1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Tiranlar sonsuza dek yaşamak ister
Tiranlar sonsuza dek yaşamak ister

Tiranlar sonsuza dek yaşamak ister

“En büyük tiranlar bile eninde sonunda ölmek zorundaysa, daha iyi bir dünya ya da en azından farklı bir dünya için her zaman umut vardır. Peki ya tiran kendini ölümsüzleştirmeyi başarırsa?”

05 Mayıs 2026 Salı 02:42A+A-

Zengin ve Güçlüler Sonsuza Dek Yaşamak İstiyor

Mark O’connell / NY Times - Perspektif


 

 Bir gün iki imparator — Çin imparatoru ve Rusya imparatoru — Yasak Şehir’de yan yana yürüyordu. Kırmızı ve altın işlemeli bir halının üzerinde adımlarını atarken maiyetleri neşeli bir saygıyla arkalarından geliyordu. İki imparator da 72 yaşındaydı; yönettikleri insanların genellikle öldüğü yaş civarındaydılar. Birbirlerinin dilini konuşmasalar da, tercümanları aracılığıyla ölümü alt etme ihtimali üzerine memnuniyetle sohbet ediyorlardı.

Bir ara Çin imparatoru, geçmişte bir insanın 70 yaşını aşmasının nadir olduğunu, oysa günümüzde 70 yaşındaki birinin hâlâ çocuk sayıldığını söyledi. Bunun üzerine Rus imparatoru daha da canlandı. Artık yaşlı bir adamın kalbini ya da karaciğerini çıkarıp yerine yeni bir organ koymanın mümkün olduğunu, böylece ilerleyen yaşına rağmen adamın gittikçe gençleşebileceğini, hatta belki de ölümden tamamen kaçabileceğini öne sürdü.

Sonra konuşma, eski Mezopotamya destanı Gılgamış’ın kazındığı kırık kil tabletlerden biri gibi aniden kesilir ve anlatı sona erer. Bu fragman hâli, o anın tuhaf yoğunluğunu daha da artırır: Tanık olmamamız gereken bir sahneye ortak edilmişiz hissini ve gücün doğasına dair bir sırrın ima edildiği duygusunu.

Belki geçen eylül ayında viral olan bu videoyu görmüşsünüzdür: Dünyanın en güçlü iki otokratı — on yılı aşkın süredir devlet başkanı olan ve ikisi de bu iktidarı bırakmaya niyetli olduğuna dair hiçbir işaret göstermeyen Xi Jinping ve Vladimir Putin — bir tercümanın açık kalan mikrofonuna yakalanmış, ölümsüzlüğe yönelik ortak arzularını konuşuyordu.

Bu an kısa olsa da aşırı anlam yüklenmiş, mitik bir siyasi sembolizmle yüklüydü. Xi ve Putin, dünyanın yükselen süper gücünün törensel merkezi olan ve devletin muhalefeti acımasızca bastırmasıyla özdeşleşmiş Tiananmen Meydanı’na doğru yürüyordu. 1989’da kısa ve coşkulu bir an için Çin komünizmi tarihe karışabilirmiş, yeni bir demokratik imkânın doğmasına alan açılabilirmiş gibi görünmüştü. Sonra tanklar içeri girdi ve devletin gücünün ebedî ve bölünmez olduğunu, tebaasının hayatlarının ise tümüyle gözden çıkarılabilir olduğunu ilan etti.

Son on yıl içinde demokrasi, yükselen illiberalizm ve plütokrasi dalgası karşısında geri çekilmekte. Dünyanın büyük bir bölümünde iktidar, giderek az sayıda otoriter liderin ve sınır tanımayan hırslara sahip küçük bir teknoloji milyarderleri grubunun elinde yoğunlaşıyor. Ortalama yaşam süresi artarken gelir eşitsizliği ve sağlık hizmetlerine erişimdeki uçurum da büyüdü. Ve bütün bunların ortasında, dünyanın en zengin ve en güçlüleri, ölümün tamamen ortadan kaldırılabileceğine ya da varoluşsal ağırlığını yitirecek kadar geriye püskürtülebileceğine dair kalıcı bir umut geliştirdi; belki de bunun için küçük bir ihtimal bile yarattı.

