1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Küresel sistem ABD/İsrail-İran Savaşı'ndan ne öğrendi?
Küresel sistem ABD/İsrail-İran Savaşı'ndan ne öğrendi?

Küresel sistem ABD/İsrail-İran Savaşı'ndan ne öğrendi?

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Seren, ABD/İsrail-İran Savaşı'ndan çıkarılması gereken dersleri analiz ediyor.

07 Nisan 2026 Salı 17:34A+A-

Merve Seren/AA Analiz

ABD/İsrail-İran Savaşı: Küresel sistem ne öğrendi?

Tarihsel seyrinde incelendiğinde her bir savaş ve çatışma durumundan çıkarılabilecek "ortak dersler" vardır. Buna mukabil, zaman, mekan, amaç, araç, yöntem ve konjonktürel dinamikler itibarıyla her bir savaş/çatışma hali nevi şahsına münhasır bir patern analizi gerektirir. 28 Şubat'ta başlayıp halihazırda süregiden ABD/İsrail-İran Savaşı da "genelleştirme" tuzağına düşmeden, tarihten alınan dersler ışığında ama yeni parametreler çerçevesinde analiz edilmelidir.

Askeri dersler

ABD'nin, İran'ın 2000'li yılların başında şekillenip 2016'dan itibaren tam anlamıyla uygulamaya koyulan yeni askeri doktrini ve savunma yaklaşımındaki değişimi (İleri Savunma, Uzun El Stratejisi, Mozaik Savunma ve Asimetrik Kapasite İnşası) göz ardı etmesi yahut indirgemesi bugünkü savaşın seyrinde belirleyici olmuştur. Zira, İran'ın halihazırda ABD'nin tıkanmasına yol açan Hürmüz Boğazı kozu başta olmak üzere coğrafi ve stratejik derinliğinden yüksek düzeyde istifade etmesi ve çatışma sahasını yatay şekilde yayması (bölgeselleştirmesi ve hatta uluslararasılaştırması) bu doktriner değişimin bir yansımasıdır.

Dolayısıyla ABD/İsrail-İran Savaşı'ndan alınan temel ders, askeri güç dengesizliğine referansla inşa edilen bir yaklaşımın kısa sürede sonuç alıcı ve kalıcı zaferler yaratacağı varsayımının ne kadar yanıltıcı olabileceğidir. Bir tarafta dünyanın en büyük askeri ve teknoloji gücü ABD ve hamilik yaptığı İsrail; diğer tarafta on yıllardır ambargo ve yaptırım altında olan, giderek fakirleşen ve "her asimetrik çatışmada güçsüzün arkasında mutlaka bir güçlü vardır" düşüncesiyle Rusya ve Çin'e haddinden fazla "yardımcı" rol atfedilen bir İran gerçeği vardır.

Genellikle devletlerin davranış modellerine bakıldığında, "askeri ve istihbari hatalar" ile "başarılar" arasındaki zaman skalası daraldıkça hata payının kapandığı görülmektedir. Ancak zaman geçtikçe risk ve tehdit seviyesi kırmızı alarm vermediği için "rehavete kapılma" yahut "bilişsel körlüğe düşme" ihtimali artar. Ancak bu durumun da İran hadisesinde çok geçerli olmadığını gördük.

Zira yakın geçmişte İsrail ve İran arasındaki çatışmalarda istenilen "askeri ve siyasi stratejik hedeflere" ulaşılamamasına rağmen İsrail/ABD ikilisinin halen İran'a geniş kapsamlı müdahaleyi savunması ve henüz Gazze'de bile kara harekatı istendiği ölçekte başarılamamışken yahut 2000'nin başından itibaren Irak, Afganistan ve Suriye gibi ülkelerde demokratik yönetim modelleri girişimleri sonuçsuz kalmışken; İran'a olası çıkarma operasyonu, İran'ı Batı yanlısı vekil bir aktöre dönüştürme veya 6 parçaya bölme senaryolarından bahsedilmesi rasyonaliteden uzaktır.

Keza İsrail'in öncülüğünde İran'da tertiplenecek bir isyan, ayaklanma ve iç savaş senaryolarına defalarca kez teşebbüs edilmesine rağmen, bu hevesten halen vazgeçilmemesinin de izahı zordur. Esas izahı zor olan ise İran'da vuku bulacak olası bir "stratejik istikrarsızlık" halinin İran ile sınır kalmayacağı; sadece Körfez ve Orta Doğu'yu değil, domino etkisi göstererek ABD'nin NATO'daki Avrupalı müttefiklerini doğrudan etkileyeceğini bilerek halen aynı hedeflerde ısrar edilerek "yüksek maliyet" yaratılmasıdır.

