Daniyah Hannini / Yaqeen Institute
Çeviri: Barış Hoyraz – Haksöz Haber
Özgürleşmek: Müslüman zihni seküler düşünceden kurtarmak ve İslami kişiliği yeniden oturtmak -1
2. BÖLÜM
Seküler benliğin disipline edilmesi
20. yüzyılın başlarında, Amerikan kamu eğitim sisteminin kurulması ve resmileştirilmesinden kısa bir süre sonra, Yehova’nın Şahitleri dini gerekçelerle devlet okulu öğrencilerine zorunlu kılınan Sadakat Yemini’ne (Çev.Notu: Sadakat Yemini, genel anlamıyla bir kişinin bir devlete, lidere, kuruma veya bir ideale bağlı kalacağına, ona ihanet etmeyeceğine dair kutsal değerler ya da kanunlar önünde verdiği sözdür) katılmayı reddettiler. Bu durum, hukuki ve kültürel bir tartışmaya yol açtı. Minersville Okul Bölgesi v. Gobitis (1940) davasında, Yüksek Mahkeme öğrencilerin günlük törene katılma zorunluluğunu onarken, aynı zamanda bunu yapmamanın okuldan atılmaya yol açabileceğini de vurguladı. Bunun ardından iki bin öğrenci kamu kurumlarından atıldı; devletin zorunlu kıldığı uygulamaya karşı dini inançlarına sadakat göstermeyi tercih ettikleri için Yehova’nın Şahitlerine yöneltilen toplumsal şiddet ve öfke ise cabasıydı. Yargıtay üç yıl sonra bu kararından geri adım atsa da, dava seküler bir düzen altında din özgürlüğünün kaçınılmaz kırılganlığını ortaya koydu. Bunun nedeni, “bireysel özerkliğin” devletin zorlayıcı mekanizması aracılığıyla güvence altına alınmasıdır; devlet, bireysel özgürlüğü tam da bu özgürlüğün garanti altına alınmasının tek yolu olduğu için ezebilir.
Dolayısıyla, Aydınlanma döneminin “birey”i yaratmaya yönelik bu ortak çabası, pratikte tam da benliğin bireyselliğini inkâr eden şeydi. Modern “bireysellik”, ancak çeşitli kurumları aracılığıyla benliği tanımlama, yetiştirme ve disipline etme sorumluluğunu üstlenen modern devlet aracılığıyla elde edilebilir.16
“Benliğin” “kendinden anlaşılır” özgünlüğü ve özerkliği, benliğin üretiminin geçmişte de bugün de özenle koordine edilmiş ve işbirliğine dayalı bir süreç olduğu düşünüldüğünde, hiç de kendinden anlaşılır değildir. Talal Asad’ın da işaret ettiği gibi, John Locke’un “keyfi yönetimin sınırı olarak doğal hak” üzerindeki vurgusu, “kişinin hukuki kavramı aracılığıyla benliğin koşullu karakterini sabitleme arzusuyla da yakından bağlantılı olabilir.”17
Sonuç olarak, birey ancak devletin izin verdiği ölçüde özgürdür. Bireye kendini tanımlaması için sonsuz bir seçenek denizi illüzyonu satılırken, gerçekte devlet insan hayal gücünün sınırlarını belirlemekle kalmaz, işlevini sürdürmek ve hayatta kalmak için de söz konusu sınırlara bağlıdır.
Başka bir deyişle, sandığımız kadar özgür değiliz. Kendimize dair algımız ve bakış açımız doğası gereği özerktir ve bu nedenle özgünlük sadece bir yanılsamadır. “Özgür” toplum, bireyin bağımsız olarak düşünebilmek ve dolayısıyla istediği gibi davranabilmek için gerekli yaratıcı araçlara sahip olduğu hayali pazarlamaktadır. Sıklıkla gözden kaçan şey, seküler benliğin içselleştirmeyi ihmal ettiği şeydir: düşünce ve ifadenin düzenlenmesi. Değerler ve normlar büyük ölçüde seküler liberal kurumlar tarafından şekillenir. Rousseau, 18. yüzyılda bile, özerk benliğin ancak vatandaşların “tek bir genel irade temelinde uyumlu ve tekdüze bir şekilde” hareket ettiklerinde gelişebileceğini savunmuştu; burada liberal düzen, kolektif eylemi düzenlemeye ve sınırlamaya yardımcı olacak bir davranış çerçevesi sunar.18
Öyle ki, bireysel öz-belirleme aslında bireysel bir çaba değildir; birey, kendisine “normalleştirilmiş” bir “görelilikle ilgili epistemolojik içgörüyü pratik ya da etik bir ilkeyle karıştırabilir.”19
Yani, bireysel eğilimler ve yakınlıklar, gerçek anlamda bireysel olmaktan ziyade, genellikle devletin onayladığı “normatif” inanç ve uygulama biçimlerinin sonucudur.