Ölüm olgusu, malum, bir korku ve melankoli kaynağıdır; ama aynı zamanda bir teselli kaynağıdır da. Tarihsel hanedanlar hakkında ne derseniz deyin, en berbat kalıtsal hükümdarlar bile mezardan hüküm süremezdi. VIII. Henry 50’li yaşlarının ortasında öldü; Cesare Borgia 30’lu yaşlarına zar zor gelebildi. Fazlasıyla kaba araçlar olsalar da, morbid obezite ve sifiliz değişimin araçları olarak rollerini oynadı. En büyük tiranlar bile eninde sonunda ölmek zorundaysa, daha iyi bir dünya ya da en azından farklı bir dünya için her zaman umut vardır.

Peki ya tiran kendini ölümsüzleştirmeyi başarırsa? Ya da kendisine biçilmiş ömrü öyle radikal biçimde uzatırsa ki, fiilen ölümsüz sayılırsa? Xi ya da Putin gibi otokratlar iktidarlarını on yıllarca uzatırsa, hatta süresiz olarak hüküm sürerse; kendi devletleri ve yurttaşlarının hayatları üzerindeki hâkimiyetlerini hiçbir zaman bırakmazsa ne olur? Böyle bir ihtimal, en hafif ifadeyle, bilimsel olarak hâlâ uzak. Ama bu iki liderin en başta bunu istiyor gibi görünmesi ve bilimin bunu kolaylaştırabileceğine inanıyor gibi durması, siyasi çağımız hakkında önemli bir şey söylüyor; gelecek çağın biçimine dair de ipucu veriyor.

Vampirin işareti altında yaşıyoruz. Çağımızın en güçlü arketiplerinden biri, ebedî gençlik peşindeki elittir; gücünü aşağı tabakadaki ölümlülerin kanından devşiren elit. Bugünün en görünür elitleri ise teknolojileriyle — sosyal medya, çevrimiçi perakende, yapay zekâ, veri gözetimi — bugünü belirleyen ve geleceğimizi şekillendiren, giderek orantısız bir siyasi güç kullanan kapitalistlerin küçük bir üst katmanıdır. Ve bu adamların, malum, insan ölümlülüğünün ufkunu ileri itmeye takıntılı olduklarını biliyoruz.

Bu arzuyla belki de en çok özdeşleşen kişi Peter Thiel’dir. Thiel bir dönem, ömrü uzatmanın bir yolu olarak gençlerden alınan kan plazması nakilleriyle ilgilendiğini söylemişti. Ama daha pratik ve daha az vampirvari biçimde, çeşitli biyoteknoloji girişimlerine milyonlarca dolarlık risk sermayesi yatırımı yaparak Silikon Vadisi’nde gelişen uzun ömür ekosistemine tohum sermayesi de sağladı. 2012’de Business Insider’a şöyle demişti: “Ölümün doğal olduğunu, hayatın bir parçası olduğunu söyleyen onca insan var; bence bundan daha yanlış bir şey olamaz.”

OpenAI CEO’su Sam Altman, insanda yaşlanmayı yavaşlatmayı ve potansiyel olarak tersine çevirmeyi amaçlayan Bay Area merkezli biyoteknoloji şirketi Retro Biosciences’a kendi servetinden 180 milyon dolar yatırdı. Jeff Bezos’un da insan ömrünü uzatacak kök hücre tedavileri bulmayı uman Altos Labs’ın başlıca fon sağlayıcıları arasında olduğu bildiriliyor. Bu tür girişimlerin peşinde olduğu tedaviler makuliyet yelpazesinin bir yerinde duruyor; hatta bazılarının günün birinde sıradan insanların erişimine açılacağı bir senaryo bile hayal edilebilir. Yine de teknoloji patronlarının uzun ömür takıntısının en çok kendi ömürleri için geçerli olduğu açık görünüyor. Thiel, kriyojenik olarak korunmak için kayıt yaptırdı. Altman ise etkinliğine dair kanıtlar biraz sallantılı olsa da, yaşlanma karşıtı rejiminin parçası olarak diyabet ilacı metformin kullandığını söyledi.

Bir de Bryan Johnson var. Çevrimiçi ödeme sektöründen kazandığı servetini, şaşırtıcı çeşitlilikte yöntemlerle ebedî hayatın saplantılı peşine düşmeye adamış durumda: çok yüksek miktarda takviye kullanımı, gen terapisi, bağışıklık baskılayıcılar, oğlundan alınan plazma nakilleri ve gece ereksiyonlarının niteliği ile dayanıklılığına dair ayrıntılı ölçümler. Johnson’ın girişimlerinin çoğu, en iyi ihtimalle, çok düşük ihtimalli denemeler; daha az hoşgörülü bir bakışla ise derin bir patolojinin belirtileri. Ama insanlık hâlinden kaçmaya yönelik çıplak arzusu, bilimsel açıdan daha saygın ömür uzatma projelerinin merkezinde yatan yarı bastırılmış arzuyu açığa çıkarıyor.

Bu girişimin, Johnson’ın benlik merkezli tek tanrıcılığındaki ayinsel pratiklerinin amacı, yaşlanma süreçlerini yavaşlatmak ve nihayetinde tersine çevirmek; böylece biyolojik olarak 18 yaşındaki birinden ayırt edilemez olmak ve öyle kalmaktır. Johnson’ın sloganı ve kendisine ait uzun ömür rejimi Project Blueprint’in parolası şudur: “Ölme.” İlaç endüstrisinin, Hıristiyan inancının ve Amerikan bireyciliğinin birbirinden farklı emirlerini tek bir buyruğa indirgemesi bakımından, bu formülasyonun klasik bir reklam sloganına özgü basit fikirli bir dehaya sahip olduğunu kabul etmek gerekir. “Ölme”, kalbinizin her sonlu atımında işitilen, tedirgin rüyalarınıza ve boş kaygılarınıza kodlanmış kesin mesajdır.

Bu adamların — bu otokrat devlet başkanlarının ve akıl almaz derecede zengin teknoloji uzmanlarının — “‘ölmeme’ arzusundan” başka ortak noktası nedir? Öncelikle, acımasızlık ve yaratıcılık yoluyla, güç ve kişisel zenginleşmeye yönelik saplantılı arayışları sayesinde, kâr ve iktidarlarını elde ettikleri ölümlülerden Olimposvari bir mesafeye çekilmişlerdir.

Teknoloji milyarderini düşünün: Ekonomik ve sosyal ilişkileri altüst ederek hayal edilemeyecek bir servet biriktirmiş bir adamdır bu. Bir şeyleri nasıl satın aldığımızı, nasıl ödeme yaptığımızı tamamen yeniden şekillendirmiştir. İnsanlarla etkileşim kurma biçimimizi değiştirmiştir. Beyinlerimizi yeniden yapılandırmış, küresel ekonomiyi yeniden düzenlemiştir. Şimdi de insan zihinsel emeğine duyulan ihtiyacı bir kez ve sonsuza dek ortadan kaldıracağını vaat eden nihai teknolojiyi yaratmaktadır. Böyle bir adamın, ölümden çıkış yolunu parayla satın alması; onu diğer insanların kaderine bağlayan bu son bağı da koparması yerinde olmaz mı?

Nitekim yapay zekâ, sermayenin emek üzerindeki nihai zaferini temsil ettiği gibi, daha büyük ve daha belirleyici bir zafere de yöneltiliyor: teknolojinin bizzat insanlık hâli üzerindeki zaferine. Fütürist ve girişimci Peter Diamandis, yapay zekânın insan ömründe büyük artışlar sağlayabileceğine inanıyor. 2023’te, uzun ömür araştırmaları için düzenlenen yedi yıllık bir yarışma olan XPrize Healthspan’ı duyurdu. Yarışmanın amacı, “65-80 yaş arası kişilerde kas, biliş ve bağışıklık fonksiyonlarını en az 10 yıl, hedef olarak 20 yıl geri kazandıran, önleyici ve erişilebilir bir tedaviyi bir yıl ya da daha kısa sürede başarıyla geliştiren” ekibe 101 milyon dolar ödül vermek.

