1. YAZARLAR

  2. Haksöz

  3. Çankaya’da Muhafazakar Demokrasi Dönemi

Çankaya’da Muhafazakar Demokrasi Dönemi

Eylül 2007A+A-

Türkiye gündeminde bir yılı aşkın bir süredir tartışmaları süren, Nisan ayından itibaren ise tam bir krize dönüşen Çankaya bilmecesi nihayet çözüldü ve AK Parti grubunun çoğunlukta bulunduğu parlamento Abdullah Gül'ü TC.'nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçti. Böylece 22 Temmuz seçimleri ile sandıkta ağır bir tokat yiyen laik-Kemalist oligarşi, ikinci darbeyi de Meclis'te yemiş oldu. Oysa seçimlerden sonra bolca gündemleştirilen "uzlaşma efsanesi" ile laik-Kemalist çevreler AK Parti'nin Abdullah Gül isminde ısrar etmeyebileceği ve Meclis Başkanlığında gösterdiği türden "olgun" bir tavır sergileyeceğine dair beklenti içine girmişlerdi. Ama olmadı ve laik cephe fikri ile zikri arasında bir uyumsuzluk olduğundan ciddi ciddi kuşku duyduğu bir ismin Çankaya'ya tırmanmasına engel olamadı.

Çankaya'nın sistem içindeki yeri dolayısıyla, kendilerini ülkenin asıl sahibi gören kesimlerin sergiledikleri aşırı duyarlılığı anlamak çok zor değil. Üstelik Sezer gibi Kemalist laiklik anlayışını dogmatik bir inanç ve mutaassıp bir hayat tarzına dönüştürmüş bir kamusal alan muhafızının ardından "İslamcı" kökenden gelen bir ismin alerji yaratmaması zaten mümkün olamazdı. Buna rağmen Abdullah Gül'ün adaylığının açıklanmasının ardından bugüne dek yaşananlara bakıldığında Kemalist çevrelerin aşırı mübalağalı bir tutum sergiledikleri rahatlıkla görülebilmektedir.

Onay vermedikleri bir ismin Çankaya'ya çıkmasının önünü kesmek için, Cumhurbaşkanlığı makamını adeta "laikliğin Kabesi" konumuna oturtan bu kesimler yoğun bir kampanya yürüttüler, ellerinden geleni ardlarına koymadılar. Muhtıravari bildirilerle darbe tehdidinde bulunmaktan, hukuk mevzuatını delik deşik eden şaibeli yargı fetvalarına kadar bir dizi dayatmada bulundular. Medya ve kitle örgütleri aracılığıyla otoriter toplumsal refleksleri harekete geçirdiler. Kabul etmek gerekir ki, kendi tabanlarında oldukça canlı bir tepki örgütlemeyi de başardılar. Ne var ki, sistem içinde ağırlıkları ve örgütlülükleri sayesinde seslerinin çok çıkmasına rağmen, halk tabanında sanıldığı kadar bir ağırlıklarının olmadığını da seçim sonuçlarıyla bir kere daha görmüş oldular. Şimdi önemi, etkinliği, temsiliyeti açısından adeta sistemin merkezi, beyni şeklinde tanımladıkları Çankaya'ya "dışarı"dan birisinin gelip oturmasından ötürü tarifi zor bir iç burukluğu ve derin bir bunalımla yüz yüzeler.

Çankaya Mübalağası ve Kemalist Elitin Yeni Beka Sendromu

Bu çevrelerde şimdilerde "gitti Atamızın yadigarı laik cumhuriyetimiz!" havaları pek yaygın. Laik şirretlikten gına gelmiş kesimlerde yaşanan sevinç dalgası, karşı kıyıya öfkeli bir hüzün şeklinde yansımakta ve laik koronun tepkileri giderek ağıta dönüşmekte. Bu zihniyet abartmayı seviyor. Oysa ne Çankaya sistem içinde abarttıkları kadar bir belirleyiciliğe sahip, ne de Abdullah Gül sandıkları şekliyle muhalif bir kimlik taşımakta. Peki öyleyse bu şamata nereden çıkıyor?

Öncelikle laik-Kemalist egemenlerin herşeyi tekellerine alma ve "ötekileri" ayrıcalıklı alanlardan uzak tutma çabaları bu şamatanın asıl sebebini oluşturmakta. Bu anlayış bir müddet sonra takıntılı bir kale muhafızlığı durumu ortaya çıkarmakta ve doğrudan fanatizme dönüşmekte. Bu yüzden Başbakanlık yapmış, halen Dışişleri Bakanlığı görevini sürdürmekte olan bir kişi bu zihniyetçe bir türlü Cumhurbaşkanlığına layık görülmüyor. Sebep? Çünkü Çankaya Atatürk'ün makamı imiş! Atatürk'ün oturduğu koltuğa eşi "türbanlı" birisinin oturması Cumhuriyet'in sonuna yaklaşıldığının işareti sayılırmış!

