
Eurovision: Kıtayı sarsan şarkı yarışması
Organizatörler, Rusya’nın yasaklı listede kalmasına karşın İsrail’in neden hâlâ listeye dâhil edildiğine dair henüz inandırıcı bir açıklama yapmadılar.
Pablo O'Hana’nın Middle East Eye’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Neredeyse 20 yıldır her yıl Eurovision’u izliyorum. Bu yıl, parti düzenlemenin 15. yıl dönümüm olacaktı.
Bunu içtenlikle, hiç alay etmeden seviyordum. Şarkıları ve sesleri için seviyordum, ama aynı zamanda yarışmanın temel değerlerine de derinden inanıyordum: iki dünya savaşının izlerini hâlâ taşıyan bir kıtanın, müziğe duyulan “ortak sevgi” sayesinde bir araya gelebileceği fikrine.
Bu yıl, partimi düzenlemek yerine, yarışmayı şu anda domine eden hikâyeyi görmezden gelemedim.
Eurovision, 1956'da belirli bir yaradan doğdu: Avrupa, kendini yok etmeyi yeni bitirmişti. Avrupa Yayın Birliği (EBU), bu yarışmayı neredeyse naif bir inançla üretti: kültürün, politikaların başaramadığını başarabileceği, gerçekten kıtasal ve ortak hissettiren bir şey inşa edebileceği inancı.
Neredeyse yetmiş yıl boyunca bu inanç devam etti. Soğuk Savaş'ı, Balkan krizini ve Brexit'i atlattı. Yarışma büküldü, ama asla kırılmadı.
Ta ki bugüne kadar.
2022’de, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından EBU takdire şayan bir hızla harekete geçti. Birkaç saat içinde Rusya üyelikten çıkarıldı. Uzun süren müzakereler, istişare süreçleri ve müzik ile siyasetin ayrılması konusunda aylarca süren tereddütler yaşanmadı.
Sonra Gazze geldi.
Saçma bir tutum
Ekim 2023'ten bu yana, İsrail'in Gazze'ye yönelik askeri saldırısı on binlerce Filistinlinin ölümüne neden oldu. Uluslararası Adalet Divanı, soykırımın işlendiğinin makul olduğunu tespit etti ve BM kurumları, kitlesel açlığı bir savaş silahı olarak nitelendirdi.
Eurovision'u finanse eden ve düzenleyen yayıncıların da aralarında bulunduğu birçok Avrupa hükümeti, İsrail'in davranışını uluslararası hukuk ihlali olarak nitelendirdi.
Bu arada, Birleşik Krallık'ta yapılan ulusal bir ankette, İngilizlerin yüzde 82'sinin İsrail'in Eurovision'a katılmasına izin verilmemesi gerektiğini düşündüğü ortaya çıktı. Norveç, Hollanda, Fransa ve İsveç'te yapılan anketler de benzer sonuçlar verdi.
Peki ya EBU? “Temel değerler” hakkında açıklamalar yapıldı, ancak hayranlar/takipçiler protesto ederken ve politikacılar tartışırken – İspanya, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İzlanda’nın sonunda yarışmayı boykot etmesine rağmen – EBU, İsrail’in katılımının etik değil, yayın kuralları meselesi olduğu konusunda ısrar etmekten başka hiçbir şey yapmadı.
Bu, Rusya’yı dışlamak için haklı olarak siyasi iradeyi bulan aynı kurumdan gelen mantıksız bir tutumdur. Kurum, son iki yılı, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun İsrail’ine neden aynı kuralı uygulayamayacağına dair giderek daha ayrıntılı ve tutarsız argümanlar üretmekle geçirmiştir.
Buradaki tek tutarlılık, tutarsızlıktır – ve insanlar bunu açıkça görebilmektedir. Bu, seçici bir anlatımdır ve ne yazık ki, bu seçim çok şey ifade etmektedir.
Bunun size anlattığı şey, öncelikle Eurovision ile ilgili değil. Yarışma, yalnızca bedelini ödemeye hazır olduğu ilkeleri tükenmekte olan bir kıtanın yansımasıdır.
Rusya'nın dışlanması, Avrupa perspektifinden bakıldığında nispeten maliyetsizdi. Rusya bir parya haline gelmişti; siyasi rüzgarlar belliydi, kültürel konsensüs neredeyse tamdı.
Netanyahu'nun İsrail'ini dışlamak ise farklı olurdu. Bu, savaş sonrası düzenin dış politika mimarisiyle, ABD ile ilişkilerle ve Avrupa'daki iktidar koalisyonları içindeki iç bölünmelerle yüzleşmeyi gerektirirdi. Avrupa kurumlarının, kuralların kural olduğunu ve herkes için geçerli olduğunu açıkça söylemesini gerektirirdi.
Görünüşe göre bu, siyasi kurumlarımızdan istenen çok fazla bir şeydi. Kültürel kurumlarımızın da aynı yolu izlemesine şaşmamak gerek.
Ortak insanlık
Viyana’da geçirdiğim tüm hafta boyunca, EBU yetkililerinin medya merkezinde soruları, “konuyu geçiştirmeyi” bir iletişim stratejisi olarak benimsemiş kişilerin ustaca akıcılığıyla savuşturduğunu izledim.
Kendi yayıncıları, ahlaki netlikleri nedeniyle geri çekilen ülkelerin heyetlerine, ne kadar özlendikleri ve görüşlerine ne kadar saygı duyulduğunun söylendiğini izledim. Ancak burada ciddi bir tartışma yok.
Sürekli aklıma gelen şey şudur: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Eurovision’u kuran insanlar, bugün bu yarışmayı yönetenlerin unutmuş gibi göründüğü bir şeyi anlamışlardı. Sanatçılar ve sesler çoğu zaman hayranlık uyandırıcı olsa da, bu yarışma her zaman müziğin çok ötesinde bir anlam taşıyordu.
Bu yarışma, Viyana’da siyasetten uzak durmak için defalarca kullanılan “ortak insanlık” kavramının somut hale getirilebileceğine dair bir bahisti. Yeterince insan aynı şeyi izleyip birlikte bir şeyler hissederse, barış için gerekli koşulları yavaş yavaş oluşturabilirsiniz.
Bu bahis iyi niyet gerektiriyordu ve merkezde yer alan kurumun güvenilir olmasını gerektiriyordu. Sanırım 69 yıl iyi bir süre, ama EBU artık güvenilir değildir. Siyaset işlerine gelmediğinde ilkelerinin pazarlık edilebilir olduğunu gösterdi. İlkeleri pazarlık edilebilir bir kurum kültürel bir proje değildir; sadece propagandadır.
Şarkıları sevmeye geri dönmek istiyorum. Işıklar söndüğünde ve 26 ülke birlikte nefesini tuttuğunda bir şeyler hissetmeye geri dönmek istiyorum. Ve gerçekten partilerimi tekrar düzenlemek istiyorum. Umarım gerçeklik geri döndüğünde ben de geri dönerim.
O zamana kadar dünya bir insanlık felaketine tanık oluyor ve başka yere bakıyor. Cumartesi günü milyonlarca insan ekran başına geçtiğinde, Eurovision bunun en görünür tezahürü olacak.
* Pablo O'Hana, başbakan yardımcısı ve arka arkaya üç Liberal Demokrat lideri de dâhil olmak üzere üst düzey siyasi isimlere danışmanlık yapmış bir gazeteci ve siyasi danışmandır.



HABERE YORUM KAT