
Filistin Toprak Günü: Siyonistlerin Filistinsizleştirme stratejisi nasıl devam ediyor?
“Toprak Günü, yalnızca geçmişteki kayıpların anıldığı bir gün değil, aynı zamanda mevcut baskı rejiminin sınırlarının test edildiği ve yeni siyasal olasılıkların şekillendiği bir moment olarak değerlendirilebilir.”
Filistin Toprak Günü'nün 50. yılında İsrail'in Filistinsizleştirme stratejisi nasıl devam ediyor?
Mehmet Rakipoğlu / AA Analiz
30 Mart 1976’da Celile’de 6 Filistinlinin İsrail işgal güçleri tarafından öldürülmesiyle başlayan Toprak Günü, ilk etapta belirli bir toprak müsaderesine karşı yerel bir tepki niteliği taşırken zaman içinde Filistin davasının yapısal dinamiklerini yansıtan tarihsel bir eşik haline gelmiştir. Toprak Günü bugün, yalnızca bir anma pratiği değil, kolonyal yerleşimciliğe, demografik mühendisliğe ve mekansal dışlamaya karşı süreklilik arz eden bir direniş rejiminin simgesidir.
Çok cepheli baskı rejimi
2023 sonrası Filistin sahası, klasik işgal dinamiklerinin ötesine geçen çok katmanlı ve eş zamanlı işleyen bir baskı rejimi altında şekillenmektedir. Bu rejim, üç temel coğrafi hat üzerinden okunabilir: Gazze, Batı Şeria ve Lübnan sınırı.
Gazze’de derinleşen insani kriz, bu çok cepheli yapının merkezinde yer alıyor. Aksa Tufanı sonrası İsrail tarafından gerçekleştirilen soykırım nedeniyle ortaya çıkan kitlesel ölümler, zorunlu yerinden edilme ve altyapının sistematik yıkımıyla birlikte Gazze’yi yalnızca bir savaş alanına değil, aynı zamanda yaşamsal sürdürülebilirliğin askıya alındığı bir mekâna dönüştürmüştür. Özellikle Refah sınır kapısındaki kısıtlamalar, insani yardım akışını ciddi biçimde sınırlandırarak iki milyonu aşkın insanı dış dünyadan izole edilmiş bir kuşatmaya mahkûm etmektedir. Bu durum, Gazze’yi fiilen bir “yaşayan kriz alanı”na dönüştürmektedir. Ancak bu kriz, uluslararası sistemde eşzamanlı olarak yaşanan diğer jeopolitik gelişmeler nedeniyle giderek görünmez hale gelmektedir. ABD başta olmak üzere Batılı aktörlerin soykırıma rağmen İsrail’e karşı adım atmaması, Gazze’deki yıkımın siyasal maliyetini düşürmekte; bu da İsrail’in Filistin soykırımını daha az dış baskı altında sürdürmesine olanak tanımaktadır. Dolayısıyla Gazze’deki insani kriz yalnızca fiziksel yıkımla değil, aynı zamanda uluslararası politikalarla da derinleşen ikili bir baskı üretmektedir.
Batı Şeria’da ise farklı araçlarla yürütülen ancak benzer sonuçlar üreten bir süreç söz konusudur. Burada askeri yıkımın yerini daha çok parçalı egemenlik, toprak müsaderesi ve yerleşimci terörü almaktadır. Son dönemde hız kazanan arazi ilhakları, yalnızca fiili kontrolün değil, aynı zamanda hukuki egemenliğin de yeniden tanımlanmak istendiğini göstermektedir. Bu noktada Knesset’in son zamanlarda aldığı kararlar ve yürürlüğe koyduğu düzenlemeler kritik bir kırılmayı işaret etmektedir. Batı Şeria’nın tamamının İsrail toprağı olarak tanımlanmasına yönelik politikalar, işgalin geçici bir güvenlik pratiği olmaktan çıkarılıp kalıcı bir hale dönüştürülmek istendiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede özellikle E1 bölgesi üzerinden yürütülen ilhak stratejisi, mekânsal parçalanmayı derinleştiren kritik bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Doğu Kudüs ile Maale Adumim yerleşimi arasındaki bu koridorun kontrol altına alınması, Batı Şeria’nın kuzey ve güney olarak fiilen bölünmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, Filistinlilerin coğrafi bütünlüğünü ortadan kaldırarak sürdürülebilir bir siyasal yapı kurma ihtimalini ciddi biçimde zayıflatmaktadır.
Buna paralel olarak artan yerleşimci şiddeti, devletin gayriresmi fakat işlevsel bir uzantısı olarak çalışmaktadır. “Yerleşimci terörü” olarak tanımlanan bu pratikler, tarım arazilerine erişimin engellenmesi, zeytinliklerin yok edilmesi ve Filistinli sivillere yönelik sistematik saldırılar yoluyla gündelik hayatı doğrudan hedef almaktadır. Bu durum, Batı Şeria’da yaşam koşullarını yalnızca ekonomik olarak değil, aynı zamanda güvenlik ve varoluş düzleminde de sürdürülemez hale getirmektedir.