Ödül, büyük ölçüde Suudi Arabistan Krallığı tarafından finanse edilen ve yıllık 1 milyar dolarlık bütçeye sahip, uzun ömür odaklı kâr amacı gütmeyen Hevolution Vakfı tarafından destekleniyor. Bu, ülkeyi uzun ömür araştırmaları ve inovasyonunun küresel merkezi haline getirme planının bir parçası. Altos Labs ve Retro Biosciences gibi şirketlerde olduğu gibi, Hevolution da kamuya dönük iletişiminde eşitlikçi bir dil kullanıyor. Vakıf, yaşlanmanın “gezegendeki her insanı etkileyen bir durum” olduğunu ve bu nedenle “her insanın daha uzun, daha sağlıklı bir hayat yaşama hakkı” bulunduğunu söylüyor. Yine de Suudi işgücünün büyük bir bölümünü oluşturan Bangladeşli ve Pakistanlı göçmen işçilerin — çoğu esasen sözleşmeye bağımlı emekçiler — işverenleriyle, hatta işverenlerinin işverenleriyle aynı ömür uzatma teknolojilerine erişebileceğini hayal etmek zor.

Singapur da uzun ömür odaklı Immortal Dragons gibi risk sermayesi fonlarının biyoteknoloji girişimlerine milyonlar yatırmasıyla deneysel ömür uzatma çalışmalarının merkezi haline geldi. Fonun kurucusu Boyang Wang, Financial Times’a verdiği yakın tarihli bir röportajda, portföyündeki şirketlerden birinin “beyinsiz klonlar” üzerinde çalıştığını açıkladı. Amaç, bebeklerin serebral hemisferleri olmadan doğduğu, buna rağmen bedenin temel işlevlerinin çalışır durumda kaldığı hidranensefaliyi kasıtlı olarak tetiklemekti. Wang şöyle dedi: “Gelecekte bunu yapay olarak tetikleyebilirsek, sizin için bir yedek beden haline gelebilir. Beyin nakli yapabildiğimizi hayal edin. O zaman bu yeni beden ikinci evimiz olabilir.”

Fiilî bir bilimsel olasılık olarak bu uzak, hatta düpedüz fantastik bir ihtimal. Ama tam da bu nedenle üzerinde düşünmeye değer. Zengin sahiplerinin hayatlarını uzatmak için yedek parça deposu işlevi görecek, kelimenin tam anlamıyla zihinsiz insanlara dair bu fantezi; geleceğe ilişkin bu özel vizyon bize neyi gösteriyor?

Güç, kendine özgü bir ölümsüzlük projesidir: Dünyaya damgasını vurma gücü — üzerinde kendi suretiniz bulunan paralar bastırmak, haritaları yeniden çizmek — sembolik düzeyde ölümü inkâr etme gücüdür. Son dört yıl içinde Putin, 100 binden fazla Ukraynalının da öldüğü bir savaşta, yüz binlerce genç Rus’u Ukrayna’da ölüme gönderdi. Putin, işgal kararının esas olarak jeopolitik kaygılardan kaynaklandığını; bunun her şeyden önce NATO’nun doğuya doğru genişleme tehdidine verilen bir yanıt olduğunu söyledi. Ama daha derindeki motivasyon emperyal görünüyor: Putin, Doğu Avrupa’nın haritasını yeniden yapmak, kaybedilmiş ve ihanete uğramış Rus imparatorluğunu yeniden kurmak ve bunu yaparak ülke içindeki iktidarını tahkim etmek istiyor.

Bilim yoluyla ölümsüzlük ihtimaline dair tesadüfen kamuya yansıyan düşünceleri, imparatorluğu yeniden kurma projesiyle aynı büyük narsistik fanteziden doğuyor gibi görünüyor. Pek çok fütürist rüyada olduğu gibi, radikal ömür uzatma projesi de bugünümüz hakkında önemli bir şeyi açığa çıkarıyor. Bu proje, süper zenginlere ve Putin gibi otoriter liderlere yalnızca kendi ölümlerinin kesin ihtimalini inkâr etme imkânı sunduğu için değil, içinden akıttığı gerici enerjiler nedeniyle de çekici geliyor.

Xi, görünüşe göre kişisel ölümsüzlükle Putin kadar ilgilenmiyor. O açık mikrofon kaydını izlerken, Xi’nin aslında Rus mevkidaşının tuhaf takıntılarına yalnızca eşlik ettiğini; kürsüye doğru yürürken konuşacak bir konu olsun diye bu sohbeti sürdürdüğünü hayal etmek kolay. Ama Xi, 2018’de başkanlık için onlarca yıldır yürürlükte olan iki dönem sınırını kaldırarak ömür boyu liderlik yapmasının önündeki tüm yasal engelleri ortadan kaldırdı.

