1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Okul katliamları bağlamında yapısal şiddeti yeniden düşünmek
Okul katliamları bağlamında yapısal şiddeti yeniden düşünmek

Okul katliamları bağlamında yapısal şiddeti yeniden düşünmek

Yapısal şiddeti mercek altına alan H. İbrahim Albayrak, mafyatik ve bağımlı tiplerin rol model haline gelmesi, akran zorbalığı, sinema ve dizi sektörü ile sosyal medyanın kültürel ve ahlaki dejenerasyonu gibi boyutlarda konuyu değerlendiriyor.

17 Nisan 2026 Cuma 22:53A+A-

Gerçek Kökenleriyle Yapısal Şiddet

Halil İbrahim Albayrak / Perspektif


 

Yara kangren olmadan, organ veya uzuv kaybı yaşanmadan, acılar büyümeden tedavi edilmelidir. Norveçli sosyolog Johan Galtung’un 1969 tarihli çığır açıcı makalesi “Violence, Peace, and Peace Research” ile literatüre kazandırdığı “yapısal şiddet” kavramı, işte bu görünmez kangreni tanımlamaktadır. Şiddet, failiyle birlikte ortaya çıktıktan sonra anlaşılıyorsa biryerlerde hata yapıyoruz demektir. Önemli olan bunu kabul edebilmektir. Yapısal şiddet, her şey vuku bulduktan sonra belirir. Doğrudan bir failin, bir yumruğun ya da silahın olmadığı, fakat toplumsal kurumlar, ekonomik mekanizmalar, kültürel normlar ve kurumsal düzenekler aracılığıyla bireylerin temel insan ihtiyaçlarını, güvenliğini, aidiyetini, saygısını, kendini realize etmesini sistematik biçimde engelleyen; dolayısıyla erken yaşta suça sapmalara, kronik yoksunluğa, psikolojik çöküntüye ve ahlaki erozyona yol açan bir şiddet türüdür. Fiziksel şiddetten farklı olarak, bu şiddet “kimse vurmadığı halde” gerçekleşir, faili belirsizdir, kurbanı ise görünmez bir sistemin içinde erir gider. Ez cümle, her şey olup biter, olay ve fail bize geri kalandır, sonuçları analiz etmek maalesef, çoğu kez faydasızdır.

Galtung’un modelinde (doğrudan ve kültürel şiddet), yapısal şiddetin temel taşını oluşturur. Günümüzde, ekonomik eşitsizlikler, eğitimdeki fırsat uçurumları, istihdamdaki uyumsuzluklar ve yanlılıklar, medya ve sosyal medyanın ürettiği çarpık rol modeller, akran zorbalığı gibi olgular, bu şiddetin somut tezahürleridir. Türkiye, coğrafi konumu, genç ve dinamik nüfusu, tarihsel birikimiyle muazzam bir potansiyele sahipken, bu potansiyeli realize etmesini engelleyen yapısal dinamiklerle de yüzleşmektedir. Bu yazıda, ekonomi, refahın adil paylaşılmaması, yanlış ve yanlı istihdam politikaları, eğitim politikaları, mafya, kriminal, ve bağımlı tiplerin rol model haline gelmesi, akran zorbalığı ve genel zorbalık kültürü, sinema ve dizi sektörü ile sosyal medyanın kültürel ve ahlaki dejenerasyonu gibi unsurları, akademik bir titizlikle, farklı bir bakış açısıyla sunmaya çalışacağım.

Ayrıca, terör ve terörizmin en yıkıcı tezahürü olarak yapısal şiddetin doğrudan ürünü, radikalleşme kavramının ise “Batı merkezli” bir ontolojik kurgu, hatta bir tür yalan ve uydurma olduğunu akademik olarak tartışacağım. Çünkü, “radikalleşme” söylemi, Batı’nın kendi haricindeki toplumlardaki tepkileri patolojikleştirerek ötekileştirmek ve hegemonik kontrolünü meşrulaştırmak için kullandığı bir araçtır. Sorunun kökeni, bu yapay etikette değil, yapısal şiddettedir. Amacım, sorunu teşhis etmek ve Türkiye’ye özgü, uygulanabilir, bilim temelli çözüm yolları önermektir. Safı farketmeksizin siyasi aktörler şapkalarını önlerine alıp düşünmelidirler. Zira yapısal şiddet, bireylerin iyi niyetinden bağımsız, sistemin ürettiği bir sonuçtur.