Bu tutum laik-Kemalist zihniyetin klasik "beka sendromu"nun tipik bir yansımasıdır. "Etrafımız düşmanlarla çevrili, içeride hainler her tarafımızı kuşattı. Bölündük, geriye gittik. İrticaya esir düştük!" türünden paranoid ruh halinin tazelenişidir. Kendini asıl söz ve irade sahibi, halkı ise edilgen yığınlar olarak algılayan bu zihniyetin sosyal olguları, siyasal gelişmeleri nesnel bir tarzda değerlendirmesi imkansız gibi. Hiçbir konuda haktan, hukuktan, eşitlikten yana davranması mümkün olamıyan, adaletsizliği şiar edinmiş bir ruh hali bu!

Laik Koro İkiyüzlülükte Sınır Tanımıyor!

Hemen her gün türlü biçimlerde bu çirkinliğin örnekleriyle karşılaşmak mümkün. Örneğin son günlerde medyada kendine bolca yer bulan "çekip gitmek" tartışması vesilesiyle aynı manzara bir kez daha tekrarlandı. Fikri bir derinliği olmayan, somut bir analiz ya da araştırma içermeyen basmakalıp ifadeleri alt alta sıralayan bir yazar ile Başbakan arasından yaşanan polemik bu hastalıklı bakış açısının tipik bir dışavurumudur.

Gül'ün cumhurbaşkanlığını kabullenmeyeceğini söyleyen Hürriyet gazetesi yazarı Bekir Coşkun'a Başbakan'ın ülkeden gitmesini önermesini şiddetle eleştiren zevatın adaletten zerre miktarı nasibi yok! Şüphesiz Başbakan'ın sözleri bir ülke yöneticisinin sarfetmemesi gereken sözler. Üstelik de çok gereksiz ve basit. Buna karşın medyanın duyarlılığı ise çok ikiyüzlüce.

Her gün başlığına "Türkiye Türklerindir!" şeklinde ırkçı, ayrımcı bir ifadeyi koymaktan çekinmeyen gazete hiç utanmadan dışlayıcılıktan şikayet ediyor. Kendileriyle aynı dünya görüşü ve hayat tarzını paylaşmayanlara adres gösterme konusunda gayet bonkör davrananlar şimdi ağlamaklı yazılar yazarak duygu sömürüsü yapıyorlar. Bu laik koronun önceden söylediklerini, yazdıklarını bir kenara bırakalım; şu meşhur 27 Nisan geceyarısı bildirisinde geçen ifadeler üzerine tek bir itiraz getirmişler miydi?

Hatırlanacağı üzere, bildiride "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü benimsemeyenler Genelkurmay tarafından açıkça düşman ilan edilmekteydi. Çankaya hesaplarının boşa çıkması üzerine, bugün Başbakan ile Bekir Coşkun arasında yaşanan polemikten küçük çaplı bir teselli ikramiyesi, bir moral golü kazanmaya kalkan bu zevat acaba bu çirkin tanımlama karşısında o gün hangi tavrı takınmıştı? Bekir Coşkun'un hukukunu koruma adına bugün esip gürleyenler, toplumun bir kesiminin bizzat ordu tarafından kendileriyle savaşılması gereken düşman ilan edilmesine karşı çıkmak şöyle dursun, alenen destek vermişlerdi.

Resmi ideolojik şartlanmayla olayları değerlendiren kafa yapısı ne objektif olabiliyor, ne de özgürlükçü bir yaklaşım geliştirebiliyor. Oysa işin hakikati, kimse kimseye inançlarına aykırı bir şeyi dayatmamalı. Başörtüsünü irticai bir simge olarak gören ve tepki duyan insanlar Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını neden kabullenmek zorunda olsunlar? Kabullenmek, benimsemek, içselleştirmek herkesin kendi iradesiyle karar verebileceği haller. Elbette kimse güvenmediği, inanmadığı bir kişi cumhurbaşkanı oldu diye onu benimsemeye mecbur tutulamaz. Ama aynı şekilde kimseye de inanmadığı, reddettiği bir sistemi benimsemesi, kabullenmesi dayatılmamalı. Kısacası kimse kimseye ne cumhurbaşkanı dayatsın ne de cumhuriyet! Adil tutum bunu gerektirir. Mamafih bu kafa yapısı bu olguyu anlama kapasitesinden çok uzak.

