1. YAZARLAR

  2. ZEHRA TÜRKMEN

  3. Medine’de bozulan sessizlik: Suriye Direnişinin sessiz çığlığı
ZEHRA TÜRKMEN

ZEHRA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

Medine’de bozulan sessizlik: Suriye Direnişinin sessiz çığlığı

08 Mayıs 2026 Cuma 15:45A+A-

Suriye topraklarında on dört yıl boyunca yankılanan çığlık, yalnızca cephelerdeki mermi seslerinden ibaret değil; kadın, erkek ve çocuk demeden milyonları hedef alan sistematik bir zulmün ağır kederiydi. Katil Beşşar Esed rejimi, şehirleri bombalarla yerle bir ederken, yerin altındaki karanlık zindanlarda insan onurunu ayaklar altına alan tarifsiz acılar biriktiriyordu. Özellikle Sednaya Cezaevi’nden sızan o kahredici görüntüler, bu karanlık devrin vicdanlardaki en derin yarası olarak tarihe kazındı.

Bu zindanların ağır yükünü sadece erkekler değil, on binlerce kadın ve genç kız da omuzladı. Onlar sadece hapsedilmediler; ailelerinden koparıldılar, aşağılandılar ve insan onurunun tahammül edemeyeceği her türlü işkenceye maruz bırakıldılar.  Azize Cellud’un on bir yıllık esareti de, bu direnişin en hüzünlü destanlarından biriydi. Eşini şehit vermiş, evlatlarından koparılmış ve bir yavrusunu hapishane soğuğunda dünyaya getirmiş bir annenin hikâyesiydi… Kadın koğuşlarında yankılanan sessiz feryatlar, erkek mahkûmların koğuşlarından yükselen ve bir gardiyanın tekmesiyle son bulan o son nefeslerin de en canlı tanığıydı.

Azize Cellud’un aktardığı şu tanıklık, bu karanlık gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

“Şiddetli sıcaklar devam ediyordu. Bir gece koğuşlardan birisinin kapısının çalındığını duyduk. Gardiyan kapıyı açtı ve ‘Ne var?’ dedi. İçeriden biri, şiddetli sıcaklar nedeniyle mahkumlardan birisinin bayıldığını söyledi. Gardiyan: ‘Çıkarın onu, ben onu nasıl canlandıracağımı biliyorum!’ dedi. Koğuştan sadece soluklanan baygın bir beden çıkardılar. Gardiyan ona vurmaya ve tekmelemeye başladı. Nihayetinde bu kısık soluklanmalar da kesildi. Arkadaşına, ‘Öldü mü?’ diye sordu. Arkadaşı, ‘Öyle gözüküyor.’ dedi.

Hapishane çok küçük ve odamız, gardiyanların odasının karşısında olduğu için olanları duyabiliyorduk. Gardiyanlardan birisi telefonla şubeyi aradı ve ‘Şiddetli sıcak nedeniyle mahkumlardan birisi öldü.’ dedi. Şubeden devriye geldi ve mahkûmu aldı. Birkaç saat sonra aynı sahne başka bir mahkûmla tekrarlandı. Bir mahkûm şiddetli sıcak nedeniyle baygınlık geçiriyor, gardiyanlar onu da dövüyor, mahkûm temiz ruhunu teslim ediyor ve devriye gelip cesedi alıyor. O gece, bu şekilde üç mahkûm vefat etti.

Belki bizim durumumuzu hayal edebilirsiniz. O geceyi sabah oluncaya kadar ağlayarak ve dua ederek geçirmiş, sonra baygın düşmüştük. Üzerimiz ve elbiselerimiz gözyaşlarıyla ıslanmıştı.”

Azize Cellud’un dizeleri geceler boyu, mahkûmların gözyaşlarıyla ıslanan elbiseleri, sabahın ilk ışıklarına kadar süren duaların yegâne şahidiydi.

Bu hikâyelerden birisi de, kısa süre önce Suriye’de dinlediğim Rukayya’nın hikâyesiydi. 26 Nisan 2026’da Suriye’de Ayşe Eddibsi ile görüşme imkânım oldu. Kendisi fetihten hemen sonra Suriye Kadın İşleri Ofisi başkanı olmuştu, bugün ise Yerel Yönetim ve Kalkınma Başkanı olarak görev yapıyor. Ayşe Hanım, Esed rejiminin karanlık zindanlarından çıkmış kadınlarla yakından ilgileniyor ve onların yeniden hayata tutunabilmesi için yoğun bir çaba sarf ediyor. Anlattığı sayısız hikâyeden biri de Rukayya’ya aitti.