Ekonomik Yapı ve Refahın Adil Paylaşılmaması: Yapısal Şiddetin Temel Taşı

Yapısal şiddetin en köklü boyutu ekonomidedir. Galtung’a göre bir toplumda bireyler temel ihtiyaçlarını (gıda, barınma, sağlık, eğitim, onurlu iş) karşılayamıyor veya sadece temel ihtiyaçları için çalışıyorlarsa ve bu yetersizlik kurumsal düzeneklerden kaynaklanıyorsa, ortada yapısal şiddet vardır. Türkiye’de gelir dağılımı eşitsizliği, 2024-2025 döneminin son verilerine göre hâlâ 0,41 bandında seyretmektedir. Dünya Bankası ve TÜİK verileri, en zengin yüzde 20’lik kesimin ulusal gelirden aldığı payın alt yüzde 20’lik kesimin payının yaklaşık sekiz katı olduğunu göstermektedir. Bu, istatistiksel bir rakam olmanın ötesinde, milyonlarca ailenin çocuklarıyla ilgili ve gençlerin, geleceğe dair umudun sistematik olarak törpülenmesidir.

Refahın adil paylaşılmaması, “göreceli yoksunluk” (relative deprivation) duygusunu tetikler. Ted Robert Gurr’un 1970 tarihli klasik çalışması Why Men Rebel’de vurguladığı üzere, bireyin beklediği refah ile fiilen elde ettiği arasındaki uçurum, frustrasyon ve agresyon biriktirir. Bir genç, sosyal medyada aynı mahalledeki akranının veya bürokratik ve dahi siyasi elitin lüks tüketimini izlerken, kendi ailesinin asgari ücret veya biraz üstüyle ayakta kalma mücadelesini görür. Bu algı, bireysel umutsuzluk yarattığı gibi toplumsal dokuyu da zehirler. Mevcut emeklilik sisteminin emeklilikte açtığı sosyoekonomik yaraları gören gençler, emeklilik umudundan mahrum kalır, çalışma ve üretmekten uzaklaşır, kolektifleşen bu yığın duygu, toplumsal çöküşe yol açabilir. Yapısal şiddet burada, “kimse kimseyi doğrudan ezmediği halde” bireyi sistematik olarak dezavantajlı kılar. Ekonomik yapı, fırsat eşitliğini değil, eşitsizliği yeniden üretir.

Bu eşitsizlik, tarihsel olarak Türkiye’de hızlı kentleşme ve göç süreçleriyle iç içe geçmiş, kırsaldan kente akın eden nesillerin sosyal sermayesini eritmiştir. Sosyolojik açıdan, Pierre Bourdieu’nun “sembolik şiddet” kavramıyla örtüşür: Eşitsizlik, doğal ve kaçınılmazmış gibi algılanır; birey kendi dezavantajını “kader” olarak içselleştirir. Psikolojik olarak ise bu durum, Martin Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” (learned helplessness) modelini doğurur. Birey, çaba sarf etse de sistemin engellerini aşamayacağını öğrenir ve pasifleşir. Umudunu yitirir, hedefsiz kalır ki, işte bu en tehlikelisidir.

İstihdam Politikalarındaki Yanlışlar ve Yanlılıklar: Potansiyelin Sistemik İsrafı

Şahsi düşüncem, istihdam piyasasının yapısal şiddetin ikinci büyük arenası olduğudur. Yanlış istihdam politikaları, eğitimle iş dünyası arasındaki uyumsuzluğu derinleştirir. 2025 verilerine göre Türkiye’de genç işsizlik oranı (15-24 yaş) yüzde 15,3-15,8 bandında seyretmekte, ne eğitimde ne istihdamda ne de eğitimde gençlerin oranı hâlâ yüzde 25’ler civarındadır. Beceri uyumsuzluğu (skills mismatch) kritik rol oynar. Eğitim sistemimiz ezberci ve teorik ağırlıklıyken, sanayi ve hizmet sektörü dijital okuryazarlık, eleştirel düşünme, yaratıcılık ve girişimcilik gibi yumuşak beceriler talep etmektedir. Sonuç, diplomalı işsizlik ve niteliksiz istihdam döngüsüdür. Çocuklarımız ve gençlerimiz sadece akademik kanatla, tek kanatlı eğitilmektedirler.