CHP'nin Dogmatizmi ve Kurnazlığı

Laik cephenin tutarsızlığının bir başka göstergesi de CHP'nin tutumunda açığa çıkmakta. Ortaya koyduğu tavırlarıyla CHP açıkça darbe ortamını canlı tutma dışında bir politika bilmediğini ilan etmiş durumda. CHP zaman zaman "bizim isimlerle ya da başörtüsüyle bir sorunumuz yok ama cumhurbaşkanının uzlaşmayla seçilmesinden yanayız" falan diyor. Peki, bu yöntemi neden Meclis Başkanlığı seçiminde uygulamadı? Sorun isim değil, yöntem idiyse Erdoğan'ın iki dudağının arasından çıkan bir isim olan Köksal Toptan'a neden destek verdi? Demek ki, CHP için tek kriter adayın eşinin başının açık olup olmaması imiş.

Daha ilginci ise CHP'nin MHP'yi Meclis'e girerek Gül'ün Çankaya'ya çıkmasına destek vermekle suçlaması. CHP adeta bir zaman tünelinde yaşıyor. 22 Temmuz seçimleri hiç olmamış; halkın iradesi ortaya çıkmamış gibi davranıyor. Kaldı ki, MHP'nin Meclis'e girmesi aslında AK Parti'den ziyade CHP'yi kurtaran bir hareket olmuştur. Varsayalım ki, MHP Meclis'e girmedi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri belirlenen süre içinde gerçekleştirilemedi. Bu durumda erken seçim kaçınılmaz olacak. Peki, CHP 22 Temmuz'da uğradığı yenilgiden sonra yeni bir seçime girmek ister mi? Kuşkusuz hayır!

CHP bu Meclis'te bir erken seçimi en son isteyecek partidir! Çok farklı çevrelerin desteğiyle girdiği ve yoğun bir kutuplaşma ortamında gerçekleştirilen bir seçimde dahi bu kadar kötü bir sonuç elde eden CHP'yi bir sonraki aşamada bekleyen şeyin hezimet olacağı kesindir. Aslında CHP'li kurmayların da bu durumu gayet iyi bildikleri kesin ama politika icabı tafra satmak işlerine geliyor. MHP'nin tutumu nedeniyle hem kendilerini yok oluşun eşiğine getirecek bir erken seçim ihtimalinden kurtulmaktalar, hem de Meclis'i boykot etmeyi sürdürerek "laik duyarlılık ve ilkeliliklerini" sergileme fırsatını bulmaktalar.

Gerek CHP'nin gerekse de medyanın tutumu düzenin klasik tutarsızlıklarını ve ikiyüzlülüğünü yansıtan alışageldiğimiz tutumlar. Bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor; olsa olsa insanda tiksinti uyandıran bu tutumların sahiplerine gayet yakıştığını da biliyoruz. Ne var ki, tutarsızlık sadece laik zorbalarla sınırlı değil. Sözde zorbalığa karşı mücadele ettiğini söyleyenlerin tutumları da inandırıcılıktan, samimiyetten uzak.

AK Parti Ne Kadar Samimi?

Halktan aldığı büyük desteğe rağmen AK Parti'nin ikircikli politikalar izlemesi daha yolun başında sergilenen bu edilgen tutumların sürecin ağırlaşması durumunda ne büyük zaaflara dönüşebileceğinin ipuçlarını vermekte. Köksal Toptan'ın Meclis Başkanlığı bu siyaset anlayışının sonuçlarını ortaya koymakta. İşte uzlaştınız ve "onlar"ın da kabul edebileceği bir ismi Meclis Başkanlığı koltuğuna oturttunuz. Çankaya tartışmasını bitirebildiniz mi? Bir adım da biz atalım ve gerilimi düşürelim noktasına geldiler mi? Hayır gelmediler, asla da gelmeyecekler!

Egemenleri ikna siyaseti boş bir siyasettir. Bunu sağlamak için ne yaparsanız yapın sonuç alamazsınız. Bu olgu seçim sürecinde net biçimde ortaya çıkmıştır. Neredeyse dört buçuk yıl "gerilim olmasın" diye geri adım attınız; YÖK'üyle, yargısıyla, Genelkurmayıyla, Sezer'iyle tüm otoriter tahammülsüzlük unsurlarıyla iyi geçinme adına bir sürü hukuksuzluğa, haksızlığa göz yumdunuz. Tüm bu sürecin sonunda iş gelip Hayrunnisa Gül'ün başörtüsünde düğümlendi. Bu kadarına bile "tahammül" etmeye yanaşmadılar.