Lübnan hattında yükselen gerilim ise bu iki alanı tamamlayan üçüncü bir baskı ekseni oluşturmaktadır. Bu hat, doğrudan Filistin topraklarında yaşananlar açısından temel belirleyici olmasa da İsrail saldırganlığının yayılma potansiyelinin bir başka göstergesi olması açısından önemli. Birçok cephede tezahür eden ve durdurulmayan İsrail yayılmacılığı karşısında Filistin davası, daha geniş bir bölgesel güvenlik denklemine eklemlenerek özgül ağırlığını kısmen yitirmektedir. Bu üç hattın birlikte okunmasından hareketle, Filistin sahasında ortaya çıkan yapısal tablo netleşmektedir, eş zamanlı kuşatma, mekansal parçalanma ve uluslararası görünmezleşme.
Filistinsizleştirme stratejisi: Fiili işgalden resmi ilhaka
Ortaya çıkan bu çok cepheli baskı rejimi, rastlantısal ya da dağınık politikaların sonucu değildir. Aksine, giderek daha açık hale gelen stratejik bir yönelime işaret etmektedir: Filistin’in Filistinsizleştirilmesi. 1976’da Celile’de başlayan toprak müsaderesi politikaları, uzun yıllar boyunca “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak mevcut aşamada bu söylemin yerini giderek daha açık bir ilhak ve egemenlik söylemi almaktadır. Knesset düzeyinde tartışılan düzenlemeler, Batı Şeria’nın statüsünü kalıcı biçimde değiştirmeyi hedeflemekte, böylece işgal hukuki olarak normalleştirilmektedir. Bu dönüşüm, iki paralel mekanizma üzerinden ilerlemektedir. Birincisi, yerleşimlerin genişletilmesi ve ‘stratejik’ bölgelerin ilhakı yoluyla mekânsal kontrolün pekiştirilmesidir. İkincisi ise Filistinlilerin yaşam alanlarının daraltılması, hareket kabiliyetlerinin sınırlandırılması ve ekonomik-sosyal sürdürülebilirliklerinin zayıflatılmasıdır. Bu iki süreç birlikte işlediğinde ortaya çıkan sonuç yalnızca toprak kaybı değil, aynı zamanda demografik ve siyasal bir tasfiye sürecidir.
Toprak günü ve kırılma potansiyeli: Yeni bir eşik mi?
2026 itibarıyla Toprak Günü, tarihsel sürekliliğin ötesinde yeni bir kırılma potansiyelini de içinde barındırmaktadır. Bu potansiyel üç temel dinamik üzerinden okunabilir. Birincisi, Gazze’deki insani krizin görünmez hale gelmesine karşı gelişebilecek yeni direniş biçimleridir. Soykırıma rağmen uluslararası sistemin tepkisizliği, Filistinlileri daha görünür ve daha yüksek maliyetli eylem repertuarlarına yöneltebilir. İkincisi, Batı Şeria’da artan yerleşimci şiddeti ve ilhak girişimlerine karşı yerel direniş ağlarının eş zamanlı mobilizasyon ihtimalidir. Bu durum, parçalı çatışma alanlarının daha geniş ve koordineli bir direniş hattına dönüşmesine yol açabilir. Üçüncüsü ise Lübnan-İran-Yemen-Suriye hattındaki İsrail saldırganlığı süreci, bölgesel bir çatışmaya dönüştürebilir. Böyle bir senaryo, Filistin davasını yeniden bölgesel güç dengelerinin merkezine taşıyarak mevcut statükoyu sarsabilir. Bu çerçevede Toprak Günü, yalnızca geçmişteki kayıpların anıldığı bir gün değil, aynı zamanda mevcut baskı rejiminin sınırlarının test edildiği ve yeni siyasal olasılıkların şekillendiği bir moment olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, Gazze’de derinleşen insani kriz, Batı Şeria’daki sistematik ilhak politikaları ve Lübnan ve mücavir noktalardaki bölgesel gerilim birlikte ele alındığında, Filistin sahasında İsrail merkezli çok cephede zuhur eden ve süreklilik arz eden bir baskı rejiminin kurumsallaştığı görülmektedir. Refah’taki kısıtlamalarla somutlaşan kuşatma, Batı Şeria’daki mekânsal parçalanma ve uluslararası gündemdeki görünmezleşme, Filistinlilerin yaşam koşullarını hem fiziksel hem de siyasal düzlemde giderek daha kırılgan hale getirmektedir. Buna karşılık Toprak Günü’nün taşıdığı tarihsel süreklilik, bu baskı rejiminin mutlak olmadığını göstermektedir. 50 yılı aşkın süredir devam eden direniş pratiği, Filistin davasının yalnızca bir kriz değil, aynı zamanda sürekli yeniden üretilen bir siyasal mücadele alanı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle 30 Mart, geçmişin bir hatırlatmasından ziyade, mevcut yapının sınırlarını zorlayan ve gelecekteki kırılma ihtimallerini içinde barındıran stratejik bir eşik olarak okunabilir.





HABERE YORUM KAT