M. HASİP YOKUŞ

M. HASİP YOKUŞ

Çarıklılar Ankara’ya, Haseke’nin oğlu Şam’a

Grup Yürüyüş solisti Mehmet Ali Aslan’ın Suriye ziyaretinde tanık olduğu Vesim el-Hammam hadisesi, Esed/Baas rejiminin toplumda ürettiği çağdaşlık anlayışı üzerinden kurulan hiyerarşiyi göstermesi bakımından oldukça çarpıcı bir örnektir.

Hikâye şu şekilde başlıyor:

Haseke’den Şam’a tedavi amacıyla gelen Vesim el-Hammam isimli genç, Emevi Meydanı’nda yöresel kıyafetleriyle bir hatıra fotoğrafı çektiriyor. Fotoğrafın sosyal medyada yayılmasının ardından Vesim, görünüşü ve kıyafetleri üzerinden alay konusu oluyor.

Fakat hikâye burada bitmiyor.

Tam tersine, alay etmek amacıyla kullanılan “Haseke’nin oğlu” ifadesi kısa süre içerisinde bambaşka bir anlam kazanıyor. Aktivistler, gazeteciler ve toplumun farklı kesimlerinden insanlar Vesim’e sahip çıkıyor. Sosyal medyada başlayan dayanışma kısa sürede sokağa taşıyor; Vesim bir törenle onurlandırılıyor.

Bu hikâyenin bizdeki tek parti dönemi uygulamalarıyla taşıdığı benzerlik oldukça çarpıcıdır. Çünkü iki hikâyenin arka planında da yalnızca siyasal baskı değil, toplumu belli bir kalıba sokmaya çalışan bir “makbul vatandaş” tasavvuru vardır.

Baas rejimi ve Kemalizm gibi tarihsel olarak farklı dönemlere ait iki siyasal düzenin, toplumu biçimlendirme konusunda benzer bir seçkinci refleks üretmesi dikkat çekicidir.

“Haseke’nin oğlu” tabiri Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde kullanılan “çarıklı” metaforunu hatırlatıyor: Birinde yöresel kıyafetiyle HasekeliVesim, diğerinde çarığı, kasketi ve şalvarıyla Anadolu köylüsü…

Tek parti döneminin siyasal ve kültürel dilinde “çarıklı”, köylüyü, taşralıyı ve yoksul kırsal kesimi küçümsemenin sembollerinden biriydi. Çarık, yalnızca bir ayakkabı değil; eğitimsiz, geri ve “çağdaş” kabul edilmeyen toplumsal kesimlerin simgesiydi.

Ankara Valisi ve Belediye Başkanı Nevzat Tandoğan döneminde, kıyafeti düzgün bulunmayan köylülerin ve taşradan gelen insanların şehrin merkezi alanlarında dolaşmasının engellendiğine dair dönemin tanıklıkları bulunmaktadır.

Aynı şekilde İstanbul’da geniş halk kesimlerinin plajlara yönelmesi üzerine dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’a atfedilen meşhur “Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” sözü de bu bakımdan çarpıcı örneklerdir.

Bu tavır, aslında yalnızca bir kıyafet meselesi değil. Devletin ve kamusal alanın nasıl görüneceğine, kimlerin şehir merkezinde görünür olabileceğine ve kimin “makbul” sayılacağına karar verme yetkisinin kendisinde olduğunu düşünen bir seçkinci zihniyetin tezahürüdür.

1950 seçimleri bu bakımdan sembolik bir kırılma oluşturdu. Siyasal merkezin dışında tutulmuş köylü ve taşralı kitleler, Demokrat Parti ve Adnan Menderes üzerinden peyderpey siyasal merkeze taşındılar. Ankara ve İstanbul’un kamusal alanlarında daha önce görünür olmayan kasket, mintan, çarık ve şalvar artık yalnızca taşranın kıyafeti değil, gerçek halk iktidarının da sembolü hâline gelmişti.

Fakat kendisini toplumun üzerinde konumlandıran sivil-asker bürokratik vesayet, halkın siyasal tercihlerine ve toplumsal taleplerine müdahale etmekten vazgeçmedi.

Darbeler, yasaklar ve vesayetçi uygulamalar farklı biçimlerde devam etti.

Mesele aslında çarık değildi. Mesele, merkezin kendisini ölçü kabul etmesi ve toplumu bu ölçüye göre ‘eksik’, ‘geri’ veya ‘yakışıksız’ ilan etmesiydi.

Kim çağdaş sayılacaktı? Kim medeni kabul edilecekti? Kim kamusal alanda görünür olabilecekti?

Başörtüsü meselesinde sonraki dönemlerde yaşanan yasakçı uygulamalar da aynı zihniyetin devamı olarak kamusal alanın nasıl görüneceğine ilişkin toplumsal mühendislik anlayışına dayanıyordu: İnsanlar bağda, bahçede, tarlada başörtüsü takabilirdi ancak devlet dairelerinde ve okullarda başörtüsü yasak olmalıydı.

Aynı şekilde “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan” gibi tanımlamalar da aynı kibrin ve üstenci bakışın tezahürleriydi.

Yıllarca Şam’ın merkezinden uzak tutulan Haseke’nin bir evladı, yöresel kıyafetleri üzerinden alay konusu oldu. Fakat küçümsemek için kullanılan “Haseke’nin oğlu” ifadesi kısa sürede kardeşliğin, aidiyetin ve “biz biriz, bizdeniz” duygusunun sembolüne dönüştü.

Türkiye’de de Kemalist vesayet ve darbe geleneğinin tedricen gerilemesiyle birlikte benzer bir toplumsal dönüşüm yaşandı. Dün kamusal alanda görünmesi sorun edilen insanların bugün toplumun ve siyasetin merkezinde yer alabilmesi, toplumun kendisine dayatılan kimlik ve hayat tarzı kalıplarından sıyrılarak kendi değerleriyle yeniden var olması anlamına geliyor.

Baas rejiminin ardından Suriye’de yalnızca siyasi değil, toplumsal ve ahlaki bir dönüşüm de yaşanıyor. Bu dönüşümün sembollerinden biri de HasekeliVesim’inEmevi Meydanı’ndaki fotoğrafıdır.

“Çarıklılar Ankara’ya giremez” diyen zihniyetin karşısında bugün Şam’ın meydanlarından başka bir söz yükseliyor:

“Haseke’nin oğlu, Şam’ı nurlandırdın!”

YAZIYA YORUM KAT
1 Yorum
Önceki ve Sonraki Yazılar
M. HASİP YOKUŞ Arşivi