Peki, Hayrunnisa Hanım'ın başörtüsüne saygı göstermeyi bir özgürlük ve hukuk kriteri şeklinde sunan AK Parti bu konuda ne kadar tutarlı ve samimi? Meclis'e yirmi küsur kadın vekil gönderdik diye övünen Başbakan bu kadınların bir tekinin dahi örtülü olmamasını nasıl izah ediyor? Sen kendi kendine yasak koymaya kalkarsan başkalarını yasakçılıkla nasıl eleştirirsin? Güya Meclis toplumu temsil ediyor! Peki o zaman Meclis'e soktuğunuz bu kadar kadın vekilin hiçbiri neden bu toplumun geniş bir kesimini oluşturan kadınlara benzemiyor?

Kimse Meclis İç Tüzük hükümlerindne falan bahsetmesin! Hadi diyelim YÖK'e sözünüz geçmedi, Orduevi'nin kurallarını belirlemeye cesaret edemediniz. Peki, üçte ikisini oluşturduğunuz Meclis'te iç tüzük değişikliği gibi basit bir düzenlemeyi dört buçuk yıl boyunca neden yapmadınız? "Gerilim olmasın diye" değil mi? Başarılı oldunuz mu bari, gerilim olmasını engelleyebildiniz mi?!

Çankaya Tartışmaları ve Düzene Eklemlenme Tehlikesi

Başbakan kendisine oy vermeyenlerin de düşüncelerini, beklentilerini, endişelerini dikkate alacaklarını söylüyor. Güzel bir yaklaşım. Adalet de bunu gerektirir. Mamafih bu eğer kendisine oy verenlerin düşünceleri, beklentileri, hakları pahasına olursa, asla kabul edilemez. Laik koronun ortalığa saldığı korkular nedeniyle endişe hissedenleri anlamaya kimse karşı çıkamaz ama bu yersiz endişeleri, bu takıntılı ruh halini baz almak ve her halükarda iknaya çalışmak olmayacak duaya amin demektir.

Hayrunnisa Hanım'ın başörtüsü üzerinden şamata yapan laik koronun tutarsızlığı ve hukuksuzluğu net biçimde ortaya konulmalıdır. İslami değerler asli kimliğine uygun bir tarzda savunulmalıdır. En başta da Atatürk'ün annesiydi, eşiydi diye başlayan savunuların ise hiçbir saygınlık ve inandırıcılık uyandırmadığı, en önce de savunucularını çıkmaz sokağa götürdüğü artık anlaşılmalıdır.

Tam da bu noktada AK Parti'nin temsil ettiği kimliğin ve izlediği siyasetin ikircikli niteliğinin net biçimde görülmesi önem arzetmektedir. Oligarşinin azgınlaşan saldırıları ve hak hukuk tanımaz tavırları karşısında AK Parti'yi savunmak AK Parti'nin izlediği siyasetin ilkesizlik ve pragmatik niteliğini görmezden gelmeyi getirmemelidir. Zulüm düzeninin muhafızlarının "türban Çankaya'ya çıkıyor" diye yürüttükleri şirretçe kampanyaya bakıp, "oh ne ala, demek ki, herşey yolunda gidiyor" diye düşünenler büyük bir hayal kırıklığı yaşamak istemiyorlarsa daha gelişmeleri daha gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirmek zorundadırlar. En önemlisi de İslami kimliğin gerektirdiği sorumluluk bilinciyle hareket etmek sorumluluğuna uygun tavırlar geliştirilmelidir.

Bu ülkede yaşadığımız sorunlar bir iki sembolik adımla halledilebilecek şeyler değildir. Hele hele her fırsatta düzene, düzenin ilahına, cahili değerlerine tam bir bağlılık içinde bulunduğunu beyan eden "transformasyon" geçirmiş politikacılar eliyle katedebileceğimiz fazla bir mesafe olduğunu ise asla düşünmemeliyiz. İnandığımız değerler ve gelecek tasarımımız ilkeli, kimlikli ve uzun soluklu bir mücadele perspektifini gerektirmektedir. Bu yüzden elbette kimin Çankaya'ya çıkacağı önemli bir husus, Türkiye siyasi hayatı açısından dikkat çekici bir gelişmedir, bigane kalamayız. Bununla birlikte, Çankaya'nın temsil ettiği değerlerle kimliğimiz arasındaki uzlaşmaz mesafeyi korumak ise Köşk'ün yeni kiracısının kim olacağından çok daha belirleyici bir önem arzetmektedir.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR