1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. “Çocuklar ‘ne bildiğimizi’ değil, gerçekte ‘neye önem verdiğimizi’ kopyalar”
“Çocuklar ‘ne bildiğimizi’ değil, gerçekte ‘neye önem verdiğimizi’ kopyalar”

“Çocuklar ‘ne bildiğimizi’ değil, gerçekte ‘neye önem verdiğimizi’ kopyalar”

“Çocuklar, bizim ‘ne bildiğimizi’ (teorik ve teknik bilgiler) veya onlara ‘nasıl davranmaları gerektiğini söylediğimizi’ (etik kurallar) kopyalamazlar; bizim yetişkinler olarak gerçekte ‘neye önem verdiğimizi’ kopyalarlar.”

17 Nisan 2026 Cuma 23:44A+A-

Aynadaki Trajedi: Çocuklarımız Bize Benzer

Yasin Ramazan Başaran / Fokus+


 

Siverek ve Kahramanmaraş’taki okullarda yaşanan trajedinin öğrenci ve öğretmenleri hayattan koparması, iki küçük çocuk babası olarak kanımı dondurdu. Adını koyamadığımız ama yaklaşmakta olduğunu yıllardır gördüğümüz bu boyuttaki bir şiddet ile nihayet tanıştık. Amerika’dan duymaya aşina olduğumuz gerçek bizi de buldu.

Böyle sarsıcı olayların hemen ardından toplum olarak can havliyle tanıdık bir refleksi devreye sokuyor, okul güvenliğini tartışıyor, müfredatı sorguluyor, çocukların oynadığı şiddet oyunlarını hatırlıyor veya "sistemi" suçluyoruz. Aslında sorunu basite indirgeyerek, çözümün de basit olmasını umuyoruz. Halbuki asıl kriz, güvenlik kameralarının veya disiplin yönetmeliklerinin çok ötesinde, doğrudan insan doğasında ve bizim eğitimden ne anladığımızda yatıyor. 

Modern ebeveynliğin en büyük romantik yanılgısı, çocukları "bize benzememeleri" ve "bizim yapamadıklarımızı yapıp kendi yollarını çizmeleri" için yetiştirdiğimize inanmaktır. Oysa tahammül etmesi çok daha ağır bir gerçekle karşı karşıyayız: Çocuklarımız bize benzer. İstesek de benzer istemesek de. İstemezsek bu defa benzemek istemediğimiz yönümüze benzer. Bundan dolayı benim teklifim, çocuklarımızı her şeyden önce bize benzememesi için değil, benzemesi için yetiştirmeliyiz. Bunun bir gereği olarak da herkes önce bütün mesaisini kendini eğitmeye, kendi zihinsel ve ahlaki formasyonunu inşa etmeye harcamalıdır.

Bu denemede maalesef somut bir çözüm önermiş olmayacağım ama bir yanlış anlayışı düzeltebilirsem daha somut çözüm önerilerinin önü açılmış olacak. Teklifimi felsefi olarak temellendirmek için Harry Frankfurt’un "önem verme" kavramını merkeze alarak, çocukların yetişkin dünyasını nasıl amansızca kopyaladığını ve "insan" yetiştirmek ile "tekniker" yetiştirmek arasındaki uçurumun asıl kaynağını tartışacağım. Bu sırada teorik ahlak öğretilerinin neden yetersiz kaldığını, gerçekten neye yatırım yaptığımızın önemini ve eylemlerimizi birbirine bağlayan anlam bütünlüğünü felsefi bir zeminde incelemiş olacağız.

Bir soruyla başlayacak olursak; yetişkinlerin dünyasından bakınca her türlü imkana sahip olan çocuklar nasıl bir büyük boşluğa düşüyorlar?

Frankfurt’un aynası: Gerçekte neye önem veriyoruz?

İnsanı sadece bilgi yüklenen bir aygıt veya kurallara uyan bir memur olarak görmek, modern eğitimin en büyük hatasıdır. Harry Frankfurt, felsefi soruşturmayı üç alana ayırarak bu hatayı deşifre eder: Neyi bildiğimiz, nasıl davranmamız gerektiği ve en temelde yatan 'Neye Önem Verdiğimiz' (The Importance of What We Care About makalesi). Frankfurt’a göre bir şeye önem vermek ne salt bir bilgi ne de katı bir ahlaki görevdir. Bir şeye önem vermek, kişiliğimizi yapılandıran varoluşsal bir adımdır.

Çocuklar, bizim "ne bildiğimizi" (teorik ve teknik bilgiler) veya onlara "nasıl davranmaları gerektiğini söylediğimizi" (etik kurallar) kopyalamazlar; bizim yetişkinler olarak gerçekte "neye önem verdiğimizi" kopyalarlar. Bir yetişkin adaletin erdeminden bahsedip trafikte veya iş yerinde kendi menfaati için her türlü hırçınlığı gösteriyorsa, çocuğun miras alacağı şey "adalet" olmayacak "kendi çıkarına verilen önem" olacaktır. Önceki gün Siverek’teki dün de Kahramanmaraş'taki trajediler, bu anlamda bir "bilgi" veya "kural" eksikliğine işaret etmemektedir. Bu noktadaki temel eksiklik, o çocukların yetişkinlerin dünyasında güce, silaha ve tahakküme verilen o sarsılmaz "önemi" görmüş ve bu yatırımı kendi hayatına kopyalamış olmalarıdır.

Peki, biz onlara "iyi olmayı" öğrettiğimizi sanırken, kullandığımız ahlak dilleri neden bu kadar etkisiz kalıyor?

