Zamanın ötesinden gelen nida: Yüzleşmenin ve hakikatin kesinliği

İnsanın yeryüzündeki en büyük yanılgısı, eylemlerinin boşlukta kaybolup gideceğine, hakikatin o keskin yüzüyle asla karşılaşmayacağına dair beslediği derin kibirdir. Modern çağın sanal gerçeklikleri ve izafiyet krizleri içinde kıvranan zihin, her şeyin göreceli olduğu yanılsamasıyla avunurken; ölümle birlikte zamanın ve mekânın sınırları kalktığında o ağır örtü ansızın açılır. Peki, inançla alay etmenin, ilahi çağrıya sırt dönmenin ve sadakatle bedel ödemenin nihai hesabı nasıl görülecektir? İnsanın, ömrü boyunca kaçtığı gerçekle yüzleşme anı omuzlarına nasıl bir yük bindirir? A’râf sûresi 44. ayet, sadece ahirete dair dramatik bir sahne çizmekle kalmaz; varoluşun en sarsıcı, en çıplak yüzleşmesini evrensel bir ilana dönüştürerek kalbimizi tam da bu can alıcı noktadan yakalar.
Kozmik Diyalog ve Mesafelerin Çöküşü
Ayette yer alan cennet ve cehennem ehli arasındaki diyalog, Kur’an’ın edebi mucizesinin şahikalarından biridir. Ayet, iki farklı ontolojik düzlem arasındaki o aşılmaz mesafeyi nādā (نَادَىٰ / nida etti, seslendi) fiilinin yankısıyla aşar. Râzî (ö. 606/1210), ayet bağlamında cennet ehlinin cehennem ehlinin sesini nasıl duyurduğu sorusunu gündeme getirir.1 Elmalılı Hamdi Yazır(1878–1942)çağdaş bir pencereden bu soruya cevap verir ve zamanımızdaki radyo ve televizyon icadının, Kur’an’daki bu sınır tanımaz kozmik iletişim hakikatini akla nasıl yaklaştırdığına dikkat çeker.2 Cennetliklerin, “Biz rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk.” beyanı, bitmiş bir mücadelenin ardından gelen kuru bir haberleşme değil; aksine dünyevi şüphelerin, çekilen çilelerin ilahî bir tasdikle taçlanmasıdır. Burada kullanılan ḥaqqan (حَقًّا / kesin bir gerçek) kelimesi, ahiretin mutlak şeffaflığını gözler önüne sererken, ilahî vaadin şaşmazlığını zihinlerde pekiştirir.
Hakikatle Yüzleşmenin Dünyevi Gölgeleri
Bedir günü Muhammed (s), Kureyş’in önde gelenlerinden yirmi dört kişinin cesetlerinin Bedir kuyularından birine atılmasını emretmiş; ardından üçüncü gün kuyunun başına gelerek onları isimleriyle çağırmış ve “Biz rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu?” (el-A`râf 7/44) diye hitap etmiştir. Bunun üzerine Ömer bin Hattab (ö. 23/644), “Ey Allah’ın Resûlü! Ruhları olmayan cesetlere mi konuşuyorsun?” deyince Resûlullah (s), “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki siz benim söylediklerimi onlardan daha iyi işitmiyorsunuz.” buyurmuştur; Katâde’nin (ö. 117/735) ifade ettiği üzere Allah onları bu hitabı işitecek şekilde diriltmiş, bu da bir azarlama, tahkir ve pişmanlık vesilesi olmuştur.3 Bu rivayet, ilk bakışta “Şüphesiz sen ölülere işittiremezsin.” (en-Neml 27/80; er-Rûm 30/52; Fâtır 35/22) ayetleriyle çelişir gibi görünse de aslında aralarında bir çelişki yoktur. Zira ayetteki nefy, hidayet verici, kabul ettirici bir işittirmeyi reddederken, hadiste söz konusu olan işitme, Allah’ın dilediği kimselere geçici ve ibret amaçlı bir idrak vermesidir. Dolayısıyla ayet, inkârcıların kalplerinin hakikate kapalı oluşunu ifade eden genel bir ilkeyi bildirirken; hadis, ilahî kudretin istisnaen gerçekleştirdiği, inkârın acı akıbetini yüzlerine vuran özel bir durumu haber vermektedir.
