
İran savaşının Körfez ülkelerine öğrettiği ders: “Güvenlik satın alınamaz, üretilir”
İran savaşından hareketle Körfez ülkelerinde dışa bağımlı güvenlik modelinin kriz anlarında ortaya çıkan kırılganlığını değerlendiren Doç. Dr. Necmettin Acar, “Güvenlik satın alınamaz, üretilir” diyor.
Üçüncü Körfez Savaşı, Ders I: Güvenlik Satın Alınamaz, Üretilir
Necmettin Acar / Fokus+
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı gerçekleştirdiği provokatif saldırıyla başlayan gerilim, kısa sürede bölgesel bir çatışmaya dönüştü. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik misilleme saldırılarıyla genişleyen bu kriz, uluslararası güvenlik çalışmaları açısından önemli dersler içeren bir vaka haline geldi. Üçüncü Körfez Savaşı olarak adlandırabileceğimiz bu süreçte, ironik bir şekilde, savaşı başlatmayan, savaş kararlarına dâhil edilmeyen ancak en ağır bedeli ödeyen aktörler Körfez ülkeleri oldu.
Bu ülkeler, bir yandan İran’ın misilleme saldırılarıyla askeri üslerinde ve enerji tesislerinde ciddi hasarlar alırken, diğer yandan Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji gelirlerinde dramatik düşüşler yaşadı. Küresel sermaye için güvenli liman statüsünün kaybedilmesi ise domino etkisi yaratarak bu ülkelerden büyük çaplı sermaye çıkışlarını tetikledi. Ekonomik, askeri ve stratejik açıdan çok boyutlu bir krizle karşı karşıya kalan Körfez ülkelerinin bu durumu, uluslararası güvenlik literatüründeki klasik tartışmaları yeniden gündeme getirdi.
Asıl düşündürücü olan ise şudur: Körfez ülkeleri, küresel silah piyasasının en büyük müşterileri, ABD gibi bir süper gücün güvenlik şemsiyesi altında fiili güvenlik garantilerine sahip ve savunmaya devasa bütçeler ayıran devletlerdi. Peki, tüm bu silah alımlarına, savunma harcamalarına ve bir süper güç tarafından taahhüt edilen güvenlik garantilerine rağmen, bu ülkeler neden bu denli savunmasız kaldı? Bu soru, bizi uluslararası güvenlik çalışmalarının en temel önermelerinden birine götürüyor: Güvenlik satın alınamaz, üretilir.
Bu analiz, Üçüncü Körfez Savaşı'nın Körfez ülkeleri açısından ortaya koyduğu güvenlik açmazını klasik güvenlik yaklaşımları çerçevesinde değerlendirmeyi ve bölge ülkelerinin güvenlik stratejilerinde yapısal bir dönüşüme neden ihtiyaç duyduğunu tartışmayı amaçlamaktadır.
Uluslararası ilişkilerde klasik güvenlik paradigması
Klasik güvenlik yaklaşımı, uluslararası ilişkilerde devletin hayatta kalmasını merkeze alan realist bir perspektiftir. Bu yaklaşıma göre, merkezi otoritenin olmadığı (anarşik) uluslararası sistemde devletler kendi güvenliklerini sağlamaktan birinci derecede sorumludur. Askeri güç, egemenlik ve ulusal çıkarlar bu paradigmanın temel unsurlarıdır. Devletler, hayati güvenlik meselelerini başka aktörlere emanet edemez; çünkü uluslararası sistemde merkezi bir otorite yoktur ve her devlet kendi bekasından sorumludur.

Klasik yaklaşım, güvenliği öncelikle askeri tehditler bağlamında tanımlar ve devletin toprak bütünlüğü ile siyasi bağımsızlığının korunmasını esas alır. Ayrıca klasik yaklaşım, güvenliğin nihai garantörünün devletin kendi askeri kapasitesi olduğunu vurgular. Dış yardım ve ittifaklar taktiksel araçlar olabilir, fakat stratejik özerklik vazgeçilmezdir. Devletler, kritik anlarda yalnız kalabileceklerini varsayarak hareket etmeli ve savunma yeteneklerini sürekli güçlendirmelidir. Bu anlayış, self-help (kendi kendine yardım) ilkesini uluslararası güvenliğin temel dinamiği olarak kabul eder.