Rukayya, aslında sıradan bir kadındı. Şam’da yaşıyordu. Hiçbir protestoya katılmamış, herhangi bir siyasi faaliyetin içinde bulunmamıştı. Ancak savaşın ortasında, rejim tarafından zorla Tadamun’a sürülmüştü. Tadamun, zalim Amjad Yusuf’un işlediği katliamlarla hafızalarımıza kazınmış bir yerdi. Bu isim, Suriye’de yaşanan vahşetin sembollerinden biri haline gelmişti. Rukayya’nın hikâyesini dinlediğim gün, Amjad Yusuf’un Suriye’de gözaltına alınmış olması, halk için önemli bir gelişmeydi. İnsanların yüzünde görülen sevinç, yıllardır biriken acının içinde küçük de olsa bir adalet duygusunun yeşerdiğini gösteriyordu.

Rukayya, Tadamun’da savaşın en sert yüzüyle karşılaştı. Buna rağmen geri çekilmedi. Çocuklarla ilgilendi, yaralılara yardım etti. Hiçbir tıbbi eğitimi olmamasına rağmen, adeta bir hemşire gibi çalıştı. Çünkü gözlerinin önünde insanlar ölüyordu ve o, elinden geleni yapmadan duramazdı.

Daha sonra yakalandı. Dört oğlu vardı ve o sırada kızına hamileydi. Eşi şehit edilmişti. Rukayya, kızını hapishanede doğurmak zorunda kaldı. Ardından dört oğlu ondan koparılarak yetimhaneye gönderildi. Çok geçmeden yeni doğan kızı da elinden alındı.

Ancak bu ayrılık sadece fiziksel bir kopuş değildi. Rejim, çocukları ailelerinden tamamen koparmak için sistematik bir yöntem uyguluyordu. Esma Esed’in öncülüğünde yürütülen bu projede, tutukluların çocuklarının isimleri ve soyisimleri değiştirilerek kimlikleri siliniyordu. Amaç, bu çocukların aileleri tarafından bir daha bulunamamasıydı. Bu yüzden kardeşler aynı yetimhanede büyüseler bile birbirlerini tanımıyorlardı. Rukayya’nın çocukları da uzun süre aynı yerde, birbirlerinden habersiz büyüdüler.

Bir gün karşılaştıklarında en büyük oğul, küçük kızı görünce içinde tarif edemediği bir yakınlık hissetti. Yüzünde annesinin izlerini gördü. Bu sezgi, bu bağ, onları birbirine yaklaştırdı. 

Bu politika, Suriye’de “kayıp çocuklar” gerçeğini de ortaya çıkardı. 2024’teki fetihten sonra yapılan çalışmalar, hâlâ binlerce çocuğun kayıp olduğunu gösteriyor. Sadece resmi verilere göre 3700’den fazla çocuğun akıbeti hâlâ bilinmiyor. Bu çocuklar, kimlikleri silinmiş, geçmişleri ellerinden alınmış bir nesil olarak tarihe geçti.

Rukayya için hapishane sadece bir mekân değil, bir yok oluştu. Orada insanlar isimlerini bile kaybediyordu. Kimlikler siliniyor, yerini numaralar alıyordu. Konuşmak, hatırlamak, hatta insan kalmak bile giderek zorlaşıyordu.

7 Aralık’ta Suriye’nin özgürlüğe kavuşmasının ardından mahkûmlar serbest bırakıldığında, Rukayya de özgürlüğüne kavuştu. Ancak dışarı çıktığında artık konuşmuyordu.  Sanki sesi, zindanın karanlık duvarları arasında kalmıştı. Sesi, yaşama sevincini yitirmiş ve sessizliğin kuytusuna çekilmişti. Tek bir kelime dahi etmeyen bu kadın, içindeki fırtınayı suskunluğuyla anlatıyordu.

Ayşe Eddibsi ve beraberindeki gayretli ekibi, Esed rejiminin o zifiri karanlık zindanlarından süzülüp gelen ve ruhları ağır yaralar almış kadınların hayata yeniden tutunabilmesi adına adeta birer umut neferi gibi yoğun bir mesai harcamaktalar. Bu ulvi amaç doğrultusunda, parçalanmış hayatları onarmak ve manevi bir şifa kapısı aralamak gayesiyle, bir grup kadını mukaddes toprakların ikliminde ferahlamaları için Umre yolculuğuna çıkarırlar. Yolculuk boyunca kafilenin her bir ferdinin kalbinde, kutsal topraklara varmanın verdiği derin ve tarifi imkânsız bir heyecan dalgalanmaktadır.