Özetle ABD/İsrail-İran Savaşı'ndan çıkarılan en büyük askeri ders, askeri güç kıyaslamasıdır. Kuşkusuz, bu tarz bir mukayese taktik ve operatif başarıların kazanımında önemli bir doneyi teşkil eder. Nitekim ABD/İsrail ikilisinin askeri güç parametrelerinde haiz olduğu üstünlük sayesinde; Ali Hamaney başta olmak üzere dini, siyasi ve askeri liderlik kadrolarından en üst düzey isimlerin etkisiz hale getirilmesi, komuta-kontrol yapısının geçici felce uğraması, balistik füze üretim tesisleri ile füze fırlatma rampalarının imha edilmesi, muhtelif silah, araç, gereç ve mühimmat depolarının vurulması, altyapının ağır hasar alması mümkün olmuştur. Halbuki mevzubahis hedeflerin vurulması, arzulanan "İran teslimiyeti" için kafi olamamış; Trump yönetiminin kurguladığı "mutlak zafer anlatısı" vasat bir psikolojik harp ürünün ötesine geçememiştir. Öte yandan, İran'ın askeri karargahları, nükleer tesisleri, araştırma merkezleri, teknik üniversiteleri gibi en kilit kurum ve kuruluşlarını hedef alan "proaktif stratejinin bir ürünü olan kapasite yok etme" yaklaşımı dahi hesaplanandan çok daha maliyetli bir yükü Körfez'i güvensizleştirerek, deniz ticaretini (ve sigorta şirketlerinin çalışmalarını) felce uğratarak, gaz üretim ve sevkiyatını durdurarak, petrol fiyatlarını artırarak yıkıcı etkiler doğurmuştur.

Diğer dersler

Devletlerin uluslararası arenadaki başarı grafiğini, salt askeri güç unsurları üzerinden ölçümlemek yanıltıcıdır. Zira askeri güç, Ulusal Güç Unsurları ile desteklendiği ölçüde "grand stratejiye" hizmet eder. Bu anlamda muharebeyi kazanmakla, savaşı kazanmak arasında çok ciddi bir fark vardır. Muharebe cephede; ancak savaş siyasette, diplomaside, ekonomide, ticarette, teknolojide, hukukta, toplumsal yapıda, medyada, kısaca hayatın her alanında icra edilmektedir. Bu açıdan bakıldığında ABD'nin askeri üstünlüğünü baskın bir unsur olarak diğer alanlara dayatmaya çalıştığı görülmektedir. Velev ki ABD/İsrail ikilisinin İran'dan "çıkış stratejisi" galibiyet edilmiş bir muharebe olarak sonlansa ve İran kendisinden beklenenin ötesinde ateşkes koşullarının altına imza atsa bile, ABD'nin mevcut durumda savaşı kazandığını söylemek mümkün değil. Zira bunun en büyük iki göstergesi vardır.

Birincisi, Trump yönetiminin kararlarına biat etmeyen ABD'deki üst düzey askeri karar ve icra merciinin tasfiye edilmesi; hedef/planların istikrarı ve devamlılığı, operasyonun planlaması/icrası, komuta kontrol mekanizmasının işleyişi, askeri kurum ve kültürünün zedelenmesi itibarıyla vahim bir durumdur. Bununla birlikte İran Savaşı'nda beklenen destek ulusal kamuoyundan hiçbir zaman gelmemiştir. Hatta gittikçe kötü hal alan anket sonuçları, Trump yönetiminin seçim öncesindeki en büyük hezimet karinelerinden birisi olarak addedilmiştir.

İkinci gösterge, İran Savaşı'ndaki meşruiyetin uluslararası toplum nazarında karşılık bulmamasıdır. ABD, kendisine savunma ve güvenlik alanında "en bağımlı" ve "en sadık müşterileri varsaydığı Körfez ülkelerini dahi kendisiyle birlikte mütekabiliyette bulunmaya ikna edememiştir. Zira ne Trump'ın vadettiği güvenlik ve savunma şemsiyesi ne Körfez'i beklediği şekilde koruyabilmiş ne de Trump, İsrail merkezli güvenlik ve savunma politikalarından bağımsız bir duruş sergileyebilmiştir. Askeri mukabele bir yana, Körfez'den ABD'ye koşulsuz destek veren bir söylem birliği dahi gelmemiştir. ABD'nin tüm diplomatik süreçlerinde yanında olan favori arabulucu ülkesi Katar dahi çekimser kalmayı tercih ederek son derece makul ve mantıklı bir tercih yapmıştır.

Körfez'in haricinde ABD'nin NATO'daki müttefikleri de ABD'ye gereken siyasi ve askeri desteği vermemiş; bu savaşın kendi savaşları olmadığını defaatle dile getirerek, hava sahalarını dahi açmayı kabul etmemişlerdir. Bu anlamda İsrail'in peşinden sürüklenerek İran Savaşı'nı başlatan ABD'nin uluslararası hukuk ihlallerine ortak olmayı, odak noktalarını ve kaynaklarını Ukrayna'dan İran'a kaydırmayı reddetmişlerdir. Tabii bu reddedişin arkasında yatan en büyük nedenlerden birisi de Trump'ın gerek birinci gerekse ikinci başkanlık dönemindeki öngörülemezliği olmuştur. Bu anlamda NATO ülkelerinin ekseriyetinde; Trump’ın saati saatine uymayan açıklamaları, devlet adamlığını aşırı derecede basitleştiren dil ve üslubu, ulusal ve uluslararası hukuku hiçe sayan eylemleri, otoriter devlet örüntüsü sunan atama ve tasfiye kararları giderek büyüyen bir rahatsızlık yaratmaya başlamıştır.

Sonuç olarak ABD/İsrail-İran Savaşı’ndan alınan dersler ışığında, tüm ülkeler kendilerine siyasi, askeri, ticari, hukuki, ekonomik, teknolojik alanlarda önemli bir pay çıkarmışlardır. Bundan sonraki süreç alınan derslerin dış, güvenlik ve savunma politikalarında köklü ve yapısal bir değişim ve dönüşümü beraberinde getirip getirmeyeceğine dairdir.

HABERE YORUM KAT