Konuşmanın hafifliği, şiddetin ağırlığı

Bir trajedi yaşanır. Okulda, olması gereken en güvenli mekânda, bir çocuk silahla içeri girer ve hayatları geri döndürülemez biçimde parçalar. Ardından tanıdık bir dalga yükselir: sosyal medya dolup taşar. Herkes konuşur. Herkes bir şey söyler. Herkes nedenleri analiz eder, çözümler önerir, failin psikolojisini çözer, aileyi yargılar, sistemi eleştirir. Birkaç saat içinde kolektif bir yorum ekonomisi oluşur. Sanki konuşmak, anlamanın yerini almıştır.
Burada ilk dikkat çekici olan şey, konuşmanın kendisinin bir eylem gibi hissedilmesidir. İnsan bir şey yazdığında, sanki sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Bir cümle kurmak, bir acıya ortak olmak gibi algılanır. Oysa çoğu zaman bu, vicdanın hızlı bir rahatlatılmasıdır. Derin bir yüzleşme değil, yüzeysel bir boşaltımdır. Bu yüzden de konuşma çoğalır ama anlam derinleşmez.
Bir diğer boyut, bu konuşma zorunluluğudur. İnsanlar artık sadece düşünmez; düşüncelerini görünür kılmak zorunda hisseder. Sessizlik neredeyse suç gibi algılanır. Bir olay olur ve kişi, “Ben ne söylemeliyim?” diye değil, “Ben de bir şey söylemeliyim” diye düşünür. Bu fark kritik. Birincisi anlamaya yöneliktir, ikincisi görünmeye.
Bu görünme ihtiyacı, hazır kalıplar üretir. Cümleler birbirine benzer. Tepkiler standartlaşır. Herkes doğru şeyi söylemeye çalışır; fakat bu “doğru”, çoğu zaman düşünülmüş değil, devralınmış bir doğrudur. Böylece bireysel tefekkür yerini kolektif tekrar alır. İnsanlar konuşur ama aslında aynı şeyleri çoğaltırlar.
Daha sarsıcı olan ise şu ihtimaldir: Bugün failin ailesini eleştiren, “Nasıl fark etmediler?” diyen, “Bu çocuk bu hale nasıl geldi?” diye soran kişiler arasında, yarın benzer bir olayın içinde olacak bir ailenin üyeleri de olabilir. Çünkü mesele sadece bireysel hata değildir. Bu tür eylemler, çoğu zaman daha geniş bir bağlamın ürünüdür: yalnızlaşma, anlam kaybı, şiddetin normalleşmesi, duygusal kopukluk, kontrolsüz öfke, kimlik bunalımı. Bunlar tek bir aileye indirgenemeyecek kadar yapısal problemlerdir.
Modern eğitim, bilinç, farkındalık gibi kavramlar sıkça dile getirilir. Fakat bu olaylar şunu gösterir: bilgi artışı, insanın iç dünyasını otomatik olarak düzenlemez. İnsan, teknik olarak gelişirken ahlaki ve varoluşsal olarak aynı hızda derinleşmeyebilir. Hatta bazen tam tersi olur; araçlar gelişir, ama onları kullanan zihin ve kalp aynı kalır. Bu da daha sofistike ama daha yıkıcı sonuçlar doğurur.
Şiddetin tamamen sona ermeyeceği fikri rahatsız edicidir, ama gerçekçi bir zemine sahiptir. İnsan doğası, tarih boyunca bu potansiyeli taşımıştır. Burada asıl mesele, bu potansiyelin hangi koşullarda açığa çıktığıdır. Dolayısıyla çözüm, yalnızca güvenlik önlemleriyle ya da bireysel suçlamalarla sınırlı olamaz. Daha derin bir sorgulama gerekir: İnsan nasıl bir anlam dünyasında yaşıyor? Kendini nasıl konumlandırıyor? Öfkesini nasıl işliyor? Yalnızlığıyla nasıl baş ediyor?
Belki de en zor ama en gerekli olan şey, konuşmanın dozunu azaltıp düşünmenin ağırlığını artırmaktır. Her olaydan sonra hızlıca fikir üretmek yerine, yavaşlayıp gerçekten anlamaya çalışmak. Başkalarını yargılamadan önce, kendi içimizde benzer kırılganlıkların olup olmadığını sorgulamak. Çünkü trajediler çoğu zaman “öteki”nin hikâyesi gibi görünür, ama aslında insanın ortak zemininde kök salar.
Sonuçta mesele sadece bir olay değildir; bir aynadır. Ve o aynaya bakmak, konuşmaktan daha zor, ama daha dönüştürücüdür.






YAZIYA YORUM KAT