
“‘Terörün finansmanı’ suçlamasıyla yürütülen keyfi operasyonlara ve kitlesel mağduriyetlere son verilsin!”
İslami Dayanışma Platformu yayınladığı açıklama ilr son dönemde “Terörün Finansmanı”nı önleme adı altında yapılan gözaltı operasyonlarını protesto etti.
Son dönemde “Teröre finansman” suçlamaları ile Türkiye’nin bir çok şehrinde İslami hassasiyet sahibi insanlara ve cemaatlere yönelik keyfi birçok operasyon yapılmakta. Bu hukuksuz operasyonlar ile çok sayıda insan mağdur edilmekte. İslami Dayanışma Platformu, bu keyfi operasyonları proteto etti ve kurumları kitlesel mağduriyete ulaşmış bir operasyonlar konusunda hukuka uymaya ve sorumlu davranmaya davet etti.
Basın Açıklamasının Tam Metni:
Türkiye yüz yıldır oturmuş, nitelikli bir hukuk düzeni yoksunluğunun yol açtığı sorunlarla boğuşmayı sürdürürken keyfi uygulamalar sürekli biçimde yeni haksızlıklar ve yoğun mağduriyetler üretiyor. Son dönemde bilhassa İslami camiaya mensup bazı vakıf ve derneklere yönelik kimi operasyonlar ve ‘terörün finansmanı’ suçlamasıyla yürütülen soruşturma ve davalar ise bizlere adeta 28 Şubat artığı bir zihniyetin hala güvenlik ve yargı bürokrasisinde etkin konumda olduğunu düşündürtüyor.
Bu soruşturma ve operasyonların birçoğunda karşılaşılan manzara hukuki temelleri son derece zayıf, delile dayanmaktan ziyade önyargılara yaslanan, somut eylemi soruşturmaktan ziyade soyut niyet okumayı kendisine meslek edinmiş bir işleyiş manzarasıdır. Bu yüzden de çoğu zaman beraatı zimmet ilkesi göz ardı edilip suçlanan kuruluş ya da şahıslardan masum olduklarını ispatlamaları talep ediliyor.
Selefi eğilimli oldukları suçlaması (!) ile haklarında soruşturma yürütülen ve polis operasyonlarına maruz kalan pek çok şahsın ya da çevrenin, topluluğun dosyasına bakıldığında enteresan bir şekilde bu insanlara illegal/yasadışı nitelik taşıyan herhangi bir eylemleri hakkında soru sorulmadığı görülüyor. Ya ne soruluyor? Cuma namazına gidip gitmedikleri, devleti ya da yöneticileri Müslüman olarak görüp görmedikleri, toplumu değerlendirme biçimleri vs. Bu tür sorular üzerinden ilgili kişilerin radikal eğilimleri ölçülmeye ve oradan da şiddet potansiyeli taşıdıkları algısı üretilmeye çalışılıyor.
Bu yapılan hukuksuzdur, Orwellvari bir düşünce polisliğidir. Kendisini hukuk devleti olarak tanımlayan bir devlette karşılaşılmaması gereken bir manzaradır. Hukuk devleti ancak var olan ceza kanununun ihlalini içeren fiilleri yargılar, açıkça ve somut manada suç oluşturan eylemlerin peşine düşer ama asla vatandaşlarının düşünceleri üzerinden suç ihdas etmeye kalkmaz.
Devletin emniyet birimlerince ‘operasyon’ adı altında gerçekleştirilen ve giderek cadı avına dönüşme eğilimindeki bu eylemlerde ‘terörün finansmanı’ iddiasının, ithamının şüpheli ya da sanık konumundaki pek çok kişiye yöneltilen suçlamaların ortak paydasını oluşturduğu görülüyor. Pek çok vakada görüldüğü şekliyle yıllar önce mazlum coğrafyalardaki mağdurlara destek olma niyetiyle yapılan bağışlar ne yazık ki hayırseverler hakkında yıllar sonra ağır bir suçlama konusuna dönüşüyor. İnternetten gördüğü bir çağrıya merhamet duygusuyla cüzi de olsa karşılık verme gayretinden ötürü insanlar mağdur oluyor, mahkûm ediliyor.
Öyle ki bu tür bir çağrı üzerine, hesap sahibinin terörle iltisaklı olması iddiasıyla, yayınlanan ibana birkaç bin, hatta birkaç yüz TL gönderdiği için ‘terörü finans etme suçu’ işlediği gerekçesiyle ağır hapis cezasına çarptırılan insanların sayısı şimdiden binleri geçmiş durumda. Terör denilen belanın bu kadar basit bir çerçeveye indirgenmesinin mantıksızlığı sorgulanmıyor. Aynı şekilde devletin izniyle faaliyet yürüten bir bankada açılmış resmi bir hesabın sahibinin kimliğini bilmekle, bu kişinin illegal faaliyet içinde olup olmadığını araştırmakla kimin yükümlü olduğu sorusu görmezden gelindiği gibi insanların niyetleri de hiç dikkate alınmıyor. Ne gariptir ki Türkiye bir yandan mazlum coğrafyalarda yaşayan mağdurlar için yardım seferberliği ile iftihar ederken, aynı ruhla hayır faaliyetine girişen insanların bir kısmını terörize etme, mağdur etme çelişkisini yaşıyor.
Türkiye’nin 28 Şubat zihniyetini tümüyle tarihin çöplüğüne atması ve on yıllar boyunca büyük mağduriyetlere yol açmış köhnemiş ‘fişleme’ hastalığından kurtulması, İslami hassasiyet sahibi insanlara ve cemaatlere şüpheyle yaklaşma, sürekli takibat altında tutma mantığını terk etmesi gerektiğini bir kere daha hatırlatıyoruz. Başta İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı olmak üzere ilgili ve sorumlu kurumları keyfilik ve hukuksuzluk karşısında tavır almaya, giderek katlanan bu mağduriyetler karşısında harekete geçmeye davet ediyoruz.



HABERE YORUM KAT