Daniyah Hannini / Yaqeen Institute
Çeviri: Barış Hoyraz – Haksöz Haber
1.BÖLÜM
Giriş
Sen kendin ol.
Kendi geminin kaptanı sensin.
Benim vücudum, benim seçimim.
Bu ve benzeri basmakalıp sözler, hem modern gündelik dile hem de bireysel ruhsal yapıya yerleşmiştir. Charles Taylor, çağımızı “kendini bulma, kendini gerçekleştirme ve gerçek benliğini ortaya çıkarma” şeklindeki ahlaki zorunlulukla tanımlanan bir “özgünlük çağı” olarak nitelendirmiştir.1
Liberal devlet, bu ahlaki açıdan özerk benliği sadece tartışmasız bir değer olarak desteklemekle kalmaz, aynı zamanda ona içsel bir değer ve geçerlilik atfeder. Göstereceğimiz gibi, bunun sonucu aslında bireyin alay konusu haline gelmesidir.
Bu makale, seküler hegemonyanın altında yaşamanın sonuçlarını incelemektedir. Seküler benliğin “ortaya çıkarılması” gibi tarihsel bir olguyu ele almakta, bu uydurma “benliğin” meşruiyetini İslami bir bakış açısıyla değerlendirmekte ve bu durumun ele alınmaması halinde seküler iktidarın Müslüman ruhu üzerindeki yıkıcı etkisini ortaya koymaktadır. Son olarak, İslami duyarlılıklarımızı ve bağlılıklarımızı geri kazanmanın gerekliliğini savunmaktadır.
Bireyin icadı
Modern benlik, Aydınlanma Çağı’na kadar uzanır. Bireysel egemenlik, devlet egemenliğini de destekleyen laiklik doktrini tarafından tanınmış ve korunmuştur.2
Laiklik, birbiriyle çelişen tanımlara sahip, doğası gereği karmaşık bir kavramdır;3 bizim amacımız doğrultusunda, laiklik, devlete şu hususları belirleme yetkisi veren bir siyasi doktrin olarak anlaşılmaktadır: (1) “bir dini neyin oluşturduğu; (2) hangi inanç ve eylemlerin dini ya da alternatif olarak laik kabul edildiği ve (3) bu dini inanç ve eylemlerden hangilerinin devlet tarafından kabul edilebilir ve hoş görülebilir olduğu.”4
Sekülarizmin bir dünya düzeni olarak ortaya çıkışı, hiç de doğal bir süreç değildi. Bu, Batı Avrupa’da Kilise ile Devlet arasındaki çekişmeden kaynaklanan travmaya karşı bir panzehir olarak ortaya çıkan bir projeydi. 16. Ve 18. Yüzyıllar arasındaki erken modern dönem, dini “yerine” oturtma çabalarına odaklanmıştı ve Kilise’nin toplum üzerindeki hâkimiyetini zayıflatma girişimleriyle şekillenmişti.5
Din ile devlet arasındaki varsayılan gerilimi çözmeye çalışırken, laiklik hiçbir zaman ikisinin sınırlarını net bir şekilde çizmedi. Din, işte bu laik kargaşa ortamında devletin bir oyuncağına dönüştü. Dinin, şekillendirilebilir bir varlık olarak seküler bir bakış açısıyla yeniden kurgulanması, sekülarizmi yalnızca din ile devletin ayrılığı olarak gören naif anlayışı çürütmektedir. Aslında seküler düzen, dini, devletin “din ve siyaset meselesiyle olan süregelen ve derinleşen iç içe geçmişliğine” uyacak şekilde yeniden yaratmaktadır; bu durum temelde “modern devletin genişleyen düzenleme kapasitelerinin bir özelliğidir.”6
Dinin, devletin uysal ve itaatkâr bir öznesi olarak yeniden yapılandırılması, sadece Batı Hıristiyan toplumu için öngörülmemişti; bu, küresel dünya düzeni için bir ‘her derde deva’ olarak kabul edildi.7
Avrupa, Batı emperyalist genişlemesinin tam desteğiyle, sekülarizmi dünyanın geri kalanına ihraç etmek için bir başlangıç noktası işlevi gördü. Seküler proje, ahlaki özerklik ve siyasi bağımsızlık ile karakterize edilen yeni bir “benlik” oluşturmayı amaçlıyordu. Bu “benlik” tam olarak neyi kapsar? Yatkınlıkları ve varsayımları nelerdir?