Cinsiyet rollerine ilişkin modern bakış açılarını ele alalım. Mevcut durum, işgücündeki kadınların desteklenmesini gerektiriyor, ancak kadınları ailenin bakıcıları olarak onurlandırma konusunda o kadar hevesli değil. Kadınların “başarısı” ve “güçlendirilmesi” kavramlarının, tesadüf eseri değil, ikincisinden ziyade ilkiyle ilişkilendirilmesi bir tesadüf değildir. “Girlboss” kültürünün (Çev.Notu: "Girlboss" kültürü, 2010’lu yılların ortalarında internet dünyasında ve iş hayatında fırtınalar estiren, kadınların iş dünyasındaki başarısını, girişimciliğini ve finansal bağımsızlığını odak noktasına alan bir popüler kültür akımı ve kadın güçlenme -female empowerment- ideolojisidir) yükselişi ve bununla eşzamanlı olarak kadınların gelecek nesillerin koruyucusu olarak üstlendiği rolün değersizleştirilmesi, modern devletin gücünü ve bireysel özlemleri şekillendirme yeteneğini yansıtmaktadır.
Dahası, bu durum devletin “kendini ifade etme” konusundaki hoşgörüsünün sınırlarını da ortaya koymaktadır. Gerçekleştirilen eylemler ve savunulan inançlar, normatif bir gerçeklikten ziyade bireysel tercih temelinde gerekçelendirilmelidir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başörtüsüyle ilgili modern söylemde açıkça görülmektedir. Dini kıyafetler, bireysel tercih temelinde övülmekte ve kabul edilmektedir; ancak dini dogmalara dayandırıldığında baskıcı olarak değerlendirilmektedir. Amerikalı Müslüman kadınların başörtüsü, örtünme konusundaki bireysel tercihlerinin bir yansıması olduğu sürece (teorik olarak) meşrulaştırılır. Örtünme tercihi teolojik taahhütlerin gerisinde kalırsa, çok farklı bir tepkiyle karşılanır. İronik bir şekilde, öznelliğin boyun eğdirilmesi, tam da öznelliğin kendisine atfedilen irade aracılığıyla gerçekleşir.20
Dolayısıyla, seküler benlik kendi “düşünce özgürlüğünü” ne kadar varsaysa da, mutlak anlamda bir özgürlük aslında mevcut değildir; “ne kadar bağımsız düşünen biri olursa olsun, herkes bir dereceye kadar diğer insanlara, geleneklere ve dil gibi kendi ortaya çıkarmadığı şeylere bağımlıdır.”21
Düşünce, her zaman daha geniş ve yerleşik bir anlam ağına bağlıdır. “Terörizm” kelimesinin etimolojisini ele alalım. Terörizm, tarihsel olarak Fransız Devrimi’ne karşı çıkanlara yönelik devlet onaylı şiddeti ifade ediyordu. Bu terim zamanla, siyasi hedefleri gerçekleştirmek için uygulanan şiddeti daha belirsiz bir şekilde ifade eder hale geldi. Terörizm’in geniş kapsamına neyin ve kimin girdiği sorusu, devletin propagandacılarının kendi çıkarlarına hizmet eden keyfi kararlarına bağlı olarak keyfi bir hal aldı. Atasözünde de söylendiği gibi: “birinin teröristi, bir başkasının özgürlük savaşçısıdır.”
