1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Trump'ın Papa'yla alay etmesi, ahlaki evrenler arasındaki çatışmayı ortaya koyuyor
Trump'ın Papa'yla alay etmesi, ahlaki evrenler arasındaki çatışmayı ortaya koyuyor

Trump'ın Papa'yla alay etmesi, ahlaki evrenler arasındaki çatışmayı ortaya koyuyor

Trump'ın dünya görüşünde savaş kutsallaştırılabilir ve şiddet kader haline gelir; oysa Papa 14. Leo, savaşı kutsallaştırmaz ve inancı siyasi bir araca indirgemez.

17 Nisan 2026 Cuma 07:15A+A-

Sümeyye Gannuşi’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


ABD Başkanı Donald Trump herkesle kavga etti. Ve sonunda, Papa ile bile kavga etti.

Mecazi anlamda ya da sessizce değil, alenen, küstahça ve neredeyse keyifle. Görevdeki bir ABD başkanı, ateşini sadece rakiplerine ve müttefiklerine değil, bir milyardan fazla Katolik’in manevi liderine de yöneltti.

Ahlaki otorite, itidal ve sürekliliğin simgesi olan Papa XIV. Leo, Trump'ın dünyasında alay edilecek, küçümsenecek ve saldırıya uğrayacak bir başka rakip haline geldi.

Trump, onu “suç konusunda zayıf ve dış politika konusunda berbat” olarak nitelendirerek, ahlaki bir otoriteyi siyasi bir karikatüre indirgedi.

Ne dünyevi güç ne de manevi otorite bu saldırıdan kurtulabildi. Bu durum, her şeyden çok, bu başkanlığın ne hakkında olduğunu ortaya koyuyor.

Dolu bir silahla dönen bir adam gibi her yöne saldırıyor, çatışma kendisi bir amaç haline gelene kadar kontrolsüzce ateş ediyor. Müttefikler, düşmanlar, rakipler ve ortaklar. Ayrım yok, kısıtlama yok.

Papa da bir istisna değil. O da sadece bir başka hedef.

Başından beri Trump'ın başkanlığı, çatışmalar, tehditler ve gösterişten oluşan kesintisiz bir zincirdi. Müttefiklerle ticaret savaşları, dostlara uygulanan gümrük vergileri ve diplomasi olarak hakaretler.

Kanada'yı 51. eyalet haline getirmekle tehdit etti. Panama Kanalı'nı ele geçirmekten rahatça bahsetti. Sanki egemenlik bir bilanço kalemiymiş gibi Grönland'ı satın almayı veya fethetmeyi gündeme getirdi.

O normlara meydan okumaz. Onları önemsizleştirir.

Grotesk olan bile tiyatroya dönüşür. Venezuela devlet başkanının, eşiyle birlikte yatağından sürüklenerek kaçırılması, gizlenmek yerine bir reality şov gibi sahnelenmiştir. Bir skandal değil, bir performans.

Küba boğulana kadar sıkıştırıldı. “Onu alacağım,” dedi, çünkü onun dünyasında uluslar birer satın alma nesnesidir.

Aynı senaryo

Bunu İran’a yönelik 12 günlük bir saldırı izledi. Saldırı, müzakerelerin gölgesinde başlatıldı. Maskat’ta yapılan görüşmeler, ilerleme sinyalleri veriyordu. Ardından bombalar yağmaya başladı.

Daha sonra aynı senaryo tekrarladı: diyalog bir paravan, diplomasi ise bir kamuflaj görevi gördü. Savaş ise bu sürecin noktalama işareti oldu.

Tüm bunların altında tek bir inanç yatıyordu: Bir kez ele geçirilen iktidar, ne hukuka, ne ahlaka, ne de tutarlılığa hesap verir.

Trump, İsrail’in soykırımını yeniden başlattı, yıkımı finanse etti ve Gazze’yi bir Riviera’ya dönüştüreceğine söz verdi. Bu ifade gerçeklikten o kadar kopuktu ki, groteskin ötesindeydi. Enkazı sahil kenarı mülkü, yıkımı ise kalkınma olarak görüyordu.