“Yanlı” istihdam ise liyakat yerine bağlantı, nepotizm, torpil veya kısa vadeli tercihler ağır bastığında ortaya çıkar. Bu, nitelikli bireylerin motivasyonunu kırar ve “neden uğraşayım?” sorusunu yaygınlaştırır. Kamu ve özel sektördeki bu uygulamalar, refahın adil dağılımını engeller, çünkü kaynaklar verimliliğe değil, diğer kriterlere tahsis edilir. Yapısal şiddet burada, bireyin emeğinin değersizleştirilmesiyle kendini gösterir. Çalışmak istediği halde sistem onu dışarıda bırakır. Sosyolojik olarak, Robert Merton’un gerilim teorisi (strain theory) bu durumu mükemmel açıklar: Kültürel olarak “başarı” hedefi empoze edilirken, meşru yollar tıkanınca birey “yenilikçi” (illegal veya radikal) yollara sapabilir. Tarihsel bağlamda, Türkiye’nin 1980’lerden itibaren neoliberal dönüşümü, istihdam piyasasını esnekleştirmiş ancak güvenceyi eritmiştir, çalışanı sermayenin kölesi haline getirmiştir. Ortalama maaş asgari ücrete endekslenmeye çalışılmaktadır. Bu da genç nesillerde kronik güvensizlik ve umutsuzluk yaratmıştır.

Eğitim Politikaları: Geleceğin İnşasında Yapısal Engel

Eğitim, toplumun en kritik sosyal sermayesidir; ancak mevcut yapılar, yapısal şiddeti besleyen bir araca dönüşebilmektedir. PISA ve TIMSS gibi uluslararası değerlendirmelerde Türkiye’nin performansı, ezberci müfredatın, öğretmen ve öğrenci oranlarındaki dengesizliğin ve kırsal kentsel, gelir düzeyine göre fırsat eşitsizliğinin sonucudur. Öğrenciler arasında akran zorbalığına maruz kalanların oranı artmış, bu eğitimin yalnızca akademik değil, sosyal ve ahlaki boyutunda da derin sorunlar olduğunu göstermektedir.

Hem akademik, hem mesleki eğitim aslında bizim kültürel genotipimize en uygun olanıdır. Örneğin, lisede fen bilimleri okuyan gencimiz neden aynı zamanda makine ve motor çıraklık eğitimi alamasın ya da Türkçe, matematik alanında okuyan gencimiz neden sıhhi tesisat çıraklık eğitimi almasın… Bu hibrit, çift kanatlı model elbette geliştirilebilir. Gençlere umut verilir. Sanayi ortamında çıraklık öğreneceğine, okulunda tertemiz eğitimini alabilir.

Yapısal şiddet, bireyin “kendini realize etme” potansiyelini engeller. Yeterli eğitim alamamış bir genç, ne kaliteli bir işte çalışabilir ne de toplumsal merdiveni tırmanabilir. Psikolojik olarak, Erik Erikson’un kimlik krizi teorisi devreye girer. Gençlik döneminde aidiyet ve amaç arayışı tıkanırsa, bu boşluk negatif kimliklerle doldurulur. Sosyolojik açıdan, eğitimdeki eşitsizlik, Pierre Bourdieu’nun “kültürel sermaye” kavramıyla açıklanır; üst sınıflar kültürel sermayelerini aktarırken, alt sınıflar sistematik olarak dışlanır.

Rol Modellerin Çarpıklaşması: Mafya, Kriminal ve Bağımlı Tiplerin Kültürel Hegemonyası

Eğitim politikaları, rol model yaratma işlevini yeterince üstlenemediğinde gençler dışarıdan (medya, sosyal medya) gelen modelleri benimser. Kültürel şiddet, Galtung’un modelinin bir diğer ayağıdır ve yapısal şiddetle iç içe geçer. Sinema ve dizi sektörü ile sosyal medya, kriminal tipleri, mafya babalarını, “köşe dönme” mantığını ve bağımlılık öykülerini (uyuşturucu, kumar, alkol) romantize ederek yeni rol modeller üretir. Bağımlı karakterler “cool” bir isyan figürü olarak sunulur, oysa gerçek hayatta bağımlılık, bireysel ve toplumsal yıkımdır. 

