M. HASİP YOKUŞ

M. HASİP YOKUŞ

Silahlar sustuktan sonra Kürt meselesine ne diyeceğiz?

Türkiye, yaklaşık yarım asırdır ülkenin siyasetini, toplumsal hayatını ve gelecek tasavvurunu rehin alan silahlı çatışmanın sona erdirilmesi bakımından tarihî bir eşiğe gelmiş bulunuyor. Örgütün silah bırakması ve feshi yönünde ilerleyen sürecin belirlenen hedefler doğrultusunda neticelenmesi, başlı başına büyük bir gelişmedir. Yıllardır ülkenin gündemini güvenlik, terör, şiddet ve çatışma başlıklarına hapseden bir dönemin kapanması; yalnızca devlet açısından değil, Kürtler, Türkler ve bu ülkede yaşayan herkes açısından önemli bir kazanımdır.

Bu nedenle sürece siyasi pozisyonlardan bağımsız olarak, yarınlara daha iyimser ve umutla bakmayı mümkün kılacak bu gelişmeyi sahiplenmek ve desteklemekle birlikte tam da burada daha önemli ve daha zor bir soru önümüze çıkıyor:

Silahlar sustuktan sonra Kürt meselesine ne diyeceğiz?

Çünkü silahların susması, Kürt meselesinin bütün boyutlarıyla çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine, meselenin silahlı çatışma boyutunun geride bırakılması, bugüne kadar güvenlik parantezine hapsedilen asıl meseleleri daha görünür hâle getiriyor.

Uzun yıllar “terör” başlığı altında ele alınan bu meselenin biri şiddet, diğeri kimlik olmak üzere iki temel boyutu bulunuyor. Şiddet boyutunun sona erdirilmesi, kimlik meselesinin de kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez.

Bu sebeple PKK sorununun bitmesi, Kürt meselesinin konuşulmasını gereksiz kılmaz; tam tersine, Kürt meselesinin şiddetten arındırılmış biçimde konuşulabilmesinin önünü açar.

Dolayısıyla önümüzde iki ayrı görev bulunuyor.

Birincisi, silahlı çatışmanın bütün unsurlarıyla sona erdirilmesi ve bu sürecin geri döndürülemeyecek biçimde kurumsallaştırılmasıdır.

İkincisi ve belki daha önemlisi ise, çatışmayı doğuran ve besleyen tarihsel, siyasal ve toplumsal zeminin ortadan kaldırılmasıdır.

Terör ve şiddet sarmalından kurtulduktan sonra Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yüzleşeceği soru şudur: Kürtlerin temel hak ve kimlik taleplerini hangi hukuk, hangi vatandaşlık anlayışı ve hangi ortak aidiyet zemini içerisinde çözeceğiz?

Türkiye'nin geçmişte yaptığı temel hatalardan biri, Kürt meselesini uzun süre “Kürtlerin devlete karşı problemi” olarak görmesiydi. Oysa bugün daha açık biçimde görülüyor ki asıl problem Kemalist rejimin doğasından kaynaklanmaktadır.

Bir ülkede vatandaşlardan bir bölümünün kimliğiyle barışık olmadığı, devletin bir kesiminin diğerine karşı sürekli teyakkuz hâlinde bulunduğu ve toplumun farklı kesimlerinin birbirini tehdit olarak algıladığı bir düzen, yalnızca mağdur kesimi değil, bütün toplumu yıprattı.

Bu nedenle meseleye Kürtler devletten ne istiyor sorusundan önce, Türkiye kendi vatandaşlarına nasıl bir rejim vadediyor, sorusuyla yaklaşmak gerekiyor.

Yanlış iliklenen ilk düğme: Ulus devlet

Kürt meselesinin bugünkü biçimini anlayabilmek için, Cumhuriyet'in kuruluş ideolojisine eşlik eden ulus-devlet anlayışıyla yüzleşmek gerekiyor.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde çok kimlikli, çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir toplumsal yapıdan homojen bir ulus meydana getirme arayışı, beraberinde ciddi kırılmalar doğurdu.

İşte Kürt meselesinin en önemli tarihsel düğümü burada ortaya çıktı. Zira Kürt ulusalcılığının yükselişini Türklerin uluslaşma/sekülerleşmehikayesinden bağımsız bir şekilde okumak mümkün değildir.

Vatandaşlığı etnik ve kültürel homojenlik üzerine kuran tekçi ulus-devlet anlayışının doğurduğu sorun yalnızca Kürtlerle de sınırlı değildir.

Bir toplumun etnik kimliğini, dini inancını veya mezhepsel aidiyetini bölücülükle ilişkilendirdiğinizde artık o toplumun devletle ve kurulu düzenle sağlıklı bir ilişki kurmasını bekleyemezsiniz.