İşte Trumpizm budur. Gayrimenkul dilinde anlatılan şiddet.

Papa ile yaşanan çatışma daha derin bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu siyaset değil, ahlaki evrenlerin çatışmasıdır.

Trump, Hıristiyanlığı savunduğunu, onu somutlaştırdığını ve Amerikan kimliğindeki yerini koruduğunu iddia ediyor. Oysa Beyaz Saray, bir ibadet yeri değil, Tanrı'nın adamları kılığına girmiş şarlatanlar için bir sahne haline geldi.

Ellerini uzatarak toplandılar, kamera flaşları arasında Tanrı'ya yakardılar, onun için dua ettiler, onu övdüler ve yücelttiler. Sonra, kaçınılmaz olarak, o kendini yüceltti.

Trump, parıldayan eliyle beyaz cüppeler içinde, bir şifacı ve kurtarıcı rolünde, Mesih’e tehlikeli derecede yakın bir şekilde sahneye çıktı. Bu bir metafor değildi; tam anlamıyla gerçek ve kasıtlı bir hareketti.

Güç, denetlenmediğinde sadece genişlemekle kalmaz. Kendini mitleştirir.

Ve işte tam da bu noktada Papa ile çatışır.

Papa’nın mesajı

Papa’nın tutumu son derece netti. Savaşı kutsamayacak, yıkımı onaylamayacak ya da inancı siyasi bir araca indirgemeyecekti. “İncil'in mesajının, bazılarının yaptığı gibi kötüye kullanılmak için olduğunu düşünmüyorum.”

Ve daha sakin bir sesle şöyle dedi: “Birisi ayağa kalkıp daha iyi bir yol olduğunu söylemelidir.” Saldırdığı kişi marjinal bir figür değil. Papa XIV. Leo sadece ahlaki bir otorite değil, aynı zamanda geniş çapta güvenilen bir otoritedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçiler arasında yüzde 69, Demokratlar arasında ise yüzde 75 destek görüyor. Ona verilen destek, siyasi ve ideolojik sınırları aşıyor.

Dünya çapında, hayatta olan en saygın isimler arasında yer alıyor. Bu, zayıf bir rakip değil.

Bu ilk Amerikalı papa, kendi ülkesinde Trump'tan daha fazla güvenilen bir figür.

Papanın pozisyonu, Kilise içindeki belirgin bir akıma dayanıyor. Latin Amerika'da şekillenen bir İncil. Bir kurtuluş İncili.

Bu, Kilise'yi yoksulların, ezilenlerin ve mülksüzlerin yanında konumlandıran Papa Francis ve Kurtuluş Teolojisi'nin mirasıdır. Bu, Trump'a doğrudan zıttır.

Buna karşılık, Trump'ı destekleyen Hıristiyanlık, evanjelik akımlar ve Hıristiyan Siyonizm tarafından şekillenmiştir. Bu sadece bir inanç değil, siyasi teolojidir. Jeopolitiği kehanetler aracılığıyla yorumlar, genişlemeyi ilahi bir görev olarak görür ve kutsal metinleri iktidarla birleştirir.

Bu dünya görüşünde savaş kutsallaştırılabilir, şiddet kader haline gelir ve iktidar kanıt olur.

Tanrı bir destekçiye dönüşür.

Ve gerçek inanan, gerçeği söyleyen değil, kazanan kişidir.

Bir de JD Vance var; Trump Papa’ya hakaret ederken sessiz kalan bir Katolik.

Bu, onun karakteri hakkında her şeyi anlatıyor.

Vance, aslan gibi poz veriyor. Ama işin aslına bakarsanız, bir ördek gibi davranıyor. Papa'ya müdahale etmeme konusunda ders veriyor, ancak onu kurtarabileceği yanılgısıyla Budapeşte'ye uçup Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın yanında duruyor. Bu hiçbir şeyi değiştirmedi.