Putin gibi o da ülkesini eski imparatorluk ihtişamına kavuşturma arzusuyla hareket ediyor. “Çin ulusunun büyük yeniden canlanışı” ve 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında Batılı emperyal güçlerin Çin’e dayattığı aşağılanmaların telafi edilmesi, liderliğinin başlıca hedefleri oldu. Xi’nin liderliğinde Çin’in küresel hegemonyaya doğru görünüşte durdurulamaz yükselişi, ona mecazi bir ölümsüzlük sağlıyor. Bu tam anlamıyla ölümsüzlük değil; ama bu da hiç yoktan bir şey değildir.

Bedenen ölümsüzlük takıntısının Çin tarihinde köklü bir geçmişi var. Çinli simyacılar, arsenik, kurşun ve cıva bileşikleri yoluyla altın sentezleyebildiklerine ve bu bileşikleri sıvı halde içmenin metalin bozulmaz özünü insan bedenine aktarabileceğine inanıyordu. Çin hanedanlarının resmî tarihçelerini içeren “24 Tarih” külliyatında, altın iksirini içmenin yalnızca Tang hanedanında en az altı imparatorun ölümüne neden olduğu kaydedilir.

Altın ile ölümsüzlük arasındaki sembolik bağ, kültürleri ve tarihsel dönemleri aşar. Eski Mısırlılar için altın, ebedî güneşin hayat veren gücüyle ilişkilendirilirdi. Orta Çağ ve erken modern Avrupa simyacıları içinse hem bir sembol hem de ebedî hayatın potansiyel kaynağıydı. Görece nadir oluşu ve zamanla kararmayan ya da paslanıp aşınmayan bir metal olması nedeniyle altın, zenginliğin evrensel maddesi haline geldi; kralların iktidarı varislerine devretmesi gibi, torunlara aktarılabilen bir şey. İnsan, parasıyla yaşamaya devam edebilirdi; o paranın inşa ettiği yapılarda da yaşamaya devam ettiği gibi: tapınaklarda, katedrallerde, kütüphanelerde, galerilerde, opera binalarında, teknolojilerde ve sosyal düzenlerde.

Bu büyülü düşünce hatları artık teknolojik olarak daha sofistike bir biçimde yeniden dokunmuştur. Milyarder risk sermayedarı Marc Andreessen, 2023 tarihli “Tekno-Optimist Manifesto”sunda şu iddiada bulunmuştu: “Yapay zekânın bizim simyamız, bizim Felsefe Taşı’mız olduğuna inanıyoruz — kelimenin tam anlamıyla kuma düşündürüyoruz.” Felsefe Taşı’na yapılan bu atıf, bir tür açık verişti: Antik ve Orta Çağ simyacılarının değersiz metalleri altına dönüştürebileceğine ve içene ebedî gençlik bahşeden bir iksir üretmek için kullanılabileceğine inandıkları efsanevi maddeye gönderme yapıyordu. Teknolojinin vaadi budur: Bizimle ölümlerimizin arasına gireceği vaadi. Paranın kendisinin vaadi de budur.

Ama şimdilik, insan servetiyle, gücüyle ve itibarıyla ne kadar büyütülürse büyütülsün, ölümün kaçınılmazlığından kaçış yok. Bryan Johnson ölecek. Peter Thiel ölecek. Sam Altman ölecek. Xi Jinping ölecek. Donald Trump ölecek. Vladimir Putin ölecek. Siz de öleceksiniz, ben de öleceğim; şu anda yaşayan ve henüz doğmamış herkes de ölecek. Hiçbirimiz kurtulmayacağız: Ne 3D baskılı organlarla, ne yapay süperzekâyla, ne de sevgili ve şımarık ergen oğullarımızdan alınan plazma nakilleriyle. Bunların hiçbiri, aramızdaki en zengin ve en güçlü olanların bile hepimizin ortak hayvani sonuyla arasına giremeyecek. Ölümün büyük ve korkunç demokrasisi baki kalıyor.

HABERE YORUM KAT