Bu nedenle Kürtlerin haklarının tanınması, sadece Kürtler açısından bir hak teslimi değil, aynı zamanda Türkiye'nin devlet-toplum ilişkisini yeniden kurması bakımından da tarihi bir fırsat niteliğindedir.

Burada sorun, bu çarpık uygulamaları üreten düşünsel zeminden kaynaklanmaktadır. Meselenin derininde Cumhuriyetin kuruluş ideolojisiyle ilgili problemler yatmaktadır.

Cumhuriyet tarihi boyunca devlet, toplumu Batıcı kodlara göre biçimlendiren bir mühendislik aygıtı işlevi gördü.

İnsanların etnik, dini ve mezhepsel aidiyetlerinin inkâr edilmesi; dil ve kültür alanındaki birçok yasağın sürdürülmesi veya vatandaşlığın tek bir etnik kimlik üzerinden tarif edilmesi anlayışı sözünü ettiğimiz çarpılıklardan bazılarıdır.

Dolayısıyla sorunların asıl kaynağını teşkil eden zihniyet değişmedikçe yalnızca bazı yasaları değiştirmek, bazı yasakları kaldırmak veya bazı kültürel hakları genişletmek çözüm olmayacaktır.

Aslında dinamik bir olgudan söz ediyoruz. Hatırlayınız, bundan birkaç yıl öncesine kadar da Kürt Sorununun “sorunlar” çetelesi tutulurken faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar, koruculuk sistemi, sıkıyönetim/olağanüstü hal uygulamaları, andımız dayatması, Kürtçe basın-yayın hakkı, eski yöre isimlerinin iadesi, adliyelerde ve resmi kurumlarda Kürtçe hizmeti gibi talepler ön sıralarda yer almaktaydı.

Çok daha önceleri Sürgün Politikaları, Zorunlu Tenkil ve İskân Kanunları, Takriri Sükûn, Devrim Yasaları, Kürtçe Konuşma Yasağı gibi sorunlar konuşuluyordu. Şimdilerde ise kayyum atamalarına son verilmesi, siyasi davaların ve mahkûmiyetlerin yeniden ele alınması, sınırların ötesindeki Kürtlerle kültürel ve ekonomik ilişkilerin kolaylaştırılması, silah bırakan örgüt mensupları için hukuki bir geçiş mekanizması gibi konular gündemdedir.

Evet, toplumlar değişiyor, sorunlar değişiyor, ihtiyaçlar değişiyor, devlet de değişmek zorundadır. Fakat bu değişim kendisini dayatan sorunlara palyatifçözümler üretme şeklinde değil, Türkiye'de hiçbir vatandaşın etnik, dini, mezhepsel veya kültürel kimliği sebebiyle kendisini devlet karşısında eksik, şüpheli veya makbul olmayan bir vatandaş olarak hissetmeyeceği bir düzen kurabilmektir. Bunun adı “hak vermek” değil, “hak sahibi” vatandaşlığı kurumsallaştırmaktır.

Bu noktada Kürt meselesinin çözümü, Kürtlere özgü birtakım imtiyazların tanınması şeklinde anlaşılmamalıdır. Tam tersine, herkes için geçerli olacak adil ve hakkaniyete dayalı bir hukuk düzeninin kurulmasıdır.

Kürtçe konuşabilmek, kültürünü yaşatabilmek, kendi tarihini ifade edebilmek, siyasi tercihlerinden dolayı kolektif bir şüphe altında tutulmamak veya devlet karşısında kimliğini gizlemek zorunda kalmamak bir “ayrıcalık” değil, insan onurunun ve adaletin bir gereğidir.

Aynı şekilde bu hakların tanınması, Türkiye'nin parçalanması veya ortak aidiyetin zayıflatılması anlamına da gelmez. Tam tersine, insanları kendileri olarak yaşayabildikleri bir ortak hukuk zemini etrafında buluşturmak, ortak aidiyeti daha sahici hâle getirir.

Artık her hak talebinin arkasında silahlı bir örgüt, her kültürel talebin içinde bir güvenlik tehdidi, her siyasi itirazın üzerinde terör gölgesi arayan bir yaklaşımın da terk edilmesi gerekiyor. Aynı şekilde Kürt meselesinin konuşulmasını PKK'nın siyasi hedefleriyle özdeşleştiren anlayış da geride bırakılmalıdır.

Eski Türkiye'nin kafa kodlarıyla sahici bir kardeşlik tesis edilemez

Türkiye son yirmi yılda yalnızca iç siyasetinde değil, tarih ve coğrafya tasavvurunda da önemli bir dönüşüm yaşıyor.

