönelen, bir konforu terk eder. Bir adaleti savunan, başka menfaatlerden vazgeçer. Bir sevgiyi seçen, başka merkezleri bırakır. Ritüel kurban, bu daha geniş hakikatin görünür ve yoğunlaşmış biçimidir. Dolayısıyla kurban, hayatın dışına eklenmiş bir seremoni değil; hayatın anlamını açığa çıkaran sahnedir.
4. Modern bireycilik çoğu zaman teslimiyeti zayıflık olarak görür. Oysa hakikate teslim olmayan insan, çoğu kez nefsine, modaya, iktidara veya korkuya teslim olur. İsmail’in tavrı, bilinçsiz boyun eğme değil; güvenin en yüksek formudur. Burada sevgi, tenakuzları gideren güç olarak ortaya çıkar. Çünkü sevgi varsa fedakârlık zulüm değildir, enayilik hiç değildir; anlam kazanır. Niyet ile şekil arasındaki ilişki de burada berraklaşır: Aynı eylem, bir elde şiddet, diğer elde ibadet olabilir. Kurbanı belirleyen yalnızca dış biçim değil, yöneldiği hakikattir.
5. Modern hayat insanları sınıflara, kimliklere, uzmanlıklara ve yalnızlıklara ayırırken; hac ve kurban bu parçalanmışlığı geçici de olsa askıya alır. İhram, statü farklarını örter. Arafat, insanları aynı fanilikte buluşturur. Mina ve Akabe, ortak sınav bilinci üretir. Paylaşılan et, zengin ile fakir arasında sadece ekonomik değil ahlâkî bir yakınlık kurar. Böylece kurbanın sosyolojik anlamı ve işlevi görünür hâle gelir: İnsanları birbirine yaklaştırmak. Kelimenin asli anlamı olan “kurbiyet” yalnızca Allah’a değil, insanın insana da yakınlaşmadır. Belki tuhaf gelecek ama insanın diğer yaratılmışlara da, kurban edilen hayvana da bir merhamet duyması onunla yakınlaşmasıdır. Her gün soframıza gıda olarak gelen etlerin kaynağı bize ne kadar uzak ne kadar yabancı, ne kadar nesne, değil mi? Kurban bu etlerin kaynağının hayat sahibi bir Allah’ın yarattığı olduğunu hatırlatarak canlılara karşı bir borç hissi ve yakınlık üretir.
6. Tarih boyunca iktidarlar, kendi meşruiyetlerini üretmek için kimi zaman mabetleri, kimi zaman savaşları, kimi zaman hukuku kullanmışlardır. Fakat yöntemler değişse de mantık çoğu kez aynı kalmıştır: Bazı hayatları korumaya değer, bazılarını feda edilebilir saymak. Modern dünya kendisini “insan kurbanını aşmış” olarak tanıtsa da, kitlesel savaşlar, sömürgecilik, ekonomik yoksullaştırma, zorunlu göç rejimleri ve seçici merhamet politikaları bunun aksini göstermektedir. Kurban sekülerleşmiş, görünmezleşmiş, bürokratikleşmiştir. Artık sunakta değil, sınır kapısında; mabette değil, medya sessizliğinde; bıçakta değil, ambargoda gerçekleşmektedir. Tabi burada kurban bir victim olarak, kutsallaştırılmayan bir mağdur, bir mazlum olarak gerçekleşir.
7. Kurban imtihanı aslında bir rüya üzerinden başladığına göre bir tarafı da hep yorumla ilgili olmuştur. Bugün bile hâlâ İbrahim’in rüyasının doğru yorumlanıp yorumlanmadığı tartışma konusudur. O yüzden İbrahim’in rüyası, vahiy ile insan idraki arasındaki ilişkiyi gündeme getirir. Dinî metinler ve tecrübeler, yalnızca nakledilmez; yorumlanır. Bu yüzden her dönemde literalizm ile aşırı sembolizm arasında gidip gelen okumalar ortaya çıkmıştır. Kurbanı ne kaba maddiliğe ne de boş alegoriye teslim etmek gerek. Kurbanın hakikati hem fiilde hem manadadır. Bir ibadetin sembolik derinliği, onun tarihsel ve bedensel gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde fiziksel icrası da onu düşüncesiz bir mekanizmaya indirgemez.
