
“Felsefe dünyadan kopuk bir ‘fildişi kule’ faaliyeti değil”
Yasin Ramazan Başaran, Gazze örneğinde olduğu gibi savaş ve soykırımın, zulüm ve katliamların had safhada olduğu, yapay zekanın düşünsel üretimi işgal ettiği bir vasatta felsefenin anlam ve işlevini değerlendiriyor.
Dünya Bu Haldeyken Felsefe mi Yapılır?
Yasin Ramazan Başaran / Fokus+
OpenAI CEO’su Sam Altman, iki hafta kadar önce verdiği bir röportajda teknolojik geleceğe dair vizyonunu şu enteresan cümleyle özetliyor:
“Zekanın elektrik veya su gibi bir kamu hizmeti (utility) olduğu ve insanların bunu bizden bir sayaç üzerinden satın aldığı bir gelecek görüyoruz.”
Bu ifade, ilk bakışta masum bir teknolojik ilerleme müjdesi gibi gelse de kulağa, aslında insanın binlerce yıllık düşünsel mirasına ve varoluşsal çabasına dair çok derin, hatta bir o kadar da ürkütücü bir indirgemeyi beraberinde getiriyor. Zekayı, evdeki musluktan akan su gibi dışsallaştırılmış, paketlenmiş ve "metalaştırılmış" (commodification) bir ürün olarak görmek, epistemolojinin ve zihin felsefesinin en temel kabullerini sarsıyor. Peki, zekanın bir abonelik sistemine dönüşmeye başladığı, Gazze’de sistematik bir soykırımın yaşandığı, Epstein belgeleriyle küresel elitlerin ahlaki çöküşünün ifşa olduğu ve ekonomik eşitsizliğin modern bir kölelik biçimine evrildiği bu karanlık günlerde, felsefe yapmak bir lüks müdür, yoksa tek kurtuluş yolu mu? Ya da Fokus+’ta onca önemli güncel olayın arasında bir felsefi denemenin ne işi var?
Size felsefenin dünyadan kopuk bir "fildişi kule" faaliyeti değil, aksine hayatın tam kalbinde yer alan en pratik eylem olduğunu savunacağım. Bunun için iki gerekçem var: Birincisi, bizler dış dünyayı sadece gözlemlemiyoruz; fikirlerin bizzat kendisini "yaşıyoruz". İkincisi ise, karşılaştığımız her olayı ancak elimizdeki kavramsal "mercekler" aracılığıyla anlamlandırabiliyoruz. Felsefe, bu mercekleri parlatmanın ve yenilerini inşa etmenin tek yoludur. Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak, önce dünyayı hangi düşünsel koordinatlarla algıladığımızı sorgulamak zorundayız.
İşe şuradan başlayabiliriz: Zekanın bir "sayaç" üzerinden satılması, bizim dünyayı anlama kapasitemizi nasıl etkiler?
Zeka bir hizmet olabilir mi?
Altman’ın sözü, felsefedeki "araçsal akıl" (instrumental reason – Horkheimer ve Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği) kavramının zirve noktasıdır. Eğer zeka satın alınabilen bir hizmet haline gelirse, o zaman "bilmek" ve "anlamak" arasındaki o hayati bağ incelmeye başlar. Epistemolojik açıdan bilgi, bir öznenin dünya ile kurduğu dinamik ve içsel bir ilişkidir; oysa sayaçla satılan zeka, bilgiyi bir "nesneye" dönüştürecektir. Bu bakış açısı, zihni sadece veriyi işleyen bir mekanizma olarak gören "işlevselcilik" (functionalism – Putnam, Mind, Language and Reality kitabına bakılabilir) akımıyla paralellik gösterir.
Ancak sorun şudur: Gazze’de bir çocuk bombalar altında ölürken ya da finansal sistem bizi görünmez zincirlerle birer borçluya dönüştürürken, ihtiyacımız olan şey daha hızlı "veri işlemek" mi, yoksa bu verinin içinde şekillendiği ahlaki yaşantıyı ve insani anlamı kavramak mı? Zeka bir kamu hizmeti haline geldiğinde, sorgulama yetisi de standartlaştırılmış bir protokole dönüşme riski taşır. Felsefe yapan biri tam burada devreye girerek sorar: "Sayaç neyi ölçüyor?" Eğer ölçülen sadece verimlilikse, mesela adaleti ve vicdanı hangi birimle ölçeceğiz?