Teorik ahlak(lar)ın iflası ve yaşam biçimi gerçekçiliği

Eğitimde düştüğümüz en büyük tuzak, ahlakın çocuklara dışarıdan enjekte edilebilecek bir "formül" olduğunu sanmaktır. Genellikle üç ana yola başvururuz: Eylemin sonucundaki faydaya odaklanan "faydacılık", soyut ödevleri dayatan "Kantçı ödev" veya kusursuz bilgiyle gelen mükemmel karakter vadeden "Platoncu İdealizm". Bu yaklaşımların ortak bir zayıflığı, insanı, yaşadığı somut hayattan kopuk rasyonel bir hesap makinesi olarak görmeleridir. Bunlara göre ahlak şu veya bu olayda tek tek beliren bir niteliktir. Bir çocuğa "Yalan söylemek evrensel yasaya aykırıdır" (Kant) demek, "Dürüstlük toplumda huzuru artırır" (faydacılık) diye vaaz vermek veya “İyilik gökyüzündedir, biz ancak ondan bir pay alabiliriz” (Platoncu idealizm) diye öğretmek, o çocuğun hayatındaki boşluğu doldurmaz. Belki huzursuzluğunu daha da arttırır.

Bunun karşısında “yaşam biçimi gerçekçiliği” (Ludwig Wittgenstein’ın Felsefi Soruşturmalar’ından esinle), ahlakın bir teoriden çok bir eylem birliği olduğunu söyleyerek durur. Anlam, kurduğumuz süslü cümlelerin ötesinde, gündelik pratiklerimizin içindedir. Çocuklar, rasyonel açıklamaları değil, içine doğdukları yaşam biçimini taklit ederler. İnsan zihni dünyayı öncelikle “mimesis” (Aristoteles, Poetika) yani taklit yoluyla kavradığı için çocukların öğrenme süreci, onlara verilen ahlaki vaazlarla veya soyut kurallarla işlemez. Eğer yaşadığımız hayat; parçalanmış, adaletsiz ve sadece "dışsal iyiliklere" (para, güç, statü) odaklıysa, çocuklarımıza hangi ahlak teorisini öğretirsek öğretelim, onlar bizim yaşadığımız o ham ve çıplak gerçeğe benzeyeceklerdir.

O zaman, içinde yaşadığımız hayatı sorgulatacak doğru soruyu sormalıyız. Kendi eylemlerimizin bu derece belirleyici olduğu ortadayken, her gün "işlevsel" olanın peşinde koşmak bizi nereye götürüyor?

Teknikerliğin ötesi: İçsel iyiler ve anlatı bütünlüğü

Modern eğitim sistemi, sadece dünyayı manipüle etmeyi bilen "teknikerler" yetiştirmeyi hedefler. Bu modelde başarı, her zaman rekabet gerektiren “Dışsal İyilikler” (Alasdair MacIntyre, After Virtue) üzerinden ölçülür. İnsan yetiştiren bir model ise paylaşıldıkça azalmayan, aksine çoğalan “İçsel İyilikler”i (dürüstlük, entelektüel derinlik, şefkat) merkeze almayı gerektirir. Bir çocuğun silahı bir “çözüm aracı” olarak görmesi, onun hayatında dışsal iyilikler (güç) dışında “kişiliğini var edebilecek daha iyi bir çözüm bulamaması ve alternatif bir anlatı ile benliğini var edememiş” olmasındandır.

MacIntyre’ın vurguladığı “anlatısal bütünlük”, kişinin hayatını tutarlı bir hikâye olarak yaşamasını ifade eder. Günümüz yetişkini parçalanmıştır; iş yerinde başka, sosyal medyada başka, evde başka biridir. Bu parçalanmışlık, çocuklara "insan olmaya" dair nasıl tutarlı bir model sunabilir? Yine günümüzde çocuklara verdiğimiz mesaj şudur: Yetişkinlerin dünyası acımasızdır; bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadeledir, güçlü olan ayakta kalır. Çocuklar da bu köksüzlüğün içinde, anlamı en kestirme ve en yıkıcı yoldan bulmaya çalışırlar. Model alınabilecek bir bütünlüğü hangi yaşam biçiminde (oyunlar, sosyal medya, sokak çeteleri vs.) buluyorlarsa ona bürünüyorlar kısacası. Bu da demektir ki, kendi hayatımızda bir anlam bütünlüğü kurmadan, çocukların hayatında bir mucize yaratamayız.

Sonuç yerine

Yaşadığımız trajediler, güvenlik tedbirlerinin, eğitim sisteminin veya müfredatın çöküşünden ziyade, yetişkinler olarak aynadaki kendi yansımamızın çöküşünü ifade eder. Frankfurt’un dediği gibi, gerçekten "neye önem verdiğimizi" değiştirmeden; Wittgenstein’ın işaret ettiği "yaşam biçimimizi" sorgulamadan ve MacIntyre’ın hatırlattığı "hikaye bütünlüğünü" kurmadan çocuklarımızı koruyamayız.

Onlara bırakabileceğimiz en kalıcı miras, daha gelişmiş kameralar veya daha katı disiplin yönetmelikleri değildir; kendi üzerinde bitmek bilmez bir entelektüel ve ahlaki mesai harcayan, neye önem verdiğini bilen ve bunu yaşamıyla gösteren anneler, babalar ve genel olarak tüm yetişkinlerdir. Onların bize benzeyeceği gerçeğiyle yüzleştiğimiz gün, "sistemi" kurtarmaktan vazgeçip kendimizi eğitmeye başlamamız gereken o eşik olacaktır.

Kendi metnimizi cesaretle temize çekmeden, çocuklarımızdan okunmaya değer bir hikâye yazmalarını beklemeye hakkımız var mı?

 

HABERE YORUM KAT

2 Yorum