Nihayet huzur şehri Medine’ye varıldığında ve otobüs mübarek topraklarda durduğunda, kadınlar üzerlerindeki o ağır keder yükünü bir nebze olsun arkalarında bırakmak istercesine birer birer araçtan inmeye başlarlar. Ancak Rukayya, sanki görünmez ve ağır bir zincirle koltuğuna bağlanmışçasına yerinden kımıldamaz; bakışları uzaklarda, ruhu ise hâlâ o karanlık dehlizlerde asılı gibidir. Ayşe Hanım, bu sessiz direncin ve derin donmuşluğun farkına vararak büyük bir şefkatle Rukayya’nın yanına gider, onunla kelam etmeye çalışarak neden aşağı inmediğini, bu kutsal davete neden icabet etmediğini anlamaya çalışır.

İşte tam o anda, Medine’nin o her şeyi kuşatan, rahmet yüklü ve huzurlu ikliminde, yıllardır Rukayya’nın yüreğine kilit vurduğu o devasa keder bendi aniden yıkılır. Zindanın o buz kesmiş sessizliği, Peygamber şehrinin merhamet rüzgarlarıyla dağılmaya başlar. Rukayya, hıçkıra hıçkıra ağlayarak sustuğu o upuzun yılları, maruz kaldığı sürgünleri, ellerinden birer birer koparılan kayıp çocuklarını ve zindanın o soğuk, rutubetli duvarları arasında gerçekleştirdiği hüzünlü doğumunu bir feryat gibi anlatmaya başlar.

Yıllarca sinesinde biriktirdiği, kalbini bir ur gibi saran o ağır yük ve sessizlik, artık kelimelere dökülerek dışarı taşmaktadır. Gözyaşlarının ardından Rukayya, özgürlüğüne kavuştuğundan beri büründüğü o derin suskunluğu bozarak ilk kez konuşmaya başlar. Anlatmaya başlar; Şam’ın huzurlu sokaklarından Tadamun’un vahşet dolu meydanlarına nasıl sürüldüğünü, orada hiçbir tıbbi eğitimi olmamasına rağmen bir şifa eli gibi yaralılara nasıl derman olmaya çalıştığını bir bir döker ortaya. Ardından  tutuklanışını, eşinin şehadetini, dört evladının yetimhanelere savrularak kendisinden nasıl koparıldığını ve o karanlık hücrelerde bir yavrusunu hangi acılarla dünyaya getirdiğini dile getirir.

Sustuğu her saniyenin bedelini, Medine’nin o kutlu atmosferinde bir uyanış destanı gibi anlatarak öder; bu an Rukayya için sadece bir konuşma değil, zifiri karanlığın ardından doğan bir hilal, adeta bir "Talaal Bedru Aleyna" mucizesidir. Onun Medine’de yükselen bu sesi, aslında sessizliğe mahkûm edilmiş binlerce kadının ortak çığlığı ve yeniden hayata uyanışının sembolüdür.

Rukayya’nın hikâyesi, yalnızca bir kadının hikayesi değil; Suriye’nin karanlık dehlizlerinde yankılanan binlerce sessiz çığlığın vücut bulmuş halidir. O, Esed rejiminin soğuk ve karanlık zindanlarında insanlığın sustuğu, zulmün ise her türlü vahşetle konuştuğu o dehlizlerden sağ çıkmayı başaran, ancak ruhu hâlâ o parmaklıklar ardında asılı kalmış binlerce kadından sadece biridir. Bu kadınlar sadece bedenlerinde değil, ruhlarının en derin kuyularında da ağır yaralar taşıyorlar; bu yüzden bekledikleri merhem sadece tıbbi bir müdahale değil, ruhlarını yeniden inşa edecek bir şefkat elidir.

Eğer o kutlu umre yolculuğu bir dönüm noktası olmasaydı, Rukayya’nın dudaklarına kilitlenen o ağır sessizlik belki de hiç kırılmayacaktı. Onun attığı her adım, aslında geçmişin prangalarından kurtulmaya çalışan yaralı bir ruhun özgürlük yürüyüşüdür. Anlıyoruz ki, bu kadınlara uzatılan her el, edilen her kelam ve gösterilen her samimi çaba, onların hayata yeniden tutunabilmeleri için karanlığa açılmış birer ışık hüzmesidir.

Bugün üzerimize düşen sorumluluk, bu dilsiz bırakılmış acıların yankısını dünyaya duyurmaktır. Rukayya ve onun gibi nice kadının yarım kalan nefeslerine soluk olmak, onların çalınmış hayatlarını yeniden yeşertmek için birer umut köprüsü kurmaktır. Zira Rukayyaların sesi ve nefesi olmak, sadece bir yardım değil, insanlık onuruna sahip çıkma borcumuzdur.

YAZIYA YORUM KAT