Zekayı bir "utility" olarak dışsallaştırdığımızda, aslında dünyayla olan en sahici bağımızı koparmış oluruz. Bu bağın nasıl kurulduğunu anlamak için Wittgenstein’a başvurabiliriz.
Fikirleri yaşamak: Yaşam biçimleri ve dil
Çoğu insan felsefeyi, soyut kavramlar üzerinde yapılan bir zihin jimnastiği sanır. Oysa Ludwig Wittgenstein, Platon’un idealar düşüncesine taban tabana zıt olan düşüncesinde, dilin ve kavramların dünyadan ayrı birer etiket olmadığını, aksine onlarla iç içe geçtiğini gösterir. Onun meşhur "yaşam biçimi" (form of life / Lebensform – Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, §23) kavramı, bir dili konuşmanın ya da belirli kavramlara sahip olmanın, aslında bir dünyayı paylaşmak ve belirli bir pratik düzenin içinde var olmak anlamına geldiğini vurgular.
Yani biz "özgürlük", "hak" veya "savaş" dediğimizde, sadece birer kelime telaffuz etmiyoruz; bu kavramların belirlediği bir gerçekliğin içinde eyliyoruz. Eğer bugün Epstein belgeleri karşısında dehşete düşüyorsak veya gelir adaletsizliğine karşı bir öfke duyuyorsak, bu öfke doğrudan sahip olduğumuz ahlaki "kavram haritaları" (conceptual maps) sayesindedir. Fikirler havada asılı duran bulutlar gibi değildir; onlar bizim yürüdüğümüz yollar, oturduğumuz evler ve kurduğumuz ilişkilerdir. Ekmek kadar, bisiklet kadar, bilgisayarımızın tuşları kadar gerçektir.
Marx, meşhur 11. Tezinde felsefecilerin dünyayı sadece yorumladığını, asıl meselenin onu değiştirmek olduğunu söylemişti (Marx, Feuerbach Üzerine Tezler). Ancak felsefesiz bir değişim mümkün müdür? Marx’ın kendisi de aslında idealist metafiziğin dünyadan kopukluğuna saldırıyordu. Bugün biz, metafiziği gökyüzünden indirip Wittgenstein’ın işaret ettiği o "yaşam biçimi" gerçekliğine yerleştirebilirsek, felsefe dünyayı anlarken aynı zamanda onu dönüştürecek o devrimci güce de kavuşur. Çünkü bir şeyi değiştirmek için, yaşadığımız şeyin ne olduğunu söyleyebilecek bir dile, bir zihin açıklığına, yani kavramsal iyileşmeye, kısacası felsefeye ihtiyacımız vardır.
Dilin ve düşüncenin bu kadar belirleyici olduğu bir dünyada, olaylara bakışımızı belirleyen "mercekleri" nasıl tanımlayabiliriz?
Brokoliden soykırıma mercekler ve gerçeklik
Dünyadaki her olayı, farkında olsak da olmasak da zihnimizdeki fikir süzgeçlerinden geçiririz. Bu durumu basitleştirmek için gündelik bir örnekten, örneğin bir "brokoli"den yola çıkalım. Bir çocuk için brokoli, tabağındaki yeşil ve sevimsiz bir "ceza" nesnesi olabilir; çünkü onun zihnindeki yemek kavramı "haz" ve "tatlılık" merceğiyle sınırlıdır. Çocuk büyüdükçe sağlığın önemini anlar (bir fikirdir çünkü sağlık) ve brokoli öğle yemeğinin vazgeçilmezi olur. Brokoli aynı brokolodir, ancak ona bakan "mercek" değiştiğinde, nesneyle kurulan ilişki, ona verilen değer ve onun üzerinde gerçekleştirilecek eylem de kökten değişir.
Şimdi bu örneği, dünyanın can yakıcı meselelerine uyarlayalım. Eğer dünyayı sadece "güç dengeleri" veya "ekonomik çıkarlar" merceğinden okursak, Gazze’deki soykırımı sadece jeopolitik bir risk veya bir istatistik olarak görürüz. Bu mercek bizi körleştirir. Oysa "insan onuru", "ontolojik eşitlik" veya "evrensel ahlak" merceklerini kullandığımızda, gerçeklik tüm çıplaklığıyla karşımızda belirir. Felsefe, bize bu mercekleri sadece sunmaz; aynı zamanda hangi merceğin neden daha "doğru" veya "gerçekçi" olduğunu tartışmamızı sağlar.
