
Gazze'de bayram yine bir katliamla sonuçlandı. Ateşkes bir yalandır
Sözde Barış Kurulu’nun asıl işlevi, soykırımı durdurmak değil, soykırım devam ederken kamuoyundaki algıyı yönetmekti.
Sümeyye Gannuşi’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Kurban Bayramı kısa süre önce sona erdi. Müslüman dünyasının büyük bir bölümünde aileler sofralar etrafında toplandı, çocuklar yeni kıyafetler giydi ve evler kahkahalar ve kutlamalarla yankılandı.
Başka yerlerdeki topluluklar bu günü neşe ve birliktelik içinde kutlarken, Gazze bir kez daha keder, yerinden edilme ve ölümle dolu bir dönem yaşadı.
Kurban Bayramı sırasında Gazze’den gelen görüntüler münferit trajediler değildi. Bunlar, savaşın bir şekilde sona erdiği şeklindeki rahatlatıcı kurgunun ardında her gün devam eden gerçekliğe dair bir kesitti.
Görüntülerden birinde, Hidayah adlı bir anne, kızlarını bayram kıyafetleri almak için alışverişe götürüyordu. Kızlar dükkâna girerken o dışarıda kaldı. Birkaç saniye sonra İsrail ordusu bir saldırı düzenledi. Panik içinde dışarı koştular, ancak annelerini kanlar içinde sokakta yatarken buldular.
Başka bir görüntü ise sadece birkaç saniye sürdü. İsrail hava saldırısıyla yıkılan bir binanın enkazı arasında, bir adam küçük bir kızın cesedini kollarında tutuyordu. Kızın vücudu parçalanmış, yanmış ve kanla kaplıydı. Adam onu enkazdan kaldırırken, “Bugün bayramın ilk günü!” diye bağırdı.
Üçüncü bir görüntüde, bayram gecesinin karanlığında yanan çadırlar görülüyordu. Yerinden edilmiş insanların derme çatma barınakları bile bu durumdan nasibini aldı. Filistinlilerin evlerinden kovulması artık yetmiyor; sığınak olarak kullandıkları muşamba parçaları bile hedef haline geldi.
Anlamsız bir ateşkes
Bu sahneler istisnai değildi. Birleşmiş Milletler ve insani yardım kuruluşlarına göre, sadece bayramın ilk günlerinde çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 26'dan fazla Filistinli öldürüldü.
Kurban Bayramı'nın ilk gününde, Gazze Şehri'nin merkezinde düzenlenen bir İsrail saldırısında, dört kız çocuğu, bir erkek çocuğu ve üç kadın dâhil olmak üzere en az 10 kişinin öldüğü bildirildi.
Mağdurlar için ateşkes olup olmadığına dair tartışma anlamsızdır. Her halükarda onlar öldü.
İşte bu, Gazze üzerine yürütülen mevcut söylemin merkezinde yatan büyük aldatmacadır.
Birleşmiş Milletler, Ekim ayında ateşkes ilan edildiğinden bu yana İsrail güçlerinin yaklaşık 1000 Filistinliyi öldürdüğünü bildiriyor; bu da Ekim 2023’ten bu yana toplam ölü sayısını 73.000’e yaklaştırıyor. Binlerce kişi daha kayıp ve enkaz altında öldüğü tahmin ediliyor.
Gerçek acımasız. Filistinliler ateşkese büyük ölçüde uydu. İsrail ise uymadı. Yine de Batılı hükümetler, medya kuruluşları ve siyasi kurumlar sanki ateşkes varmış gibi konuşmaya devam ediyor.
Yeni tanım, İsrail'in neredeyse her gün hava saldırıları düzenlemeye, sivilleri vurmaya, evleri yıkmaya ve Filistinlileri öldürmeye devam edebileceği, dünyanın ise durumu yine de ateşkes olarak tanımlayacağı şeklinde görünüyor. Ancak Gazze'den tek bir kurşun bile atıldığı anda manşetler ihlal ve gerginliğin tırmanması suçlamalarıyla doluyor.
Bu kurgunun bariz bir amacı var. Gazze'yi manşetlerden uzaklaştırıyor, kamuoyunun dikkatini azaltıyor ve siyasi liderler kendilerini barış elçileri olarak gösterirken İsrail'in saldırılarına devam etmesine olanak tanıyor.
Bu aldatmacayı Tony Blair'den daha net bir şekilde somutlaştıran bir figür yok.
Eski İngiliz başbakanı, geçtiğimiz günlerde Gazze hakkında konuşurken şöyle dedi: “Savaşı sona erdiren bir plan hazırladık.” Kimin için savaşı sona erdirdiniz? Kızlarına bayram kıyafeti alırken öldürülen Hidayah için mi? Bayramın ilk gününde enkazdan çıkarılan küçük kız için mi? Çadırların içinde diri diri yanan aileler için mi?