Sinema ve dizi sektörü, izleyiciyi pasif alıcı olmaktan öte aktif biçimlendirici konumundadır. Şiddet içeren, lüks tüketimi teşvik eden, aile değerlerini erozyona uğratan yapımlar kültürel normları yeniden şekillendirir. Sosyal medya ise bunu algoritmalarla katlar. Dikkat çekici (toksik) içerik öne çıkarılır. Gençler saatlerce influencerların “denetlenmesi gereken” lüks hayatını izlerken kendi gerçeklikleriyle yüzleşir ve umutsuzluğa kapılır. Ahlaki dejenerasyon sistemiktir ve platformlar etik sorumluluktan ziyade etkileşim ve kârı önceler.

Bu kültürel üretim, ahlaki dejenerasyonu hızlandırır. Genç bir birey, başarılı olmanın yolunun liyakat değil, “akıllıca” (etik dışı) yöntemler olduğunu düşünmeye başlar. Yapısal şiddet burada, kültürel normları zehirleyerek kendini yeniden üretir. Tarihsel olarak, 1990’lardan itibaren popüler kültürün ticarileşmesi, bu çarpıklığı derinleştirmiştir. Dizi ve sinemalarda rol alacakların ahlaken gençlerimize rol model olabilecek olgunlukta olmaları gerekir. Devlet bunu da denetleyebilir. Yasaklı madde testleri bu sektörde görev alan tüm personel için Adli Tıp birimlerinde 3 aylık zorunlu testlerle kanunileştirilebilir.

Okullarda ve dijital ortamlarda artan akran zorbalığı (bullying), yapısal şiddetin mikro düzeydeki yansımasıdır. Fiziksel, sözel, siber zorbalık, mağduru psikolojik olarak sakatlar faili ise empati yoksunu bir yetişkin haline getirir. Sosyal medya, bu zorbalığı katlar. Bir paylaşım milyonlara ulaşır ve kalıcı iz bırakır.

Zorbalık kültürü, “güçlü olan haklıdır” anlayışını besler. Bu da ekonomi ve eğitimdeki eşitsizliklerle birleşince toplumsal dokuyu yıpratır. Psikolojik literatür (Olweus’un zorbalık modeli), bunu güç dengesizliği ve tekrarlanan saldırganlık olarak tanımlar.

Terör ve Terörizm: Yapısal Şiddetin En Aşırı Tezahürü ve Batı Uydurması “Radikalleşme” Kavramı

Yapısal şiddet, en dramatik ve trajik biçimde terör ve terörizmde somutlaşır. Terör, bireysel sapma değil, dış etmenlerle birlikte suni kolektif bir tepkidir. Türkiye özelinde kendi dinamiklerinden kaynaklanmayan ve fakat  kökleri Galtung’un “gizil şiddet” (latent violence) dediği, sistemin yarattığı engellenmişliklere indirgenerek kullanılmaktadır. Burada kritik bir ayrım yapmalıyız, “Radikalleşme” kavramı “Batı akademisi ve siyasetinin” ontolojik kaygılarla ürettiği bir kurgudur hatta bir yalan, bir uydurmadır. Bu kavram, Batı’nın kendi haricindeki toplumları, özellikle Müslüman veya Doğu toplumlarını, patolojikleştirerek ötekileştirmek ve hegemonik müdahalelerini meşrulaştırmak için tasarlanmıştır. Radikalleşme söylemi, sorunun kaynağını bireysel ideolojilerde veya “kültürel gerilikte” arar, oysa gerçekte sorun, yapısal şiddettir. Batı, kendi yarattığı küresel eşitsizlikleri gizlemek için bu etiketi kullanır ve “biz” (rasyonel, demokratik) ile “onlar” (radikal, barbar) dikotomisini keskinleştirir.