Liberal düşünce dünyasında, bireysel özerklik kişinin ahlaki otoritesiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Immanuel Kant, özerkliği “bireyler olarak kendimize ahlaki yasalar koyma yeteneğimizin bir özelliği” olarak ortaya koymasıyla sıklıkla anılır; böylece bireyi ve Tanrı’yı aynı “ahlaki topluluk” içinde bir araya getirir ve Tanrı’yı “ahlaki açıdan gereksiz” kılar.8
Kant’ın ahlak ile özerklik arasında kurduğu bağlantı derin bir etki ortaya çıkardı. Artık “ben”, kendi başına bir ahlaki özne olarak işlev görüyordu ve ahlakın kendisinin öznelliğini ortaya koyuyordu. Tanrı ve O’nun vahyi, bireysel dürtü ve ifadenin gerisinde kalacak ve böylece ilkeler yerine duygular ön plana çıkacaktı. Ahlaki açıdan özerk benlik, “içsel gerçekleri” (ne kadar geçici olursa olsun) ezoterik bir şekilde ortaya çıkarma ve “dünyayı nesneleştirip kendi taleplerine boyun eğdirme” yeteneği sayesinde özgünlüğün bir simgesi olarak görülüyordu.9
Özerk benliğin bu şekilde yüceltilmesi, ahlakın kendisinin “keyfiliğini” meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda onun istikrarsızlığını da doğal kabul eder.10
Rüzgârdaki bir tüy gibi, ahlakımız kendi kaprislerimizin sürekli değişen akıntısına maruz kalır; ahlaki yargımız ise sürekli bir değişkenlik tarafından belirlenir.
Böylelikle birey, sırf var olması nedeniyle kendi kendine yeten ve anlamlı seçimler yapabilen biri olarak kabul edilir. Günümüzün transseksüellik olgusu, bu ahlaki ve epistemolojik nihilizmi yansıtmaktadır. Yanlış bedende hapsolmuş olma hissini kişinin fiziksel cinsiyet ifadesiyle uyumlu hale getirme arzusu, trans bireylerin cinsiyet onaylayıcı ameliyatlar, ergenlik engelleyiciler ve hormon tedavisi gibi seçenekleri keşfetmelerine yol açmıştır. Geri dönüşü olmayan değişiklikler, “seçim/tercih” bayrağı altında görülmektedir. Duygular, ne kadar geçici veya kısa süreli olursa olsun, doğası gereği geçerli ve dolayısıyla eyleme geçirilebilir kabul edilir. Oysa, kişinin bedenini değiştirmesini övmek için öne sürülen aynı ilke, cinsiyet geçişinden vazgeçenler söz konusu olduğunda uygun bir şekilde önemsizleştirilir.11
Cinsiyet geçişi yapan pek çok kişi, “içsel gerçeklerinin” doğruluğuna güvenmiş, ancak daha sonra duygularının tamamen yanlış olduğunu fark etmiştir. Birey, kaprislerini ve arzularını benimseme adına yarattığı gerçek ve kalıcı sonuçlarla baş başa kaldığında, “içsel gerçekler” kolayca içsel yalanlara dönüşür.
Ahlak, kişisel bir mesele olarak yeniden tanımlandığında ve özel alana itildiğinde, iki önemli varsayım ortaya çıkar: (1) ahlak özneldir ve (2) farklı ahlak kurallarından kaynaklanan tüm ifadeler değer bakımından eşittir. Bu durum, bireyi dalgalanan ahlaki çerçevesinin kırılganlığına fiilen köle haline getirir. Seküler benliğin ortaya çıkışı, daha sonra bireysel ifadenin (ne kadar önemsiz veya görünüşte absürt olursa olsun) içsel bir anlam taşıdığı bir “özgünlük kültürü” ortaya çıkarır.12
Eğer seküler benliğin amaçlarının samimi ve onurlu olduğu ‘a priori’ kabul edilirse, o zaman neyin adil olduğuna nasıl karar vereceğiz? Ya da daha temel olarak, hangi temele dayanarak karar vereceğiz?13
Seküler iktidar, Tanrı’yı her türlü gerçek meşruiyetten veya egemenlikten dışlayan bir ekosistem oluşturduğunda ve beslediğinde, ortaya çıkan boşluk fiilen insanın (onaylanmış) yaratıcı gücüyle doldurulur. Seküler benliğin şekillenmesi, bireyin kendi heveslerini takip etmesine bağlıdır; bu da “gerçeği” ve özgünlüğü arama çabalarını boşuna kılar. Bunun dini ifade ve inanç üzerinde oluşturduğu etki felakettir. Seküler bir dünyada, kültürel ortam evrenselliği dini inançtan, uygulamadan ve nihayetinde hakikatten ayırır. Seküler benlik, şunu içselleştirmek zorunda kalır: (1) değişmez bir hakikat asla var olamaz ve (2) özgünlük, geçici deneyimlere ve duygulara bağlıdır. Bu, tüketicilerin kendi takdirlerine göre “karıştırıp eşleştirebilecekleri” bir seçenek büfesi oluşturur; böylece birey, kendi iştahını doyuran bir dizi dürtüden “maneviyat” uydurur.