Soykırımı yönetmek
Blair, hala “bazı çatışmaların devam ettiğini” kabul ediyor; bu, son derece kaçamak bir ifade. Kim kiminle savaşıyor? Günlük hava saldırılarını kim gerçekleştiriyor? Gazze üzerindeki askeri kontrolü kim genişletiyor? Neredeyse her gün sivilleri kim öldürüyor? Blair bunu asla söylemiyor.
Bunun yerine, o daha fazla müzakereden söz ediyor. Ateşkesi ihlal eden tarafla değil. Bombalamaları gerçekleştiren tarafla değil. Gazze’nin kalıcı işgalini ve nüfusunun tahliyesini açıkça tartışan tarafla değil. Müzakereler, bir kez daha, Filistinlilerle yapılıyor.
Suçlu, hikâyeden kayboluyor. Kurban ise sürekli sanık sandalyesinde kalıyor.
İşte sözde Barış Kurulu’nun gerçek işlevi budur. Soykırımı durdurmak değil, soykırım devam ederken algıları yönetmek.
Vaatleri şimdiden çöküyor. Uluslararası güçlerin Gazze'ye girmesi konusundaki konuşmalar sessizce ortadan kayboldu. Jared Kushner'ın tanıttığı parlak yeniden inşa planları hayata geçirilemedi. Financial Times kısa süre önce Barış Kurulu fonunda neredeyse hiçbir şeyin bulunmadığını ortaya çıkardı. Sıfır dolar.
Bu arada Reuters, ateşkesin izlenmesi ve yardım teslimatlarının kolaylaştırılması görevini üstlendiği iddia edilen ABD liderliğindeki misyonun kapatılma planlarını bildirdi. Washington'un bu misyonu resmi olarak kapatıp kapatmayacağı neredeyse önemsiz. Pratikte, misyon zaten bir kabuktan ibaret.
Sahadaki gerçeklik, diplomatik konferanslarda sunulan hikâyeden çok daha farklı bir hikâye anlatıyor.
Diplomatlar barıştan bahsederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze üzerindeki İsrail kontrolünü genişletmekten açıkça övünüyor. Netanyahu kısa süre önce, İsrail güçlerinin Gazze Şeridi'nin yaklaşık yüzde 60'ını kontrol ettiğini ve hedefinin bu rakamı yüzde 70'e çıkarmak olduğunu açıkladı.
Aynı zamanda, savunma bakanı Yisrael Katz, Filistinlilerin Gazze’den “gönüllü göçünü” teşvik etmeye devam ediyor. Tarih, zorla yerinden edilmeyi gönüllü olarak nitelendirmenin yararını keşfeden işgallerin örnekleriyle doludur.
Buradaki ironiyi gözden kaçırmak zor. Washington'un övündüğü ateşkes anlaşması, Gazze halkının yararına yeniden yapılanma vaat ediyordu. Oysa İsrailli liderler, bölgedeki nüfusun ayrılmasını teşvik ederken, bölge üzerindeki kontrolünü genişletmeyi açıkça tartışıyor.
Peki, Barış Konseyi'nin tepkisi ne oldu?
Kelimenin tam anlamıyla, yorum yok.
Batı başkentlerinden gelen tepki de pek anlamlı sayılmazdı: özenle kaleme alınmış endişe beyanları, ritüel uyarılar, pişmanlık ifadeleri ve itidal çağrıları. Hiçbir şeyi değiştirmeden endişeli görünmeye kararlı hükümetlerin tanıdık söz dağarcığı.
Bu arada Arap ve Müslüman başkentler de sessizlikten öteye pek bir şey sunmadı.
Sonuçlar tamamen öngörülebilir. Cezasızlık, gerginliğin tırmanmasına yol açar. Sonuçların olmaması ise kibir doğurur. Eylemlerinin karşılığında neredeyse üç yıldır anlamlı bir bedel ödemeden kalan İsrail, giderek daha saldırgan ve uluslararası hukuku daha açık bir şekilde hiçe sayan bir tutum sergilemeye başladı.
İşte bu yüzden Gazze’de yaşananlar hâlâ bir sorun olmaya devam ediyor.
Çünkü Gazze’de olanlar asla Gazze’de kalmaz. Orada mükemmelleştirilen yöntemler başka yerlere yayılır. Orada oluşturulan emsaller başka yerlerde uygulanır. Orada tanınan cezasızlık başka yerlere taşınır.
Sınırsız cezasızlık
Lübnan’a bakın. Bütün kasabalar enkaza dönüştü, kitlesel yerinden edilme yaşandı, gazeteciler hedef alındı ve sağlık tesislerine saldırılar düzenlendi. Lübnan’ın güneyinden gelen görüntülerle Han Yunus’tan gelen görüntüleri birbirinden ayırt etmek giderek zorlaşıyor.
