
Macron'un Afrika söylemindeki "beka" telaşı ve sömürge sonrası illüzyon
Umut Berhan Şen; Macron’un Afrika’nın geleceğini Avrupa’nın bekasıyla ilişkilendiren söylemlerinin arka planını, Batı’nın “Küresel Güney” karşısındaki varoluşsal kaygılarını ve Afrika’da yükselen jeopolitik uyanışı değerlendirdi.
Macron'un Afrika Söylemindeki "Beka" Telaşı ve Sömürge Sonrası İllüzyon
Umut Berhan Şen / Fokus+
“Eğer Afrika başarısız olursa Avrupa’nın hiç şansı kalmaz. Eğer başarısız olursanız gençleriniz Afrika’yı terk eder ve göç sorununu çözemeyiz.” (Emmanuel Macron)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Afrika’nın geleceğini Avrupa’nın bekasıyla eş değer tutan çıkışı, aslında bir iyi niyet gösterisinden ziyade, Batı merkezli jeopolitik aklın içine düştüğü tarihsel sıkışmışlığın ve yaklaşan varoluşsal krizin en çıplak itirafı.
Bugün küresel sistemin ağırlık merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaydığı, Avrasya derinliğinin yeniden uyandığı ve “Küresel Güney” kavramının ete kemiğe büründüğü bir konjonktürde, Macron’un bu sözleri Paris’in ve Brüksel’in Afrika’yı artık sadece bir hammadde deposu olarak değil, Avrupa’nın çöküşünü engelleyecek bir “yaşam destek ünitesi” olarak gördüğünü kanıtlıyor.
Ancak bu noktada sormamız gereken temel soru şu: Avrupa’nın Afrika’ya dair kurguladığı bu “başarı” senaryosu, Afrika halklarının bağımsızlık ve refah özlemiyle mi örtüşmekte, yoksa sadece eski sömürgeci düzenin yeni bir retorikle makyajlanmış hâli mi?
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Africa Forward Summit’te konuşma yaparken
Stratejik bir perspektifle baktığımızda, Macron’un “Afrika başarısız olursa Avrupa’nın şansı kalmaz” tespiti, aslında bir karşılıklı bağımlılık teorisinden çok, bir güvenlik kaygısının ürünü. Afrika, Avrupa için hem fiziksel bir kalkan hem de demografik bir baraj niteliğinde. Kıta üzerindeki siyasi istikrarsızlıklar, etnik çatışmalar ve devlet kapasitesinin aşınması, Avrupa için kontrol edilemez bir göç dalgasını, yani demografik bir tsunami riskini beraberinde getiriyor. Macron’un gençlerin Afrika’yı terk etmesi üzerine kurduğu cümle, aslında Avrupa’nın kendi sınırları içinde yaşayacağı toplumsal doku değişiminden ve aşırı sağın yükselişinden duyduğu derin korkuyu yansıtıyor. Ancak burada ciddi bir samimiyet testi söz konusu. On yıllardır kıtanın kaynaklarını sömüren, “Françafrique” ağı üzerinden yerel diktatörleri finanse eden ve bölgeyi istikrarsızlaştıran müdahalelerde bulunan bir aklın, bugün Afrika’nın başarısından bahsetmesi, tarihin garip bir ironisi.
Afrika bugün, 20. yüzyılın sömürgeci kalıplarını kıran ve “çok kutuplu dünya” düzeninde kendine yeni bir yer açmaya çalışan bir aktör hâline gelmiş durumda. Ankara ve Pekin gibi yeni güç merkezlerinin kıta üzerindeki etkisi arttıkça, Avrupa’nın tek taraflı dayatmaları da geçerliliğini yitiriyor. Türkiye’nin “kazan-kazan” ilkesine dayalı, insani ve askerî iş birliğini harmanlayan yumuşak gücü ile Çin’in devasa altyapı yatırımları, Afrikalı liderlere ve halklara Avrupa’nın dışında da alternatifler olduğunu gösteriyor. Macron’un telaşı tam olarak burada; Fransa ve dolayısıyla Avrupa, Afrika’yı “kaybediyor.” Kaybetmekten kasıt ise kıtanın artık Paris’in talimatlarıyla hareket etmemesi ve kendi öz kaynakları üzerinde egemenlik kurma iradesi. Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelerde Fransız askerî varlığına ve siyasi etkisine karşı yükselen itirazlar, aslında bir “jeopolitik uyanışın” işaret fişeği. Avrupa, bu uyanışı bir “başarısızlık” veya “Rus/Çin etkisi” olarak kodlasa da aslında bu, Afrika’nın kendi kaderini tayin etme sürecinin sancılı bir aşaması. Dolayısıyla artık Afrika’nın başarısızlığı diye bir durumdan söz etmek yerine Avrupa’nın Afrika stratejisinin iflasından bahsetmek daha isabetli olacaktır.