Bu durum basitçe bir anlamsal mücadele olarak yorumlanabilir, ancak gerçek çok daha ürkütücüdür. Hiroşima ve Nagazaki’de yaşanan katliamı meşrulaştıran, egemen anlatıların gücü ve bu anlatıları şekillendirmede kullanılan dildir. “İmparatorluklar Mezarlığı”nı meşrulaştıran, sınıflandırma sistemidir. Madeleine Albright gibilerini, yarım milyon Iraklı çocuğun ölümünün “buna değdiğini” ilan etmeye cesaretlendiren, retoriğin gücüdür. Filistinlilerin yerleşimci sömürgeciliğine karşı direnişini, soykırımlarının gerekçesine dönüştürebilen, ifadenin yapılandırılmasıdır. Kelimelerin gücü vardır. Dilin bir sisteme ait olduğunu kabul etmeliyiz. Kullandığımız kelimeler, doğası gereği modern devlet ve medyada ya da başka yerlerdeki çeşitli kurumsal işbirlikçileri tarafından belirlenen parametreler çerçevesinde işler ve bireysel eylemleri ve sunumları etkiler.
İşte sömürgecilik, her anlamda, seküler iktidar tarafından bu şekilde şekillenir. Sömürgeciliğin, insanlığı hem zihinde hem de haritada “‘hayali topluluklar’a’ bölme yeteneğinden ne kadar keyif aldığını” sıklıkla gözden kaçırırız.22 Genellikle “kolonyalite” olarak anılan sömürgeciliğin bu yönü,23 sadece maddi alanda işleyen bir şey değildir; yani, onun baskısı her zaman elle tutulur nitelikte değildir.24 Kolonyalite, “yumuşak güç” kavramının daha geniş kapsamına girer. Yumuşak güç, evrensellik ve tarafsızlık bayrağı altında kolektif değerleri, normları ve duyarlılıkları dayatan, ince ama zorlayıcı bir güçtür.25 Bu egemenlik boyutunun nihai amacı, bir halkın entelektüel olarak içini boşaltmak ve ardından yerli halkı devletin imajına göre yeniden şekillendirmektir.26 Bu imaj, devletin gerçekliğin kendisi hakkındaki tutumunu yansıtır—devletin sivil toplumun nasıl görünmesi ve işlev görmesi gerektiğine dair inancını ve dolayısıyla halkının dünya görüşünü nasıl oluşturduğunu gösterir. Bu hegemonik proje, öncelikle seküler iktidar aracılığıyla yürütülür; bu iktidar, misyonunu meşrulaştırmak ve normalleştirmek için anlatı inşasına dayanır. Başka bir deyişle, sömürgeci proje hâlâ hayatta ve gayet iyi durumda. “Sömürgecilik” kavramının temelde devletin, kaba kuvvet ve/veya fikirlerin yayılması yoluyla vizyonunu hayata geçirme yeteneğini tanımladığını düşünürsek, bu hiç de şaşırtıcı olmamalıdır. İdeolojik etki ve maddi şiddet, hegemoniyi kurmak için genellikle birlikte işler.
Dolayısıyla “yumuşak” güç, aslında hiç de yumuşak değildir. Bunu, seküler liberal düzenin, bireyin düşüncelerini süzmek için kullandığı kelime dağarcığını nasıl sağladığında görebiliriz. Müslüman coğrafyalarda Filistinlilerin içinde bulunduğu zor duruma dair söylem –ki bu söylem, daha açık bir şekilde “dini” olan her şeyin yerine genellikle “insan hakları” bakış açısını tercih eder– bu olguyu açıkça ortaya koymaktadır. Söylenen ya da söylenmeyen varsayım şudur: “Bölücü teolojik bağlılıkların yüküyle lekelenmiş olarak algılanan Müslümanların endişelerinin aksine, insan hakları savunucularının endişeleri evrenseldir, kapsamlıdır ve Müslüman olmayan Filistinlileri de kapsar.”27 Görünüşte zararsız olsa da, dildeki bu kayma aynı anda seküler değerleri teşvik ederken İslam’ın gerçekliğini ve kurallarını reddeder. Filistin örneğinde bu, “İslam’ın evrensel olma kapasitesini inkâr eder; insan haklarını (ve bunların iç içe geçtiği seküler insanlık siyasetini) partiküler taahhütlerden yoksun olarak yüceltir.”28 Düşüncelerimizi seküler dilin süzgecinden geçirmek zorunda hissedersek, İslami inançlarımızı tutarlılık ve etki umudunun ötesinde bulanıklaştırma riskiyle karşı karşıya kalırız.
