ABD, 2003 yılında Irak'a girerken dünyayı büyük bir tehlikeden kurtaracağını, Irak halkına ise özgürlük ve demokrasi götüreceğini söylüyordu. 23 yıl sonra Irak'tan ayrılırken geride nasıl bir Irak bıraktığı ise bütün bu hikâyenin en dramatik sorusudur.
Aradan 23 yıl geçti. “ABD’nin Irak’taki askeri misyonu”, “doğal kararlılık operasyonu” ve “eve dönüş” gibi kelimelerle ifade edilen süreci, ABD’nin gerekçelerini ve operasyonun doğurduğu sonuçları yeniden gözden geçirmek gerekiyor.
2003: Irak’ın İşgali ve Eski Düzenin Yıkılması
5 Şubat 2003 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM Güvenlik Konseyi’nin karşısına geçerek Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğuna ilişkin Amerikan istihbaratının (CIA) topladığı delilleri sıralıyordu: Uydu görüntüleri, dinleme kayıtları, kamyon kasası ve tren vagonlarına yerleştirildiği öne sürülen mobil biyolojik silah laboratuvarları ve istihbarat kaynaklarından elde edildiği söylenen başka bilgiler...
Powell’ın sunumu, Saddam Hüseyin rejiminin yalnızca tehlikeli değil, aynı zamanda uluslararası güvenlik bakımından da yakın ve somut bir tehdit olduğu iddiasına dayanıyordu.
Aradan çok geçmeden Başkan George W. Bush, Saddam Hüseyin ve oğullarına Irak’ı terk etmeleri için 48 saat süre verdi. Sürenin dolmasının ardından 19 Mart 2003’te Irak’a yönelik askeri harekât başladı.
Belli ki kurt, kuzuyu yemeyi aklına koymuştu; kuzunun gerçekte suyu bulandırıp bulandırmadığının artık bir kıymeti yoktu.
Ne var ki savaşın ardından Irak’ta iddia edilen kitle imha silahı stokları ve programları ortaya çıkarılamayınca bu kez yeni gerekçeler üretilmeye başlandı: Irak halkının özgürleştirilmesi ve ülkeye demokrasi getirilmesi.
Bu iddialarla başlayan savaş neticesinde büyük çoğunluğu sivillerden oluşan yüzbinlerce Iraklı bombardıman sonucu veya dolaylı sebeplerle (iç savaş, sağlık krizleri, altyapı çöküşü) yaşamını yitirdi. 4,7 milyondan fazla Iraklı evini terk etmek zorunda kaldı. Bunların bir kısmı ülke içinde yer değiştirirken, milyonlarcası Suriye, Ürdün ve Türkiye gibi komşu ülkelere sığındı.
Ülkenin yağmalanan tarihi; Ebu Gureyb gibi cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar, işkenceler, tecavüzler; savaş giderine mukabil el konulan petrol gelirleri…
Evet, tüm bunlar ABD’nin Irak’a götüreceği insan hakları ve demokrasinin bedeli olarak katlanılması ve görmezden gelinmesi gereken istemsiz yol kazaları olarak görüldü.
Bozguncuların tipik karakteridir: “ Onlara, yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğinde, bizler ancak ıslah edicileriz, Derler.” 2/Bakara - 11
Yeni Irak'ın İnşa Sancıları
Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra Irak'ın önüne konulan yeni siyasal modelin adı demokrasiydi. Sandık kurulacak, siyasi partiler faaliyet gösterecek, parlamento oluşacak, hükümetler seçimlerle belirlenecek ve Irak halkı kendi yöneticilerini kendisi seçecekti.
Nitekim 30 Ocak 2005'te Iraklılar sandık başına gitti. Aynı yıl yeni anayasa kabul edildi. Irak, anayasal olarak cumhuriyetçi, parlamenter, demokratik ve federal bir devlet olarak tanımlandı.
De-Baasizasyon adı altında ordu tasfiye edildi, eski güvenlik bürokrasisi dağıtıldı.
Saddam döneminde siyasal iktidarın dışında bırakılmış Şii ve Kürt aktörler, yeni Irak’ın kuruluş sürecinde daha fazla ağırlık kazandılar. Böylece Saddam döneminde baskı altında tutulan etnik ve mezhebi farklılıklar, yeni dönemde siyasal sistemin temel belirleyicilerinden biri hâline geldi.