Varoluşsal tehditlere dışsal çözümler
Körfez ülkeleri, petrol çağıyla birlikte elde ettikleri devasa serveti ve enerji rezervlerini geliştirmek, güçlü ekonomiler ile modern şehirler inşa etmek ve uluslararası siyasetteki profillerini yükseltmek gibi hedefleri temel dış politika gündemi olarak belirlediler. Ancak bu hedeflere ulaşmanın önündeki en büyük engel, güvenlik açığıydı. Ortadoğu’nun istikrarsız siyasi coğrafyasında, bir yandan kendi halklarından kaynaklı iç tehditlere karşı rejim güvenliğini sağlamak, diğer yandan bölgedeki revizyonist aktörlerin meydan okumalarına karşı koymak, bu ülkelerin varoluşsal bir meselesi haline geldi.
Yakın tarihte Körfez ülkeleri üç büyük revizyonist tehditle yüzleşti: Nasır’ın Pan-Arap milliyetçiliği, Saddam’ın bölgesel hegemonya arayışı ve Humeyni’nin devrimci İslamcılık ihracı. 1960’lı yıllarda Nasır'ın Yemen’e müdahalesi, 1990’da Saddam'ın Kuveyt işgali ve 1979 sonrası Humeyni'nin devrim ihracı politikası, Körfez güvenliği için varoluşsal tehditler oluşturdu. Bu meydan okumalar karşısında Körfez ülkeleri, güvenliklerini kendi imkânlarıyla üretmek yerine satın alma stratejisini benimsediler.
“Petrol karşılığı güvenlik” formülü, bu stratejinin temelini oluşturdu. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin safında yer almak, Sovyetlere karşı Washington’ın sadık bir müttefiki olmak, petrolü dolar ile satmak ve petrodolarları Amerikan ekonomisine yatırmak, Körfez ülkelerinin ABD’den güvenlik satın alma yöntemiydi. Bu güvenlik mimarisinin ilk ayağı, devasa silah ve savunma anlaşmalarıydı. Batı’nın sadık müttefiki konumundaki Körfez ülkeleri, küresel silah pazarının en büyük müşterisi haline geldiler. Son elli yılda yüz milyarlarca dolarlık silah ithalatı gerçekleştirerek güvenliklerini garanti altına almaya çalıştılar. İkinci ayak ise ABD ile imzalanan ikili savunma anlaşmalarıydı. Körfez topraklarındaki Amerikan üsleri, ileri konuşlu silah sistemleri ve askeri varlık için milyarlarca dolar ödediler.
Ancak tüm bu harcamalara ve güvenlik yatırımlarına rağmen, ne Nasır’ın Pan-Arabizmi, ne Saddam’ın işgalci eğilimleri, ne de Humeyni’nin devrimci tehdidi karşısında Körfez ülkeleri tam bir güvenlik sağlayamadı. Daha da çarpıcı olan, bu başarısızlıklara rağmen Körfez ülkelerinin güvenliği satın alma politikasında ısrar etmesi ve özerk bir güvenlik kapasitesi üretme yoluna gitmemesidir.
Satın alınan güvenliğin iflası
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in koordineli saldırıları ve İran’ın misillemeleriyle bölgesel bir krize dönüşen ve Üçüncü Körfez Savaşı olarak adlandırabileceğimiz bu çatışma, Körfez ülkelerinin savunma alanındaki yapısal açıklarına dair acı dersler çıkardı.

İlk olarak, bu ülkeler güvenlik ve savunma alanında dışa bağımlı oldukları için İran’a karşı özerk bir caydırıcılık kapasitesi üretemediler. Yüz milyarlarca dolarlık silah alımlarına rağmen, bu silah sistemlerinin operasyonel kullanımı, lojistik desteği ve stratejik kararları büyük ölçüde ABD'ye bağımlıydı. Daha da vahimi, savaş kararı verilirken ve bu savaşta en çok Körfez ülkelerinin zarar göreceği önceden bilinmesine rağmen, bu ülkelerin görüşlerine dahi başvurulmadı. Kendi topraklarında konuşlu yabancı askeri üslerden başlatılan operasyonlar hakkında bilgilendirilmeyen Körfez ülkeleri, savaşın tarafı değil, savaşın hedefi haline geldiler. Güvenliklerini emanet ettikleri süper güç, onları stratejik karar alma süreçlerinden dışlayarak egemenliklerini fiilen askıya aldı.
