Yakın siyasi tarihimiz, silahlı çatışma döneminin sona erdirilmesine yönelik her ciddi girişimin, doğrudan süreci hedef alan karanlık provokasyonlarla karşılaştığını gösteren örneklerle dolu.
24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ yolunda acemilik eğitimlerini tamamlayıp birliklerine gitmekte olan silahsız ve sivil kıyafetli 33 askerin PKK mensuplarınca otobüslerden indirilerek öldürülmesi, o dönemde devam eden ateşkes sürecinin fiilen sonu olmuştu.
Benzer biçimde, 22 Temmuz 2015’te Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polisin evlerinde öldürülmesi, 2013 Newroz’undan bu yana devam eden çatışmasızlık sürecinin sonunu getiren karanlık eylemlerden biriydi.
Saldırı ilk aşamada PKK tarafından farklı şekillerde sahiplenilip ardından reddedildi; olayla ilgili yargılanan dokuz sanığın 2018 yılında delil yetersizliğinden beraat etmesi ise cinayetlerin faili meçhul kalmasına yol açtı.
Bu iki olayın ayrıntıları ve failleri konusundaki tartışmalar bir yana, tarihsel sonuçları bakımından dikkat çekici bir ortaklık söz konusudur: Her ikisi de çatışmanın sona erdirilmeye çalışıldığı süreçleri hedef almıştır.
Türkiye ve bölgedeki siyasal iklime bakıldığında, görünen o ki yeni bir provokasyon mevsimine girmiş bulunuyoruz.
Örgütün silah bırakması ve feshi yönünde ilerleyen süreçte, belirlenen hedefler doğrultusunda atılan adımlar hızlandıkça, süreci farklı toplumsal fay hatları üzerinden rayından çıkarma çabaları da aynı hızda artmaktadır.
Nitekim son günlerde çok ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Geçen hafta Avrupa'daki bazı Cemevleri yöneticilerinin öncülük ettiği 53 Alevi aydın(?),Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde ifade ettiği belirtilen ‘Yavuz Selim-İdrisi Bitlisi ittifakı’ gerekçesiyle“arkaik ve kanlı ittifakı reddediyoruz” şeklinde bir bildiri yayınlandı.
Hemen akabinde Eylül ayının ilk haftasında Londra’da Tel Aviv merkezli Yahudi-Kürt Ağı (Jewish-Kurdish Network) ile Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Moshe Dayan Merkezi ortaklığında "Değişen Orta Doğu'da Yahudi-Kürt İlişkileri" başlığıyla iki gün devam eden bir konferans düzenlendi.
“Yahudi ve Kürt halklarının Orta Doğu'da ortak tehditlerle karşı karşıya olduğu, her iki halkın da özgürlüğü seven "doğal müttefikler" olduğu, İsrail'in, Kürt halkının bağımsızlık özlemlerini açıkça destekleyen tek ülke olduğu ve iki toplum arasındaki bağın 2800 yıllık ortak bir geçmişe dayandığı”şeklindeki tezler öne çıkarıldı.
Konferansa, videolu bir mesaj gönderen İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar ise: “Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört ülkede yaşayan büyük Kürt azınlık, ne yazık ki bugüne kadar siyasi bağımsızlığını elde edemedi” dedi.
Dün gündüz saatlerinde ise, profil resimlerinde çoğunlukla Türk Bayrağı ve Atatürk fotoğrafı bulunan bazı hesaplar; 2014 yılından beri zaten çift dilli olan tabela resimlerini paylaşarak “vatan elden gidiyor” şeklinde büyük bir dezenformasyona imza attı.
Eş zamanlı olarak yayıldığı dikkatlerden kaçmayan bu paylaşımların belki de en ilginç tarafı, bunun “vatanseverlik” kisvesi altında yapılıyor olmasıydı.
Dikkat edilirse; Kürtlerle Türklerin tarihsel birlikteliğini “arkaik ve kanlı bir ittifak” şeklindemahkûm eden mezhepçi yaklaşımlar...
Kürt hareketinin kazanımlarını yetersiz bulduğu için Öcalan’ı veya Mazlum Abdi’yi “işbirlikçi” ve “hain” ilan eden Kürt ulusalcılar...
Ortadoğu’da yaşadığı yalnızlığı aşmak ve yeni ittifak alanları oluşturmak isteyen Siyonist çevreler...
Ve “vatan elden gidiyor” propagandasıyla toplumun milliyetçi reflekslerini harekete geçirmeye çalışan ulusalcılar ve Kemalistler...
Tüm bu çevreler; itiraz gerekçeleri ve motivasyon kaynakları farklı olmakla birlikte, sonuçları itibarıyla aynı noktada buluşmaktadır.
Aleyhteki tüm dezenformasyonlara ve muhtemel provokasyon girişimlerine rağmen, şiddet ve çatışma döneminin sona ermesi bakımından artık geri dönülemez bir evreye gelindiği görülüyor. Ancak bu, sürecin risklerden, kırılganlıklardan ve istismar edilme ihtimalinden azade olduğu anlamına gelmiyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca devletin değil, sivil toplumun, aydınların, kanaat önderlerinin, medyanın ve toplumun bütün kesimlerinin, siyasi pozisyonlarından bağımsız olarak, bu süreci rayından çıkarmak isteyenlere karşı daha dikkatli, daha temkinli, daha basiretli ve daha kararlı olması gerekmektedir.
Özetle, yeni bir provokasyon mevsimine girmiş bulunuyoruz. Fakat bu kez provokasyonlara teslim olmayacağız.