Bizler sosyal varlıklarız. Bireysel ifademiz, toplumsal taahhütlere büyük ölçüde bağlıdır — bu taahhütler günümüzde devlet ve şirketlerin yoğun etkileriyle titizlikle yönetilmektedir.29 Modern birey, tüketim kültürünün yayıldığı ve benliğin özenle tasarlanmış davranış biçimlerine alıştırıldığı, sinerjik etkilerin oluşturduğu bir denizin içinde boğulmuş durumdadır. Bu, adı farklı olsa da sosyal mühendislikten başka bir şey değildir; kurumlara “ne yediğimizi, ne izlediğimizi, ne giydiğimizi, nerede çalıştığımızı ve ne yaptığımızı” belirleme konusunda tam yetki verilmektedir.30
Dipnotlar:
16. Hallaq, Impossible State, 76
17. Asad, Formations of the Secular, 135.
18. Gardbaum, “Liberalism, Autonomy, and Moral Conflict.”
19. Anton, Selfhood and Authenticity, 4.
20. Ulusal kimliğin oluşumu ve insan hakları söyleminin etkileri hakkında ayrıntılar için bkz. Asad, Formations of the Secular, 134–40.
21. Olivier Bert, “Foucault and Individual Autonomy,” South African Journal of Psychology 40, no. 3 (2010): 292–307.
22. Sean L. Yom, “İslam ve Küreselleşme: Laiklik, Din ve Radikalizm,” Küreselleşmenin Zorlukları (Londra: Routledge, 2017) içinde.
23. Koloniyalite, sömürgeciliğin bir yan ürünü olarak anlaşılır. Bu, düşünceyi yeniden tanımlamak amacıyla yerli halktan sistematik olarak iktidarın gasp edilmesidir. Joseph Lumbard, koloniyaliteyi, Müslümanların “artık (İslami) geleneklerine uygun düşünmemelerine” neden olan ve Müslümanlardan “dünyadaki yerlerini kavramsallaştırmak için dışarıdan gelen paradigmaları kullanmalarını” talep eden bir “epistemik erozyon” olarak tanımlar. Joseph E. B. Lumbard, “Islam and the Challenge of Epistemic Sovereignty,” Religions 15, no. 4 (2024): 6–7, https://doi.org/10.3390/rel15040406.
24. Maddi sömürgecilik, Ramazan ayını toplama kamplarında tutsak olarak yemek yiyip içmek zorunda kalan Uygur Müslümanlarıdır. Sömürgecilik, ailesini beslemek için mücadele ederken sürekli gözetim ve sert sokağa çıkma yasakları altında yaşayan Keşmirilerdir. Sömürgecilik, altı yaşındaki Hind Rajab ve onunla birlikte şehit olanların öldürülmesidir; onlar bize, sömürgeci misyonun azmini göz ardı etmenin ve bunu yanlış bir şekilde geçmişin iğrenç bir kalıntısı olarak görmenin neden imkânsız olduğunu hatırlatır.
25. Ali Harfouch, “Büyük Fitne: Seküler İktidar ve Müslümanların Geleceği(leri) – 1. Bölüm,” Ummatics, 12 Eylül 2022, https://ummatics.org/political-theory/the-great-fitnah-secular-power-and-muslim-futures-part-1/.
26. Sherman Jackson, “mysterium tremendum”dan ya da “ikinci yaratıcılar”dan (aslında bu anlatı/gerçeklik inşa sürecini kontrol edenler) bahseder; bunlar, “Tanrı’nın ilahilik tekeliyle en büyük mücadeleyi verenler”dir. Jackson, Islam and the Blackamerican (Oxford: Oxford University Press, 2011), 193. Sekülerizmle ilgili daha güncel bir eleştirel yaklaşım için bkz. Sherman Jackson’ın The Islamic Secular adlı eseri.
27. Muneeza Rizvi, “Filistin ve İslam Sorunu,” Critical Muslim Studies, 15 Mayıs 2021, https://criticalmuslimstudies.co.uk/palestine-and-the-question-of-islam/.
28. Rizvi, “Filistin ve İslam Sorunu.”
29. Bireyin nasıl etkilendiğine dair ayrıntılar için bkz. Michel Foucault’nun “Disiplin ve Ceza” (New York: Vintage Books, 1979), 135–170 (Uysal bedenler).
30. Olivier Bert, “Foucault ve Bireysel Özerklik.”