Yeni anayasa Irak'ı açık biçimde federal bir devlet olarak tanımlıyordu. Kürdistan Bölgesi ve mevcut kurumları anayasal olarak tanındı; bölgelerin yasama, yürütme ve yargı alanlarında geniş yetkilere sahip olabileceği hükme bağlandı. Daha da önemlisi, federal hükümetin münhasır yetkileri dışında kalan yetkilerin bölgelere ve federal bölge statüsünde olmayan vilayetlere ait olduğu kabul edildi.
Bu, Irak'ın eski devlet anlayışı bakımından başlı başına bir devrimdi.
Fakat kısa süre sonra devletin yalnızca sandıktan veya yazılı bir anayasaya sahip olmaktan ibaret olmadığı görüldü. Zira federal yapı ile siyasal ve güvenlik alanındaki çoklu güç merkezlerine bölünmek aynı anlama gelmiyor.
Bugün “Irak bölünüyor mu, güçleniyor mu?” sorusunun gündeme gelmesinin temel nedeni de budur.
Federalizm: Birlik İçinde Çözüm mü, Parçalanmanın Kurumsallaşması mı?
Hâlihazırda Irak'ta idari yapı, siyasal kimliklerin mezhep ve etnisite üzerinden hatta aşiret yapıları üzerinden son derece güçlü biçimde örgütlendiği bir zemine yerleşti.
Irak'ın yeni siyasal düzeninde “muhasasa” olarak adlandırılan güç paylaşımı anlayışı, makamların ve devlet kaynaklarının etnik-mezhebi dengeler gözetilerek dağıtılmasını öngörüyor. Cumhurbaşkanlığının Kürtlere, başbakanlığın Şiilere, Meclis Başkanlığının ise Sünnilere tahsis edilmesi anayasal bir zorunluluk değil; ancak zaman içinde yerleşen siyasal teamül hâline geldi. Bu düzen, ulusal kimliği güçlendirmek yerine etnik ve mezhebi farklılıkları siyasetin merkezine taşıdı.
Esasında farklı kimlikleri devletin baskı aygıtlarıyla zorla tektipleştirme çabasının sonuç getirmediği, bilakis bastırılmış bu kimliklerin daha muhalif, daha örgütlü ve daha tepkisel bir forma bürünerek geri döndüğü Türkiye’deki Kemalist veya Suriye ve Irak’taki Baasçı devlet uygulamalarında çok net bir şekilde görüldü. Ancak devlet kaynaklarının etnik ve mezhebi aidiyetler üzerinden bölüşümünün de istikrar getirmediği Lübnan örneğinde olduğu gibi, farklılıkları yok saymak kadar onları siyasal sistemin temel belirleyeni hâline getirmek de istikrar getirmiyor.
Şii Araplar, Sünni Araplar ve Kürtler, yalnızca toplumun farklı kesimleri olarak değil, aynı zamanda kendi içlerinde de bölünmüş, parçalı ve dağınık siyasi güç merkezleri olarak konumlandılar. Bu tabloya Irak'ın güvenlik mimarisini etkileyen bölgesel aktörler de eklendiğinde durum daha da karmaşık bir hâl alıyor.
Irak’ın istikrar adası olarak yansıtılan Kürt bölgesi ise Erbil merkezli (KDP) ile Süleymaniye merkezli (KYB) arasında çift başlı bir idari yapı devam ediyor.
Bu tablo, Irak'ın zaten kaotik olan “merkez-çevre” denklemine daha başka alt katmanlar ekliyor.
Irak'ta merkez ile çevre arasındaki ilişki, sürekli müzakere edilen bir güç dengesi ilişkisi şeklinde ilerliyor. Bu ilişkilerin sürekli biçimde bütçe, yetki ve güvenlik krizleri üzerinden yeniden müzakere edilmek zorunda kalması ise zeminin ne kadar kaygan olduğunu gösteriyor. Her kriz yeni bir yetki kavgasını, her bütçe görüşmesi yeni bir siyasi pazarlığı ve her güvenlik sorunu yeni bir askeri yapılanma tartışmasını beraberinde getiriyor.
Evet, Saddam’ın demir yumruğuyla bastırılmış olan fay hatları siyasal sistemin içine taşındı belki ama aradan 23 yıl geçtiği halde, yeni devletin nasıl ve hangi dengeler üzerine kurulacağı hususu, Irak’ın temel paradoksu olmaya devam ediyor.
Özetle Irak'ta idari sistem, mezhep ve kimlikler arasındaki güç mücadelesini kurumsallaştırarak kalıcı hale getirdi.