Orban kaybetti. 16 yıllık iktidarın ardından kenara itildi. Partisi oyların yaklaşık yüzde 38'ine geriledi. Milletvekili sayısı yarıdan fazla azaldı.

Ezici bir yenilgi.

Liderlik sınavı

Ardından İslamabad geldi. Müzakereler liderlik için bir sınav niteliğindeydi.

Vance, 21 saat içinde Trump’a bir düzine kez telefon ederek her ayrıntı konusunda ona danıştı. Binyamin Netanyahu’ya da telefon ettiği bildirildi. Bu, tam bir fiyaskoydu. Lider rolünü oynuyor, ama bir ast gibi davranıyor.

Halk bunu görüyor. Anketler, Vance’in popülaritesinin 2025’teki görev süresinin başlangıcından bu yana yüzde 21 düştüğünü gösteriyor. Bu aşamadaki diğer başkan yardımcılarıyla karşılaştırıldığında, eksi 18 ile en düşük puana sahip.

İnançtan söz ediyor ve inançlıymış gibi davranıyor. Ortaya çıkan şey liderlik değil, fırsatçılık. Ahlaki bir ses değil, öyleymiş gibi bir izlenim. Hizmet ettiği yönetimi yansıtıyor. İnancı kullanan, ancak onu somutlaştırmayan bir yönetim.

Güç, denetlenmediğinde genişlemeyle yetinmez. Aşkınlığı arar.

Trump, ortaçağ imparatoru gibi, yeryüzünde Tanrı'nın gölgesi olarak, kısıtlama ve hesap verebilirliğin ötesinde kutsal olanı somutlaştırmaya çalışıyor. Böylece şu soru ortaya çıkıyor: O Mesih mi, yoksa Deccal mı? Teolojik anlamda değil, siyasi anlamda.

Aldatma, mağduriyet, gösteriş ve güçle şekillendirilmiş bir figür; burada zafer gerçeğin, güç ise ahlakın yerini alır. Lider artık devletin bir hizmetkârı değildir. “Devletin vücut bulmuş hali” haline gelir.

Hesap vermek zorunda değildir, kutsanmıştır. Kısıtlanmaz, kutsanmıştır.

Netanyahu: Bir istisna

O noktada, iktidar artık rakiplerini görmez. Sadece düşmanları ve ortadan kaldırılması gereken engelleri görür. Herkese karşı savaşmıştır. Kimseyi esirgememiştir.

Yine de, tüm bu mücadelelerine rağmen, savaşmadığı tek bir kişi vardır. Alay edemediği tek bir kişi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, onun “Bibi” dediği adam. Onunla savaşmaz. Onun için savaşır.

Gazze’den Minab’a kadar, çocuklar onun uğruna öldürülüyor.

Burada ise durum değişiyor. Alay yok, gösteri yok, tehdit yok; sadece uyum var.

Hatta bazen saygı bile. Ve insan nedenini sormak zorunda kalıyor.

Herkese zorbalık eden bir adam burada itidal gösteriyor. Müttefiklerini de düşmanlarını da aşağılayan bir adam, Netanyahu’ya eşit muamele ediyor ve bazen ona saygı gösteriyor. “Bibi” otururken o ayakta duruyor. Duruş değişiyor. Hiyerarşi tersine dönüyor.

Neden?

Bu sadece uyum değil. Evet, ikisi de ahlakın bir engel olarak görüldüğü, boyun eğdirme ve fetihle şekillenen bir dünya görüşünü paylaşıyor. Ama bu daha fazlası gibi geliyor, gizli bir şey, daha karanlık bir şey.

Bir tasma. Görünmez bir ilmek.

Bazıları, cevabın Jeffrey Epstein'ın dosyalarında gömülü olduğunu söyleyebilir.

 

*Sümeyye Gannuşi, İngiliz-Tunuslu bir yazar ve Orta Doğu siyaseti uzmanıdır. Gazetecilik yazıları The Guardian, The Independent, Corriere della Sera, aljazeera.net ve Al Quds’ta yayınlanmıştır.

HABERE YORUM KAT