Akademik olarak açıklayalım. Psikolojik açıdan, Frustration-Aggression Hipotezi (Dollard ve ark., 1939) ve Gurr’un göreceli yoksunluk teorisi, öfkenin yapısal engellerden kaynaklandığını gösterir. “Radikalleşme” etiketi, bu frustrasyonu bireysel patolojiye indirger, oysa yapısal şiddet bireye “bu sistemde yerim yok” mesajı vererek kimlik krizine yol açar. Erikson’un kimlik krizi ve Seligman’ın öğrenilmiş çaresizliği, radikal tepkilerin psikolojik zeminini yapısal şiddette bulur. Batı psikolojisi ise bunu “ideolojik zehirlenme” diye etiketleyerek ötekileştirir. Tuna’dan Yemen’e kadar koca bir coğrafyayı terör üreten coğrafya olarak etiketler. Oysa bu coğrafya sınırları batı tarafından cetvelle çizilmiş, siyasi karar alıcıları batı tarafından atanmış terör mağduru coğrafyadır.

Sosyoloji açısından ise Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı, normların çöktüğü, eşitsizliğin arttığı toplumlarda anlam arayışının radikal formlara evrildiğini belirtir. Merton’un gerilim teorisi ve etiketleme teorisi (labeling theory), dışlanan grupların “terörist” damgasıyla marjinalleştiğini ve döngünün şiddeti beslediğini vurgular. “Radikalleşme” kavramı, sosyolojik olarak Batı’nın kültürel emperyalizminin aracıdır, yapısal şiddeti gizler, kültürel farklılığı patolojiye dönüştürür.

Tarihsel süreçler, yapısal şiddetin nasıl tepkilere yol açtığını gösterir. Sanayi Devrimi sonrası Avrupa’da yoksulluk anarşist hareketleri doğurmuş, postkolonyal toplumlarda ekonomik dışlanma bağımsızlık savaşlarını veya direnişleri beslemiştir. Türkiye bağlamında, bölgesel kalkınma farkları ve genç nüfusun marjinalleşmesi, tarihsel olarak benzer dinamikleri yansıtır. Batı, kendi kolonyal tarihini unutturmak için “radikalleşme”yi icat eder. Oysa terör, yapısal şiddetin tarihsel birikimiyle patlar.

Siyaset biliminde, Collier Hoeffler modeli, “grievance” (haksızlık) odaklı mobilizasyonun temelini yapısal şiddette bulur. Sosyal Kimlik Teorisi (Tajfel, 1978), “biz ve onlar” ayrımını keskinleştirir. Batı siyaseti ise “radikalleşme”yi kullanarak kendi kimliğini üstün kılar ve müdahaleyi meşrulaştırır. Gerçekte terör, yapısal şiddetin en uç noktasıdır. Sistem bireyi dışlarsa, şiddet “anlam” vaat eden gruplar tarafından doldurulur.

Kısacası, radikalleşme bir Batı ontolojik kurgusudur. Sorun yapısal şiddettir. Bu şiddet, ekonomiden eğitime, kültürden medyaya uzanan zincirde gençleri ötekileştirir ve terör gibi yıkıcı tepkilere zemin hazırlar.

Umut, Farkındalık ve Dönüşüm

Siyasetten azade bilimsel sivil toplum, üniversiteler ve özel sektörün dahil olduğu “Ulusal Yapısal Şiddet İzleme Kurulu” kurulmalı. Yıllık raporlarla şeffaflık sağlanmalı. Gençlik konseyleri politika tasarımına katılmalı. Yapısal şiddet, Türkiye’nin geleceğini tehdit eden en büyük düşmandır, görünmezdir, kendini yeniden üretir ve terör gibi yıkıcı formlara evrilir. Ancak bilimsel teşhis, kolektif irade ve Türkiye’ye özgü çözümlerle aşılabilir. Ekonomi, eğitim, istihdam, medya, kültür alanlarında atılacak adımlar gençlerimizin potansiyelini serbest bırakacak, refahı adil dağıtacak ve ahlaki dokuyu güçlendirecektir.

,Toplum, bireylerin toplamı değil, kurumların ve normların yarattığı iklimdir. Bu iklimi iyileştirmek hepimizin sorumluluğudur. Gelecek nesillere güçlü, onurlu ve barışçıl bir Türkiye bırakmak istiyorsak, bugün yapısal şiddetle yüzleşmeli ve dönüştürmeliyiz.

 

 

HABERE YORUM KAT