Güncel eğilimler dini pratiklerin merkezsizleştiğini (bireyselleştiğini) yansıtıyor; nitekim anketler, ABD’deki yetişkinlerin yaklaşık dörtte birinin kendisini ‘dindar değil ama maneviyat sahibi (spiritüel)’ olarak tanımladığını gösteriyor.14
Evrene olumlu telkinler göndermek, şifa kristallerini kullanmak ve yoga ile farkındalık yoluyla günlük meditasyonu teşvik etmek gibi temelsiz uygulamaların yaygınlaşması ve normalleşmesi, bu bulguların ruhunu tam olarak yansıtmaktadır. Seküler maneviyatın misyonu, ister sakin bir zihin hali olsun, ister kişinin kendisine ve genel olarak dünyaya karşı artmış bir amaç bilinci ya da bağ hissi olsun, bir duyguyu geliştirmek ve beslemektir. Bu durum, yapılandırılmış dini uygulamalarda bir azalmaya işaret etse de, daha da anlamlı bir gerçeği ortaya koymaktadır: seküler toplum, insanı daha yüksek bir güç arayışına yönelten doğal eğiliminden (fitrah) kurtaramaz. Dini bir inanç olmadan metafizikle bağlantı kurma çabası, insan ruhuna yerleşik bu özelliğin bir kanıtıdır. Modern dünyaya seküler maneviyatın sunabileceği en fazla şey, geçici bir tatmin duygusu uyandırma potansiyeline sahip, epistemolojik açıdan sorunlu çeşitli uygulamalardır. Bu, dini, artık inanç ve dogmalara dayalı olmayan, aksine bireysel kaprislere ve arzularla yönlendirilen, bencil ve esnek bir varlığa dönüştürür. Esasen seküler maneviyat, kişinin hizmetini Tanrı’dan kendine kaydırır.
Bu eğilimle paralel olarak, Batı’daki Müslüman topluluklarda pek çok kişinin, “bana sadece Allah hükmedebilir” gibi görünüşte zararsız bir zihniyetle İslam ilkelerinin göz ardı edilmesini meşrulaştırması şaşırtıcı değildir. İster faizli işlemleri meşrulaştıran Müslüman işletmeler olsun, ister başörtüsü normlarını yeniden tanımlayan Müslüman influencer kültürü olsun, talihsiz gerçek şu ki pek çok Müslüman, “zarar ilkesi” aracılığıyla itaatsizliğe karşı duyarsızlaşmaktadır. Bu zihniyet, yadsınamaz bir şekilde seküler düşüncenin patolojilerini taşımaktadır. Bu zihniyet, dini bağlılığı sadece kişisel bir mesele haline getirmekle kalmaz, aynı zamanda bireye bir takipçi olmaktan ziyade dini bir tüketici haline gelme cesaretini de verir.
Kendini Müslüman olarak tanımlayan, ancak gerekli teolojik ve pratik bağlılıklardan yoksun bir bireyin ortaya çıkması ve meşrulaştırılması, işte bu mekanizma aracılığıyla gerçekleşir.15
İşte sekülerleşmiş Müslüman budur; duygunun kendisinin temelini (yani inancın geçerliliğini) meşrulaştırmak yerine, bir duygunun deneyimini önceliklendirmekle yetinir. “Kitlelerin afyonu”nu sınırsız maneviyattan elde edilen afyonla değiştirme çabaları kapsamında, seküler proje duyguları ve ezoterik deneyimleri inançtan üstün tutar. Artık namazın “faydalarını” hissetmediği için namaz kılmayı bırakan bir Müslümanla karşılaşılabilir. Bu durum, sekülarizmin Müslümanları, İslami uygulamaları algıladıkları “duygusal” ya da “manevi” sonuçlara göre süzmeye cesaretlendirme yeteneğini yansıtmaktadır.