İkinci olarak, ABD silah sistemleri ve bölgedeki askeri üsler, İsrail’in savunulmasını önceliklendirerek Körfez’i İran saldırganlığının insafına bıraktı. Savaşın ilk günlerinde İran’ın Körfez ülkelerine yönelik balistik füze ve insansız hava aracı saldırıları başladığında, bölgedeki ABD Patriot ve THAAD hava savunma sistemleri öncelikli olarak İsrail hava sahasını korumak için konuşlandırıldı. Körfez ülkelerinin milyarlarca dolarla satın aldığı ve kendi topraklarında konuşlu bu savunma sistemleri, kritik anlarda bu ülkelerin değil, ABD’nin hayati müttefiki olarak kodladığı İsrail’in korunmasına tahsis edildi. Washington, stratejik tercihini açıkça İsrail’den yana koyarken, Körfez ülkelerinin güvenliğine kayıtsız kaldı ve bu ülkeleri ciddi bir tahribatla karşı karşıya bıraktı. Enerji altyapısı, askeri tesisler ve endüstriyel kapasitelerinde yaşanan hasarlar, satın alınan güvenliğin kritik anlarda işlevsiz kaldığını acı bir şekilde gösterdi.
Üçüncü olarak, Körfez ülkelerinin satın aldıkları sofistike silah sistemleri, yerli savunma sanayii ve teknik bilgi birikimi olmadan işlevsiz birer “dekorasyon” olarak kaldı. F-15, F-16 ve Patriot gibi ileri teknoloji silah sistemleri, bakım, onarım, yedek parça temini ve operasyonel eğitim açısından tamamen yabancı şirketlere ve askeri personele bağımlıydı. Savaş sırasında bu bağımlılık, kritik sistemlerin zamanında devreye alınamamasına, hasarlı sistemlerin onarılamamasına ve savunma kapasitesinin hızla erimesine yol açtı. Dahası, bu ülkelerin devasa savunma bütçeleri yerli Ar-Ge, mühendislik kapasitesi ve savunma sanayii altyapısına değil, ithal silah alımlarına harcandığı için, kriz anında kendi imkânlarıyla üretim yapma, sistem geliştirme veya alternatif çözümler bulma kapasiteleri sıfırdı. Güvenliği satın alma stratejisi, bu ülkeleri teknolojik ve stratejik açıdan sürekli bağımlı kılan bir kısır döngüye hapsetmişti.
Üçüncü Körfez Savaşı, uluslararası güvenlik çalışmalarının en temel önermesini acı bir şekilde doğruladı: Güvenlik satın alınamaz, üretilir. Körfez ülkelerinin yarım asırdır sürdürdüğü “petrol karşılığı güvenlik” stratejisi, 28 Şubat’ta başlayan krizle birlikte çöktü. Yüz milyarlarca dolarlık silah alımları, ABD ile imzalanan savunma anlaşmaları ve bölgedeki yabancı askeri varlık, kritik anda bu ülkelerin güvenliğini sağlayamadı. Aksine, Körfez ülkeleri kendi topraklarında başlatılan bir savaşın en büyük mağduru haline geldi.
Bu kriz, klasik güvenlik yaklaşımının temel ilkesini hatırlattı: Devletler, hayati güvenlik meselelerini başka aktörlere emanet edemez. Uluslararası sistemde her devlet kendi bekasından sorumludur ve stratejik özerklik vazgeçilmezdir. Körfez ülkelerinin deneyimi, dış güçlere güvenlik bağımlılığının üç kritik riski ortaya koydu: Stratejik karar alma süreçlerinden dışlanma, müttefikin önceliklerinin değişmesi durumunda savunmasız kalma ve teknolojik-operasyonel bağımlılık nedeniyle özerk hareket edememe. Körfez ülkeleri için asıl soru, bu dersi ne kadar çabuk öğrenecekleri ve güvenliklerini üretme yolunda ne kadar kararlı olacaklarıdır. Aksi takdirde, gelecekteki krizlerde benzer bedeller ödemeye devam edeceklerdir.






HABERE YORUM KAT