Kibrin İflası ve Psikolojik Yıkım
Ebü’l-Berekât en-Nesefî’nin (ö. 710/1310) belirttiği üzere ayetteki nida, bir yandan Allah’ın nimetlerini ikrar ederken, diğer yandan cehennem ehline karşı bir tür şemâte (شماتة/ üstünlük ve durumlarını acı bir şekilde hatırlatma)4 amacı taşımaktadır. Cennetlikler, “siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu?” diyerek o gün zalim cehennemlikleri azarlayacaktır.5 Zaten alevlerin ortasında, cehennemliklerin dudaklarından dökülen o tek kelimelik neʿam (نَعَمْ / evet) itirafı; kibrin kırıldığı, itirafın artık hiçbir fayda vermeyeceği o çaresiz vakitte gerçeğe teslim olunduğu ve sahte argümanların tümüyle iflas ettiği o dehşetli andır. Tam bu mutlak teslimiyet anında, ilahi adaletin sesi zamanlar üstü bir ferman gibi yankılanır: Feeżżenemueżżinun (فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ / bir münadi seslenir). Bu meçhul sesin kime ait olduğu hususunda Kur’an belagati faili gizleyerek asıl vurguyu sesin taşıdığı o ezici hükme kaydırır: Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.
Zulmün Doğası
Lanetin muhatabı olarak seçilen zâlimîn (ظَّالِمِينَ / zalimler) kavramı ile müşrikler6 ve kâfir zalimlerin kastedildiği ifade edilmiştir.7 Ayetteki “zalimler”, yalnızca yeryüzünde başkasının hakkını gasp eden politik veya sosyal zorbaları imlemez. İslami düşünce geleneğinde zulüm; bir şeyi kendi yerinin dışında bir yere koymak,8 hakikati örterek kendi fıtratına ihanet etmek ve tevhidin evrensel sözleşmesini bozmaktır.
Sonuç
Velhasıl bu ilahi hitap, ötelerde yaşanacak salt bir ahiret sahnesinin habercisi olmaktan ziyade, doğrudan bugünümüzü, şu anki yürüyüşümüzü şekillendiren diriltici bir ontolojik ihtardır. Hakikatin eninde sonunda kendi mutlak gerçekliğini dayatacağı bir evrende, insanın hevasından sahte cennetler inşa edip ilahi vaadi hafife alması, kendi eliyle hazırladığı trajik bir aldanıştır. A`râf sûresi 44. ayet, bizleri, alevler içinde o geri dönüşü olmayan çaresiz ve faydasız “evet” kelimesini telaffuz etmeden önce, yeryüzünde onurlu ve dürüst bir sadakatle irademizi Hakka teslim etmeye çağırır. Nihayetinde iman, sadece soyut bir kabulleniş değil; zamanın ötesinden gelecek o kutlu münadinin ilahi tesciline bugünden, bu dünyadan, sarsılmaz bir dava bilinciyle şahitlik etmektir. Nitekim ilahi hitap bu hakikati daha da keskinleştirir: “Ayetlerimiz konusunda gerçekten sapanlar bizden gizlenemezler. Bu durumda ateşe atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü (huzurumuza) güvenle gelen mi? İstediğinizi yapın! O, yaptıklarınızı kuşkusuz görmektedir.” (Fussilet 41/40). Bu ilahi uyarı, insanın kendini sorumsuz ve başıboş zannetme vehmini paramparça eder; çünkü görünen ya da gizlenen hiçbir tercih, hiçbir yöneliş ilahi nazarın dışında değildir.
1- Fahruddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb (Beyrut: Dâruİhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420/1999), 14/245.
2- Muhammed Hamdi Yazır Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili (İstanbul: Eser Neşriyat, 1979), 3/2166.
3- İsmâil Ebu Abdillah el-Buhârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muhammed b. Züheyr Nâsır en-Nâsır (Beyrut: DâruTavki’n-Necat, 1422/2001), "Kitâbü’l-Megâzî", 3976.
4- Ebü’l-Berekât en-Nesefî, Tefsîrü’n-Nesefî (Medârikü’t-tenzîl ve hakāiku’t-teʾvil), thk. Yusuf Ali Bedîvî (Beyrut: Dâru’l-Kelimi’t-Tayyib, 1419/1998), 1/569.
5- İsmâʿîlḤaḳḳî b. Muṣṭafâ el-İstânbûlî el-Ḥanefî el-ḪalvetîİsmâʿilḤaḳḳıBursevî, Rûḥu’l-Beyân (Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.), 3/164.
6- Ebü’l-HasenMukātil b. Süleymân, TefsîruMukātil b. Süleyman, thk. Abdullah Mahmûd Şahhate (Beyrut: Dâruİhyâi’t-Türâs, 1423/2002), 2/38.
7- Aḥmed b. Muḥammed b. el-Mehdî b. ʿAcîbe el-Ḥasenî el-İdrîsî eş-Şâẕelî el-Fâsî İbn ʿAcîbe, el-Baḥrü’l-medîd fî Tefsîri’l-Ḳurʾâni’l-mecîd, thk. AḥmedʿAbdullâh el-ḲuraşîRaslân (Kahire, 1419/1998), 2/218.
8- Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasen İbn Düreyd, Cemheretü’l-luġa, thk. Remzi Münir Ba ’lebekkî (Beyrut: Dârü’l-ilmli’l-Melâyîn, 1987), 2/934.






YAZIYA YORUM KAT