8. Gazze kurbanlıkta çağımızın en yakıcı Akabesi veya Moriah’ı olarak karşımıza çıkar. Orada yalnızca bir savaş değil, modern vicdanın sınırı, insan vicdanının, eyleminin ve tercihlerinin bütün boyutlarıyla imtihan edildiği bir yol görünmektedir. Evrensel hukuk söylemi ile fiilî sessizlik arasındaki uçurum, en çıplak biçimiyle Gazze’de açığa çıkmaktadır. Bombalanan hastaneler, aç bırakılan çocuklar, normalleştirilen toplu cezalandırma pratikleri; çağdaş dünyanın kimi hayatları hâlâ değersiz sayabildiğini göstermektedir. Fakat Gazze aynı zamanda başka bir hakikati de öğretmektedir: Kurban edilmek istenenler her zaman susmaz. Direniş, bazen en yoksul elde, en kuşatılmış şehirde, en imkânsız anda doğar. Bu nedenle Gazze, sadece trajedi değil; modern egemenliğin yenilmezlik mitine karşı bir kırılmadır. Bu kırılma ise basitçe Yahudi Holokost’unun ardından insanlığın önüne konulan bir fatura, bir intikam, bir öfke çıkmıyor. Aksine oradan İsmail Heniye’lerin, Yahya Sinvar, Ebu Ubeyde, Muhammed Dayf’ın gülüşlerinde, direnişlerinde, duruşlarında ve söylemlerinde insanlığa bir kurtuluş müjdesi çıkıyor. Gazzeliler kurban olarak ağlamıyor, geçici hayatları için kimsenin ayaklarına kapanmıyor. Allah ne buyurmuşsa o. Ebedi hayatı kazanmak için sergilenmesi gereken İsmail duruşunu sergiliyorlar. Bunu yaparken, kendilerini feda ederlerken insanlara kurtuluşun yolunu da gösteriyorlar.
9. Kurban kavramı olmaksızın ne dini tecrübeyi ne siyaseti ne de insan psikolojisini tam olarak anlayabiliriz. Çünkü insan hayatı, sürekli olarak değer hiyerarşileri kurmak zorundadır. Hangi değerin diğerine üstün geleceğine karar vermek, daima bir tür fedakârlık içerir. Sorun, kurbanın varlığı değil; yönüdür. İnsan neyi ne uğruna feda etmektedir? Bir çocuk güvenlik miti uğruna feda edildiğinde bu zulümdür. Bir benlik kibri hakikat uğruna terk edildiğinde bu arınmadır. Bir servet yoksulla paylaşıldığında bu rahmettir. Bir halk sömürge çıkarları uğruna harcandığında bu modern barbarlıktır.
İsmail’in Gülüşü bu ayrımı görünür kılar. Çünkü o gülüş, kurban edilmek istenenin kurban rolünü reddedişidir. “Ben yalnızca sizin hikâyenizdeki yan karakter değilim” demektir. Filistinlinin varoluş ısrarı da budur. Yoksulun onuru da budur. Irkçılığa maruz kalanların kendini ifade edişi de budur. Haksızlığa rağmen insan kalabilmenin işaretidir o. Bu yüzden İsmail, pasif mağdur değil; teo-politik özne olarak yeniden okunur.
10. İslam’ın kurban anlayışı yalnızca mevcut geleneklerin devamı, onların tashihi ve restorasyonudur. Kana susamış tanrı tasavvurlarına, rüşvet mantığına, seçilmiş soy ideolojilerine ve kefaret ekonomilerine karşı İslam, kurbanı yeniden tevhid eksenine yerleştirir. Allah’ın ne ete ne kana ihtiyacı vardır; ihtiyaç sahibi olan insandır. Kurban, Tanrı’yı doyurmaz; insanı uyandırır. Bu yönüyle kurban, insanın malik değil emanetçi olduğunu hatırlatan güçlü bir eğitimdir.
Modern çağda bu hatırlatmaya her zamankinden fazla ihtiyaç vardır. Çünkü çağımız, sahip olmayı var olmakla karıştırmaktadır. İnsan, biriktirdikçe çoğaldığını sanmakta; oysa çoğu kez sahip olduklarının esiri hâline gelmektedir. Kurban ise tersini öğretir: İnsan bazen vererek çoğalır, paylaşarak arınır, vazgeçerek özgürleşir. Bu nedenle kurban sadece geçmişin ritüeli değil, geleceğin ahlâkıdır.
11. Her insanın bir Akabe’si vardır: Korkuların, vesveselerin, menfaatlerin taşlandığı eşik. Her insanın bir Mina’sı vardır: Vazgeçmenin öğretildiği saha. Her insanın bir Hacer’i vardır: Unutulmuş ama merkezde duran hakikat. Her insanın bir İsmail’i vardır: Susturulmak istenen ama gülmeye devam eden yanı. Ve her insanın bir İbrahim sorusu vardır: Sevdiğini hakikat uğruna nasıl konumlandıracağı sorusu.
Çünkü kurbanın nihai anlamı, yalnızca bayram günlerinde icra edilen bir vecibede değil; insanın her gün hangi dünyanın tarafında yer aldığı kararında ortaya çıkar. Zulmün düzeni mi, adaletin bedeli mi? Kibirli mülk anlatısı mı, emanet şuuru mu? Sessiz konfor mu, riskli hakikat mi?
İsmail’in gülüşü, bütün bu soruların ortasında yankılanmaya devam ediyor. O gülüş bize şunu hatırlatıyor: Tarih, yalnızca güçlülerin yazdığı bir metin değildir. Bazen dışlanan bir çocuğun gülüşü, imparatorlukların arşivinden daha kalıcıdır.
Not: İsmail’in Gülüşü isimli kitabımızın (Beyan Yayınları, 2026) sonuç kısmından geliştirilmiştir.


HABERE YORUM KAT