Aynı kalıplar tekrarlanıyor, aynı gerekçeler öne sürülüyor ve ardından yine aynı uluslararası sessizlik geliyor.
Bunu sağlık çalışanlarının hedef alınmasından daha net gösteren bir şey yok. Gazze’de 1.700’den fazla sağlık personelinin öldürüldüğü bildiriliyor; bu, 100.000 kişi başına yaklaşık 80 sağlık çalışanı ölümüne denk geliyor.
Buna karşılık, Ukrayna'daki tahminlere göre, savaş sırasında 280 ila 450 sağlık çalışanı öldürüldü; bu da 100.000 kişi başına birden az ölüm anlamına geliyor.
Dolayısıyla Gazze'deki sağlık sektörünün tahribatı, modern savaş tarihinde neredeyse eşi benzeri görülmemiş bir boyuta ulaştı.
Aynı durum şimdi Lübnan'da da görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, sağlık tesislerine ve sağlık personeline yönelik saldırılar, orada da çok sayıda sağlık çalışanının ölümüne yol açtı.
Mesaj çok açık: Gazze'deki hastanelere, ambulanslara ve sağlık personeline yönelik saldırıları tolere eden bir dünya, bu uygulamaların Gazze'nin ötesine yayılmasına şaşırmamalı.
Hiç kimse İsrail'in hırslarının Gazze, Lübnan veya hatta İran'da duracağını düşünmemeli.
Yapay zekâ destekli, Amerikan silahlarıyla donatılmış ve diplomatik koruma altında bulunan bu rejim, saldırganlığının neredeyse hiçbir sınır tanımadığını göstermiştir. Gazze’yi yerle bir eden mantık, daha sonra Lübnan’da da uygulanmıştır. Lübnan’daki saldırıları meşrulaştırmak için kullanılan argümanlar, daha sonra Suriye ve İran’a karşı da devreye sokulmuştur.
Her tırmanış, istisnai bir durum olarak sunulmaktadır.
Her savaş, zorunlu olarak tanımlanmaktadır.
Her yeni hedef, varoluşsal bir tehdit olarak gösterilmektedir. Oysa düşmanların listesi büyümeye devam etmektedir.
Bunun en son örneği, İsrail adına casusluk yaptığı için hapse atılan eski Amerikan istihbarat analisti Jonathan Pollard'dan geldi. Pollard, geçtiğimiz günlerde İran ile çatışmanın, Türkiye ve Mısır ile gelecekteki çatışmaların sadece bir öncüsü olarak görülmesi gerektiğini öne sürdü.
Bu durum olağanüstü bir ironi.
Türkiye ve Mısır, İsrail ile savaş halinde olan ülkeler değil. Her ikisi de İsrail ile resmi ilişkilerini sürdürüyor. Bu ülkeler, Katar ile birlikte Gazze ateşkes müzakerelerinin başlıca arabulucularıydı. Yine de bu durum bile, gelecekteki hedefler olarak tartışılmaktan korunmak için yetersiz görünüyor.
Mesele Gazze
Pollard'ın İsrail hükümeti adına konuşup konuşmadığı nihayetinde konunun özü değil. Önemli olan, bu tür fikirlerin İsrail'in siyasi ve stratejik söylemlerinde giderek daha açık bir şekilde dile getirilmesi.
Bunlar, cezasızlıkla şekillenen bir zihniyeti ortaya koyuyor: Askeri gücün, giderek genişleyen bir düşman listesine karşı, kayda değer bir sonuç doğurmadan süresiz olarak uygulanabileceği inancı.
Çünkü Gazze sadece insani bir felaket değildir. Burası, tüm sınırların ortadan kaldırıldığı yerdir.
Bütün mahallelerin yıkılması, hastanelerin hedef alınması, sağlık çalışanlarının öldürülmesi, sivillerin yerinden edilmesi, toplu cezalandırmanın normalleştirilmesi ve nüfus transferinin açıkça tartışılması, tüm bunlar dünyanın gözü önünde orada denendi.
İsrail'in çıkardığı ders, bu tür eylemlerin sonuç doğuracağı değildi. Ders, sonuç doğurmayacağıydı.
Bu yüzden Lübnan hakkındaki her tartışma nihayetinde Gazze'ye geri dönüyor.
Bölgesel gerginliğin tırmanmasıyla ilgili her tartışma Gazze'ye geri dönüyor. Uluslararası hukuk, hesap verebilirlik ve Ortadoğu'nun geleceği ile ilgili her konuşma Gazze'ye geri dönüyor.
Çünkü Gazze, pek çok sorun arasından sadece biri değil.
Asıl mesele, Gazze.
* Sümeyye Gannuşi, İngiliz-Tunuslu bir yazar ve Orta Doğu siyaseti uzmanıdır. Gazetecilik yazıları The Guardian, The Independent, Corriere della Sera, aljazeera.net ve Al Quds’ta yayınlanmıştır.

HABERE YORUM KAT