Her hicret bir inkılabdır
Hicret, yönü Mekke’den Medine’ye doğru çizilmiş coğrafi bir rotadan çok daha fazlasıdır; o, insanlık tarihinin gördüğü en esaslı zihniyet devrimidir. Kronolojik bir göç hikâyesinin dar sınırlarına hapsedilemeyecek kadar büyük olan bu olay; statükoyu yıkan sosyolojik bir kırılma noktası, pasifliği reddeden siyasi bir deha ve yepyeni bir dünya nizamının doğuşunu müjdeleyen kurucu bir eylemdir. İnsanlığın kader aynasını değiştiren bu büyük yürüyüşün asıl dehası hikâyesinde değil, ruhumuza üflediği o devrimci esintide gizlidir. Çünkü tarih, sadece meydanlarda değil, evvela sadırlarda ve akıllarda inşa edilir.
Kaçış Değil; Özgürleşme ve Hesaplaşma
Hicret’i felsefi ve sosyolojik özünden koparıp onu çaresiz bir ‘kaçış’ veya pasif bir sığınma eylemi olarak görmek, bu kurucu inkılaba yapılacak en büyük haksızlıktır. Hicret korkakça bir geri çekilme değil, zalimlerin elinde esir edilmiş hakları geri almak ve mücadelenin şartlarını olgunlaştırmak için yapılan en stratejik hazırlıktır. Zira kabuğunu kıramayan tohum, göğe doğru yükselemez; eski rüyalara veda etmeyen göz, yeni şafakları gözetleyemez.
O dönemde Mekke, sadece taştan putların mekânı değil; sınıf ayrımcılığının, kabile asabiyetinin ve gücü elinde bulunduranın haklı sayıldığı vahşi bir statükonun merkeziydi. Müslümanlar için gitmek, bu adaletsiz sisteme ortak olmayı reddetmekti. Hicret ile birlikte insanlık, ‘mekânın kutsallığı’ fikrinden ‘değerlerin kutsallığı’ fikrine göç etti. İnanç, adalet, insan onuru ve özgürlük; doğulan topraktan, anılardan ve kurulu düzenlerden daha üstün tutuldu. Eğer mülkiyet, vatan, makam veya aile, adaleti hayata geçirmeye engel oluyorsa, tüm bunları elinin tersiyle itip yola çıkabilmektir hicret. İnsan, kalbini zincirleyen tüm aidiyetleri bir gece vakti arkasında bırakabildiği nispette hürdür; ve ruh, konforun fısıltısını susturduğu an kendi haysiyet tahtına oturur.
Manevi Arınmadan Toplumsal Devrime
Dış dünyada bir inkılab yapmak isteyen insanın, önce kendi iç dünyasında göç etmesi gerekir. Çünkü hicret, ilk önce nefislerde her türlü gayriinsani duygu ve alışkanlıktan arınmaktır. Kibrinden, bencilliğinden, tembelliğinden ve konfor alanından hicret edemeyen bir ruh, toplumsal bir dönüşümün öznesi olamaz. Kendi içindeki çöllerden geçmeyenler, başkalarının bağlarında vaha olamazlar.
Hicret bu yönüyle, donup kalmış, ritüellere sıkışmış ve adaletsizliğe ses çıkarmayan statik inanç biçimine karşı dinamik bir başkaldırıdır. Toplumlar ve fikirler durağanlaştığında kokmaya başlar; hicret ise inancı sürekli hareket halinde tutan, ideolojiyi yenileyen ve dinsel donukluğu iptal eden itici bir güçtür. Çünkü iman durağan bir göl değil, bentleri yıkan berrak bir nehirdir; aktıkça temizlenir, yürüdükçe yeryüzünü yıkar.
Bu deruni ve zihinsel uyanış, tarihteki en yapıcı rolünü kadim dünyanın en büyük tabusu olan ‘kabilecilik’ anlayışını kökünden yıkarak göstermiştir. İslam öncesi dünyada toplumsal varoluşun, güvenliğin ve hukukun yegâne temeli kan bağı ve akrabalıktı. Hicret ise biyolojik akrabalığın yerine ahlaki ve imani akrabalığı ikame etti.
Mekke’deki her şeyini geride bırakan Muhacir ile onlara kucağını açan Ensar, aralarında hiçbir kan bağı olmamasına rağmen ortak bir ülkü etrafında kenetlendiler. Aynı toprağın üstünde değil, aynı gökyüzünün altında aynı rüyayı görenlerin kardeşliğidir bu. Bu muazzam kucaklaşma, tarihte ilk kez ‘kabile’ refleksini aşarak evrensel bir ‘toplum’ ve ‘ümmet’ bilincini doğurdu. İnsanlar artık doğdukları aileye göre değil, savundukları değerlere ve erdemlere göre yan yana gelmeye başladılar. Böylece o imanın ‘adil toplum’u, Medine'nin bağrında ete kemiğe büründü. Karanlığın ortasında parlayan dolunay misali, mülkiyetin prangaları kırıldı ve ekmek sevgiden dokunmuş ellerle bölüşüldü.
Zamanın Sıfır Noktası: Nebevi Zamanla Yeryüzünü Kuşatmak
Hicret, yalnızca İslam toplumunu değil, bizzat tarih yazımının ve insanlık hafızasının kendisini yeniden inşa eden kurucu bir sıfır noktasıdır. O günden önce tarih; imparatorların fetihleri, kralların tahta çıkışları ya da kanlı yıkımlarla ölçülürken, ‘Hicret’ zamanı nesne olmaktan çıkarıp özne kılmıştır. İnsanlık, zamanın kadranını ilk kez bir kılıç darbesiyle değil, bir fikrin ayak sesleriyle kurmuştur.
Müslümanların zamanı ölçmek için bu büyük yürüyüşü milat kabul etmesi (Hicri Takvim) alelade bir takvim düzenlemesi değildir. Müslümanlar, felsefi ve kurucu bir iradeyle Hicret’i takvimlerinin başlangıç noktası kılarak, yeryüzünde şirke, zulme ve her türlü tahakküme karşı sarsılmaz bir dayanak noktası oluşturdular. Zamanı zalimlerin saraylarına göre değil, hürriyete yürüyen adımlara göre ölçmek; tiranların meşruiyetini zamansal olarak da reddetmekti.
İşte bu yeni, dinamik ‘Nebevi Zamanın Sıfır Noktası’ öyle muazzam bir tarihsel momentum doğurdu ki, Müslümanlar bu merkezden aldıkları aşk ve imanla yalnızca bir iki asır içerisinde dünyanın dört bir tarafına ulaştılar. Böylece hicret bütün müminler için nebevi bir sünnete dönüştü. Vahyin evrensel mesajını, çürümüş imparatorlukların sınırlarını aşarak kıtalara taşıdılar. Zamanı Hicret'le başlatmak, mekânı da Hicret'in adalet idealiyle fethetmenin ön sözü oldu. Bu takvim, donmuş bir geçmişin değil; geleceği inşa eden, sürekli genişleyen ve yeryüzünün her köşesine adaleti taşıyan akışkan bir zamanın ilanıydı.
İslami Devrim ve Medine Devlet Nizamı
Bu kurucu irade, Büyük İslami Devrim’in hem doğuş felsefesini hem de tarihsel momentumunu tayin etmiştir. Hicret olmasaydı, İslam yalnızca Mekke’nin vicdanlarına hapsolmuş bireysel bir ahlak öğretisi olarak kalabilirdi. Hicret, bu inancı yeryüzünde adil bir düzen kurma iddiası taşıyan küresel ve siyasi bir devrime dönüştürdü. O, soyut bir inanç ilkeleri bütününü, sosyolojik ve kurumsal bir gerçekliğe kavuşturdu. İnanç, ‘Hicret’ sayesinde kendi hukukunu, kendi iktisadını ve kendi devletini doğuracak korunaklı bir havzaya; Medine’ye kavuştu. Mekke'de bir tohum olan dava, Medine'de dalları dünyayı kucaklayan devasa bir çınara dönüştü. İslam devrimi gücünü topraktan veya askeri bir fetih hırsından değil, Hicret'in insan ruhuna kazandırdığı o ‘her şeyden vazgeçebilme ve yeniden başlama’ dehasından aldı.
Eski adı fesat, kargaşa ve hastalık anlamına gelen ‘Yesrib’, hicretle birlikte ‘Medine’, yani ‘hukukun inşa edildiği, medeniyetin kurulduğu yer’ unvanını aldı. Çatışan kabilelerin, vaha kültürünün ve kuralsızlığın hüküm sürdüğü bu coğrafya, çok kısa sürede adaletin gücüyle yönetilen kurumsal bir merkeze dönüştü. Hicretin hemen ardından kurulan Medine devlet nizamı, farklı inanç ve kökenden gelen toplumları adalet ve eşit vatandaşlık temelinde bir araya getirdi ve bir medeniyet mimarisinin beşiği haline geldi.
Bugün Hicret, takvim yapraklarında kalmış tarihsel bir hatıra değildir. O; kötülükten iyiliğe, cehaletten bilgiye, bencillikten fedakârlığa ve zulümden adalete doğru yürümeyi seçen her insanın iç dünyasında bugün de yapıcı ve dönüştürücü rolünü sürdüren, zamansız ve mekânsız bir hakikat arayışıdır. Çünkü insan, durduğu yerde değil, yolda olduğu sürece insandır. Ve vuslat, menzile varmak değil; her sabah hakikatin ufkuna doğru yeniden yola çıkmaktır.
Bu duygularla Medine’ye gönül vermiş her Müslümanın Hicri 1448 yılını tebrik eder, hayırlara vesile olmasını dilerken, muhacir bir peygamberin ümmeti olduğumuzu tekrar hatırlatmak isterim.



YAZIYA YORUM KAT