Afrikalı gençler, yasa dışı yollarla Avrupa’ya geçmeye çalışırken
Macron, gençlerin göç etmesini engellemekten bahsederken bu gençlerin neden kendi ülkelerinde gelecek bulamadıklarını sorgulamaktan kaçınıyor. Eğer bir kıta; altın, elmas, uranyum ve petrol gibi stratejik kaynaklara sahip olup da halkı yoksulluk sınırının altındaysa burada bir yönetim zafiyetinden çok küresel bir “kaynak transferi” mekanizması devrededir. Avrupa, bu mekanizmanın en büyük faydalanıcısıyken bugün mekanizmanın yan etkilerinden olan göçten şikâyet etmesi rasyonel görünmüyor.
Göç, bir sebep değil sonuçtur; asıl sebep ise sömürgecilik sonrası dönemde inşa edilen adaletsiz ekonomik mimaridir. Macron’un “başarısızlık” korkusu, aslında bu adaletsiz mimarinin yıkılması korkusudur.
Hiç kuşkusuz, Avrupa’nın önündeki en büyük tehdit, kendi içindeki enerji ve ham madde açlığı. Yeşil dönüşümden bahseden bir Avrupa’nın, lityumdan kobalta kadar ihtiyaç duyduğu tüm kritik mineraller Afrika topraklarında bulunuyor. Dolayısıyla Afrika’nın istikrarı, Avrupa’nın teknolojik devamlılığı için bir zorunluluk. Ancak bu istikrar, Avrupa’nın anladığı gibi “sadık bir uydu kıta” yaratarak değil, gerçek bir ortaklık hukuku geliştirerek sağlanabilir. Türkiye’nin Afrika açılımı bu noktada bir model sunuyor. Ankara, bölgeye bir üst akıl veya eski bir sömürgeci gibi değil, eşit bir ortak olarak yaklaşıyor; savunma sanayinden eğitime kadar geniş bir yelpazede yerel kapasiteyi güçlendirmeyi hedefliyor. Macron’un ifadelerinde eksik olan şey, bu eşitlik ve saygı zemini. Macron hâlâ Afrika’yı Avrupa’nın arka bahçesi ve Avrupa’nın bekası için bir araç olarak konumlandırıyor.
Afrika’nın demografik patlaması, eğer doğru yönetilirse 21. yüzyılın en büyük ekonomik motoru olabilir; ancak yanlış politikalarla bir güvenlik krizine dönüşebilir. Macron’un “Gençleriniz Afrika’yı terk eder” uyarısı, aslında Avrupa’nın yaşlanan nüfusu ve azalan dinamizmi karşısında duyduğu ezikliği de gizliyor. Avrupa bugün askerî, ekonomik ve kültürel olarak bir “stagnation” (durgunluk) dönemine girmiş durumda. Afrika ise her türlü zorluğa rağmen dinamik, genç ve değişim istiyor. Bu enerji, eğer Avrupa tarafından samimiyetle desteklenmezse, Avrasya hattındaki diğer güçlerle birleşerek Avrupa’yı jeopolitik bir ada hâline getirebilir. Macron, aslında bu makûs talihi seziyor ve çaresizce Afrika’yı Avrupa limanına demirlemeye çalışıyor.
Macron, Africa Forward Summit (Afrika İleriye Zirvesi)’nde Afrikalı liderlerle
Modern devlet dinamikleri ve güvenlik stratejileri açısından baktığımızda, Macron’un söylemi bir “kriz yönetimi” dili taşıyor. Ancak krizin kaynağı olan Fransa’nın, aynı zamanda çözümün adresi olması inandırıcı gelmiyor. Afrika, 19. yüzyılın harita mühendisliği ile değil, 21. yüzyılın çok kutuplu realitesiyle şekilleniyor. Eğer Avrupa gerçekten Afrika’nın başarısını istiyorsa, öncelikle kıtanın finansal sistemini kelepçeleyen CFA frangı gibi prangalardan vazgeçmeli, terörle mücadeleyi sadece kendi çıkarları için bir operasyonel zemin olarak görmeyi bırakmalı ve Afrika’nın kendi güvenlik mimarisini kurmasına destek vermeli. Macron’un konuşmalarında bu yönde bir somut adım yerine sadece bir “beka kaygısı” görülmesi, Avrupa’nın Afrika politikasının hâlâ reaktif bir düzeyde kaldığının ispatı niteliğinde.
Nihayetinde, Afrika’nın başarısı Avrupa’nın lütfuna değil, Avrupa’nın Afrika üzerindeki sömürgeci bakiyesinden tamamen vazgeçmesine bağlı. Macron’un “şansımız kalmaz” dediği o Avrupa, aslında kendi geçmişinin hatalarıyla yüzleşmek yerine geleceğin faturasını yine Afrika’ya kesmeye çalışan eski bir zihniyetin temsilcisi. Tarih sahnesi, artık figüran olmayı reddeden ve kendi stratejik derinliğini keşfeden bir Afrika’yı selamlıyor. Bu yeni dönemde Avrupa ya Afrika ile eşit haklara sahip gerçek bir müttefik olarak yan yana yürüyecek ya da Macron’un korktuğu o başarısızlık girdabında, kendi kurduğu düzenin enkazı altında kalacak. Ankara’dan baktığımızda gördüğümüz gerçek şu: Afrika artık sahipsiz değil ve kendi yolunu çizme iradesine sahip; Avrupa’nın tek yapabileceği, bu tarihsel akışa uyum sağlamaya çalışmak.






HABERE YORUM KAT