Seküler iktidar, dini (yani Tanrı’yı) bireyin bilincinden ve faaliyetlerinden doğrudan silmez. Aksine, Tanrı’nın egemenliğini elinden alıp bunu insanlığa devrederek işler. Seküler iktidar (ve işleyişini sağlayan kurumlar), dini —ve dolayısıyla Tanrı’yı— önemsiz kılan hukuki ve toplumsal bir düzeni sessizce ama yaygın bir şekilde kurar. Seküler bir düzen altında din, esasen deizmin bir dalı haline gelir; Tanrı’ya (birey isterse) “var olma” imkânı tanınır, ancak toplumda oynayacağı gerçek bir rolü yoktur. Bireylere inanma konusunda yeşil ışık yakılır, ancak nihai olarak onların fiili dini uygulamalarının şeklini belirleyen seküler hukuk rejimidir. Başka bir deyişle, inançtan çok duyguların ön plana çıktığı durumlarda söz konusu Müslümanların aradığı “özgürlük”, gerçek bir özgürlük değildir. Gerçekte, “İslam’ı” bu şekilde uygulama imkânları (ve bu uygulamayı şekillendiren “duyguların” içeriği), devletin gücünden kaynaklanmaktadır—ve dolayısıyla devletin insafına kalmıştır.
Devam Edecek
Dipnotlar:
1. Taylor, A Secular Age (Londra: Belknap Press, 2007), 475.
2. Talal Asad, Formations of the Secular (Stanford: Stanford University Press, 2003), 134.
3. Akademisyenlerin sekülarizmi birden fazla şekilde anladıklarını ve sınıflandırdıklarını belirtmek önemlidir. Sekülarizm çok yönlüdür ve “dindar” ile “seküler” olmanın ne anlama geldiğine dair kategoriler sürekli olarak yeniden ele alınmakta ve değerlendirilmektedir.
4. Ali Harfouch, “Müslüman Zihnin Sekülerleşmesi,” Traversing Tradition, 8 Nisan 2019, https://traversingtradition.com/2019/04/08/the-secularization-of-the-muslim-mind/.
5. Sekülarizmin ortaya çıkışını sadece din savaşları merceğinden sunmak, eksik bir anlatımdır. Bu siyasi doktrinin daha eksiksiz bir resmini elde edebilmek için, söz konusu olan sosyal, siyasi ve ekonomik gerçeklikleri kabul etmek önemlidir. Sekülarizmi besleyen tarihsel koşullarla ilgili ayrıntılar için bkz. William Cavanaugh, The Myth of Religious Violence (New York: Oxford University Press, 2009), 124–80 ve Asad, Formations of the Secular, 1–17.
6. Hussein Agrama, “Laiklik, Egemenlik, Belirsizlik: Mısır Laik mi, Dini bir Devlet mi?”, Comparative Studies in Society and History 52, no. 3 (2010): 495–523.
7. Cavanaugh, Dini Şiddet Efsanesi, 120–21.
8. Schneewind, Özerkliğin İcadı (Cambridge: Cambridge University Press, 1998), 31.
9. Hallaq, İmkansız Devlet (New York: Columbia University Press, 2014), 80.
10. Hallaq, İmkansız Devlet, 35.
11. Bu, cinsiyet geçişinden geri dönenlerin bir topluluk olarak destek görmedikleri anlamına gelmez. Aksine, onların anlatılarına değer verilmemesinin, ana akım medyada bu konunun yeterince vurgulanmamasına ve/veya göz ardı edilmesine yol açtığını vurgulamak içindir. Daha fazla ayrıntı için bkz. “Robin Respaut, Chad Terhune ve M. Colin, ‘Why Detransitioners Are Crucial to the Science of Gender Care,’ Reuters, 22 Aralık 2022, https://www.reuters.com/investigates/special-report/usa-transyouth-outcomes/.
12. Corey James Anton, Selfhood and Authenticity (Albany: New York Eyalet Üniversitesi Yayınları, 2001), 4.
13. Stephen Guardbaum, kişisel özerkliğin adalet konusunda somut yargılarda bulunmayı engellediğini vurgulamaktadır. O, “her bireyin, bu yargılarda kullandığı adalet kriterlerini kişisel özerkliğiyle ilişkilendirdiğini” belirtmektedir. Stephen Guardbaum, “Liberalizm, Özerklik ve Ahlaki Çatışma,” Stanford Law Review 48, no. 2 (1996), 385–417.
14. “Artık Daha Fazla Amerikalı, Dindar Değil Ama Manevi Olduğunu Söylüyor,” Pew Araştırma Merkezi, 6 Eylül 2017, https://www.pewresearch.org/fact-tank/2017/09/06/more-americans-now-say-theyre-spiritual-but-not-religious/.
15. “Müslümanım, ama ben…” başlıklı popüler 2015 Buzzfeed videosu bu olguyu örneklemektedir. Müslüman olmanın veya İslam’ı takip etmenin ne anlama geldiğine dair klişeleri kırma çabaları, bireyin dininin “neye benzediğine” etki etme konusundaki seküler duyguları yansıtmaktadır (https://www.youtube.com/watch?v=JMQjyRc7eiY).