Türkiye'nin kendi tarihini sadece ulusal bir anlatı olarak değil, daha geniş bir medeniyet havzasının ortak hafızası olarak yeniden okumaya başlaması, Kürt meselesini de farklı bir zeminde düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Türk-Kürt-Arap kardeşliği, Malazgirt, Çanakkale, Kudüs ve ortak tarih vurgularının giderek daha fazla öne çıkması, klasik Ulusalcı/Kemalist paradigmanın dışında bir tasavvura işaret ediyor.

Bölgede yaşanan kırılmalar, Ortadoğu'nun eski siyasal düzeninin artık aynı biçimde sürdürülemeyeceğini gösteriyor. Türkiye'nin bu yeni dönemi yalnızca güvenlik riskleri üzerinden okuması, sahip olduğu tarihsel ve stratejik imkânı heba edecektir.

Türkiye'nin önündeki bu imkân, yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşayan Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve diğer toplulukların ortak tarihlerini yeniden hatırlayabilecekleri yeni bir siyasal ve toplumsal ufuk geliştirme potansiyelini içkin büyük bir fırsattır.

Bugün “bin yıllık kardeşlik” söylemi sıkça dile getiriliyor. Bu söylemin içini doldurmak zorundayız: bizi bin yıldır kardeş kılan neydi?

Türkleri ve Kürtleri birbirine bağlayan en temel bağ, modern ulusçuluğun ortaya çıkışından çok daha eski olan İslam kardeşliğidir.

Bizi birbirimize bağlayan şey, yalnızca aynı coğrafyada yaşamış olmak değil; ortak bir inanç, ortak bir tarih, ortak bir medeniyet, ortak acılar ve ortak değerlerdir. İslam kardeşliği ve ümmet tasavvuru işte bu ortaklığın en güçlü tarihsel, ontolojik ve ahlaki harcıdır.

Bu öneri, bütün vatandaşların aynı inancı paylaşmasını dayatan bir siyasal model teklifi değildir.

Aksine, bu coğrafyada asırlar boyunca farklı toplulukları birbirine bağlayan ortak tarihsel ve ahlaki zemini yeniden hatırlamaktır.

İslam'ın kardeşlik ve ümmet anlayışı, farklı etnik, dini veya mezhepsel kimlikleri yok saymaz; onları adaletle bir arada yaşatmanın zemini olur.

İslam'ın adalet anlayışı, çoğunluğun hakkını korumakla yetinmez; azınlığın, farklı olanın ve güçsüzün hakkını da güvence altına alır.

Bu anlayıştan neşet eden yönetim şekli, modern hukuk düzeninde olduğu gibi herkese aynı kurallara uymayı dayatan tekdüze bir siyasal tabiiyet biçimi değil; adalet, emanet, ahde vefa, insan onuru ve zulmün reddi gibi ilkeler üzerinden ortak bir ahlaki zemin sunmaktadır.

Bin yıllık kardeşlik söylemini, Kürtlerin hak ve eşitlik taleplerini erteleyen veya görünmez kılan bir retorik olarak kullanamayız.

“Zaten kardeşiz” diyerek adalet talebini geçiştirmek, bin yıllık kardeşlik fikrinin kendisine de haksızlıktır.

Kürt meselesinin bundan sonraki aşamasında lazım olan şey Kürtlere “kardeşiz” sloganını tekrarlamak değil, bin yıllık kardeşliği mümkün kılan harcı açık yüreklilikle ifade etmek ve bu zeminde kardeşliğin hukukunu tesis etmektir.

Kürtlerin hakkını Türkler de savunabiliyorsa kardeşlik anlamlıdır. Dolayısıyla İslam’ın kardeşlik iddiası, farklılıkları ortadan kaldıran bir birlik değil; farklılıkları adalet içerisinde yaşatabilen bir bütünlüktür.

Türkiye'nin burada bir yüzleşmeye ihtiyacı vardır.

Yüzleşme dediğimiz; geçmişte yapılan yanlışlarda ısrar etmemek, mağduriyetleri inkâr etmemek ve aynı yanlışların yeniden üretilmesini engelleyecek bir hukuk ve siyaset anlayışı geliştirmektir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca devletin değil, sivil toplumun, aydınların, kanaat önderlerinin, medyanın ve toplumun bütün kesimlerinin sorumluluğu bulunmaktadır.

Silahların sustuğu yerde artık bahanemiz de kalmamalıdır. Türkiye, Kürt meselesini güvenlik parantezinden çıkarıp adalet, hukuk ve kardeşlik zemininde çözebilirse yalnızca bir çatışmayı sona erdirmiş olmayacak; kendi tarihinin en ağır meselelerinden biriyle yüzleşerek daha sahici bir Türkiye'nin de kapısını aralamış olacaktır.

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
M. HASİP YOKUŞ Arşivi