Nitekim güç paylaşımının, ortak bir siyasi kimlik ve güçlü bir devlet üretmeye yetmediği 23 yıllık tecrübenin sonunda açıkça görüldü. Seçimler yapılıyor, hükümetler kuruluyor, parlamentolar toplanıyor ancak “Iraklı” kimliği üzerinde ortak ve kuşatıcı bir aidiyet tesis edilemiyor.
Bu durum, Irak'ın Sünniler, Şiiler ve Kürtler arasında “üçe bölünmesi” gibi klasik bir haritadan çok daha karmaşık bir tabloya işaret etmektedir. Irak'ın önemli bir bölümü siyasi olarak temsil krizi, ekonomik olarak geri kalmışlık ve toplumsal olarak ağır bir yıkım yaşamaktadır.
ABD'nin Çekilmesi Sonrası Irak’ı Neler Bekliyor?
30 Eylül tarihi itibariyle ABD, dünyayı büyük bir tehlikeden kurtarma iddiası ve Irak halkına da özgürlük ve demokrasi götürme vadiyle işgal ettiği Irak’tan; arkasında istikrarsız bir devlet yapısı, liyakate dayanmayan, etnik ve mezhepsel aidiyetlerin ve grup asabiyetlerinin belirleyici olduğu işlemez bir yönetim yapısı ve bozuk bir ekonomik düzen bırakarak çıktı.
Powell, yıllar sonra BM’de yaptığı konuşmayı kariyerindeki bir "leke" ve devasa bir istihbarat fiyaskosu olarak tanımlamış ve derin pişmanlık duyduğunu belirtmişti.
Trump da Beyaz Saray'da yaptığı açıklamalarda, en başından beri Irak'ta bulunmanın büyük bir hata olduğunu belirterek "Nihayet Irak'tan defolup gidiyoruz" ifadesini kullandı.
Esasında Irak’ın petrol gelirlerini kendi ipoteğine almış ABD’nin “eve dönüş” ten ne kastettiği hala belirsizdir. Bu ifadeler, samimiyet içeren bir pişmanlık veya Irak’ın uğradığı yıkımın sorumluluğuyla yüzleşmekten ziyade, Washington’ın önceliklerinin değişmesinden kaynaklanıyor.
Saddam, arkasından yas tutulacak bir figür değildi elbette. Fakat emperyal güçlerin de dertlerimize deva olmayacağını Afganistan, Filistin ve Irak’ta acı tecrübeler yaşayarak öğrendik. Dolayısıyla yabancı bir güç olarak ABD’nin bölgemizden elini çekmesi, bölgenin kendi geleceğini kurabilmesi açısından önemli bir imkân ve hayırlı bir gelişmedir.
Irak'ın hikâyesi aslında yalnızca Irak'ın hikâyesi değildir.
Osmanlının dağılması sonrasında sömürgeci devletlerin bu miras üzerinde kurdukları devletlerin hiç biri, kendi iç çelişki ve açmazları sebebiyle istikrar ve huzur bulamadı. Bu çelişki ve açmazların nirengi noktası, toplumsal çeşitlilik veya farklılıkların mevcudiyeti değildir. Bu farklılıklar yüzyıllardır hep vardı. Asıl mesele, bu farklılıkların nasıl bir siyasi düzen içerisinde birlikte yaşayacağıdır.
İslam coğrafyası; farklılıklarla birlikte yaşama tecrübesinin son derece güçlü olduğu bir tarihsel mirasa sahiptir. Bu coğrafya farklı dinlerin, mezheplerin, etnik toplulukların ve kültürlerin yüzyıllar boyunca sulh ve esenlik içerisinde bir arada yaşadığı şehirler, ticaret yolları, hukuk gelenekleri ve siyasi tecrübeler üretmiştir.
İstanbul, Bağdat, Şam, Halep, Kudüs, Kahire, Beyrut... Bu şehirlerin her biri ilim, irfan ve medeniyet havzaları olarak tarihte derin izler bırakmıştır.
Batı’nın uçak kanatlarına bağladığı demokrasi paketleri coğrafyamızı istikrara kavuşturamadığı gibi, İran’ın mezhep aidiyetleri üzerinden kurduğu nüfuz ağları ve etnik asabiyetlerin tetiklediği kavgalar da ortak bir gelecek vadetmiyor.
Suriye devrimi ve Irak’ta yaşanan gelişmeler adeta bir laboratuvar işlevi görerek bizi bu gerçeği yeniden düşünmeye ve kendi geleceğimizin nasıl kurulacağı sorusuyla yüzleşmeye zorluyor.