Daha iyi ve daha keskin mercekler kullanmak, fildişi kulesinden aşağıya bakıp olayları teorilerin rengine boyamak değildir. Bu işi ideolojilere bırakalım. Felsefe aksine, günlük hayatın tüm zenginliğine eğilerek, tatlısıyla ve acısıyla, o olguların ilişkilerinde anlamı keşfetmektir. Bir eylemin gücü, o eylemi besleyen düşüncenin netliğinden gelir. Eğer söyleminiz ve eyleminiz güçsüzse, muhtemelen kullandığınız kavramsal araçlar paslanmış veya yanlıştır.
Felsefe, dünyayı tanımlamakla kalsaydı belki yine dünya bu haldeyken felsefe mi yapılır diyenlere hak verebilirdik. Ancak ikinci gerekçeme geçersek merceklerin sadece mevcut durumu görmemizi sağlamadığını, geleceği inşa etme gücüne de sahip olduğunu görürüz.
Normlar ve geleceğin tasarımı
Felsefenin en büyük gücü, onun sadece "olanı" betimlemesi (descriptive) değil, aynı zamanda "olması gerekeni" (normative) belirlemesidir. "Normatiflik" (normativity – Korsgaard, The Sources of Normativity kitabı burada bahsedeceğim bağlantıyı çok güçlü bir biçimde kurar.), dünyadaki kural koyucu gücümüzün temelidir. Bugün finansal kölelikten bahsediyorsak, bu, zihnimizde bir "insan onuruna yakışır yaşam" normu olduğu içindir. Fikirler sadece dünyayı bir fotoğraf makinesi gibi çekmez; fikirler geleceğin mimarisini çizer.
Dünya bu haldeyken felsefe yapmak, yanan bir binanın içinde yangının kimyasını tartışmak değildir. Aksine, yangının neden çıktığını anlamak, bir daha çıkmaması için gereken güvenlik protokollerini (ahlaki ve hukuki kuralları) tasarlamak ve itfaiye hortumunun hangi mantıkla çalışacağını belirlemektir. Felsefe, insanlığın "bağışıklık sistemi"dir. Eğer bugün dünyadaki adaletsizliklere karşı bir ses yükseltiyorsak, bu, binlerce yıllık felsefi tartışmaların süzgecinden geçmiş "adalet" kavramına sığındığımız içindir.
Sam Altman’ın zekayı bir sayaçla satma hayali gerçekleşse bile, o sayacın başında durup "Bu yapılan adil mi?" diye soracak olan yine felsefedir. Yapay zeka bize yanıtları verebilir, ancak doğru soruları sadece felsefi bir derinliğe sahip olan insan sorabilir. Felsefe, bizim gerçeklikle bağlantımızın son kalesidir.
Sonuç: Eylem için düşünmek
Dünya bu haldeyken felsefe yapmak, aslında yapılabilecek en "acil" işlerden biridir. Çünkü kriz anlarında reflekslerimizle değil, ilkelerimizle hareket etmemiz gerekir; ilkeler ise felsefenin çalışma alanıdır. Altman’ın metalaştırılmış zeka vizyonuna karşı, zekanın bir yaşam pratiği, bir ahlaki sorumluluk ve bir anlam arayışı olduğunu hatırlatmak zorundayız.
Wittgenstein’ın yaşam biçimlerinde kaybolan anlamı bulmak, Marx’ın dünyayı değiştirme arzusunu sağlam bir kavramsal zemine oturtmak ve elimizdeki mercekleri en keskin hale getirmek, bizi birer "finansal köle" olmaktan çıkarıp, kendi geleceğini tasarlayan özgür özneler haline getirir. Tekrar edelim ki, fikirler sadece dünyayı açıklamaz; onlar bir yandan dünyayı tekrar tekrar kurar. Ve eğer biz kendi dünyamızı felsefeyle kurmazsak, birileri mutlaka bize bir sayaç takıp kendi dünyasını satacaktır.





HABERE YORUM KAT