Kur’an, insanın servetle kurduğu ilişkinin bozulmasını anlatırken çarpıcı bir insan tasviri yapar: “Mal toplayan ve onu tekrar tekrar sayan…” (Hümeze, 2). Bir sonraki ayet, bu saymanın ardındaki yanılsamayı açığa çıkarır: “Malının kendisini ebedîleştirdiğini sanır.” (Hümeze, 3). Burada mesele yalnız zengin olmak değildir. Malın toplanması, sayılması, çoğaldıkça güven ve kudret hissi vermesi; nihayet insanın sahip olduğu şey üzerinden kendisine bir dokunulmazlık alanı kurmasıdır. Servet artık insanın elindeki bir imkân olmaktan çıkmış, insanın dünyadaki yerini ve başkalarıyla arasındaki mesafeyi tayin eden bir güce dönüşmüştür.
“İmkânın Ahlâkı”nda mahrumiyetten imkâna geçen insanın karşı karşıya kaldığı ahlâkî sınavdan söz etmiştim. Fakat mesele yalnız imkâna kavuştuktan sonra nasıl yaşadığımız değildir. İmkâna nasıl kavuştuğumuz da ahlâkın konusudur. Ne kadar kazandığımızın yanı sıra, nereden ve nasıl kazandığımız, kazandığımız şeyin gerçekten bize ait olup olmadığı da sorulmalıdır.
Ebû Zer el-Gıfârî tam burada hatırlanması gereken bir sahâbîdir. Onu modern zamanların ideolojik kalıplarından birine yerleştirmeye, kendisinden bir iktisat teorisyeni çıkarmaya gerek yoktur. Onun asıl kuvveti, Resûlullah’ın terbiyesinden geçmiş bir Müslüman olarak mal, yoksulluk, hak ve iktidar karşısında aldığı vaziyettedir. Nitekim kendisi bu terbiyeyi şöyle anlatır: “Dostum bana yedi şeyi emretti: Yoksulları sevmemi ve onlara yakın olmamı; benden aşağı durumda olanlara bakıp benden yukarıda olanlara bakmamamı; yüz çevirseler dahi akrabalık bağını sürdürmemi; hiç kimseden bir şey istemememi; acı da olsa hakkı söylememi; Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamamı ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ sözünü çokça söylememi emretti.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, nr. 21415; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 449). Bunlar birbirinden kopuk nasihatler değildi. Mal karşısında hür, güç karşısında hür, insanların vereceği menfaat karşısında hür; fakat hak karşısında sorumlu bir insan inşa ediyordu.
Resûlullah’ın Ebû Zer’e söylediği başka bir söz, bu terbiyenin servet tarafını tamamlar. Birlikte yürürlerken Uhud Dağı'na bakarak, Uhud kadar altını olsa, borcu için ayıracağı miktar dışında üç gece geçtiği hâlde yanında ondan bir dinar kalmasını istemeyeceğini; onu Allah’ın kullarına sağına, soluna ve arkasına dağıtacağını söyler. Ardından çok mala sahip olanların kıyamet günü az sevap sahipleri arasında kalacağını, ancak malını böyle dağıtanların müstesna olduğunu belirtir. (Buhârî, Rikāk, nr. 6444). Bu, serveti mutlaklaştırmayan bir mülkiyet şuurudur. İslâm mal edinmeyi ortadan kaldırmaz; fakat mal ile insan arasındaki ilişkiyi başıboş da bırakmaz. Mülkiyet vardır, fakat hesap da vardır; kazanç vardır, fakat hak da vardır. Zenginlik mümkündür; fakat insanı mahrumun sesinden sağırlaştıran bir zenginleşme ahlâkî bir mesele olmaktan çıkmaz.
Yıllar geçti. Fetihlerle birlikte Müslümanların dünyası değişti; devletin gelirleri ve servet dolaşımı büyüdü. Ebû Zer’in Şam’da Muâviye ile yaşadığı tartışma böyle bir döneme rastlar. Buhârî’nin naklettiği rivayette Ebû Zer, “Altın ve gümüşü biriktirip onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları elem verici bir azapla müjdele” (Tevbe, 34) ayetini okur. Muâviye, “Bu bizim hakkımızda değildir; Ehl-i Kitap hakkındadır” deyince Ebû Zer’in cevabı kısadır: “O bizim de hakkımızdadır, onların da.” (Buhârî, Tefsîr, nr. 4660).
Bu tartışmanın, fetihlerle devlet gelirlerinin ve iktisadî imkânların hızla büyüdüğü Şam’da yaşanması önemlidir. Artık büyüyen devletin malı, onun dağıtımı ve kamunun hakkı da yeni bir imtihan alanı açıyordu. Ebû Zer’in sözünü doğrudan Muâviye’ye yöneltilmiş bir kamu malı ithamına çevirmek rivayetin sınırlarını aşar; fakat bu ikazın kamu imkânlarının büyüdüğü böyle bir vasatta yükseldiği de gözden kaçırılmamalıdır. Tartışmanın ardından Muâviye durumu Hz. Osman’a bildirdi; Ebû Zer Şam’dan Medine’ye çağrıldı ve sonunda Rebeze’de yaşamak durumunda kaldı. (Buhârî, Tefsîr, nr. 4660). İmkânın paylaşılma biçimini sorgulayan seslerle imkânın sahipleri arasındaki mesafe yalnız eski zamanların meselesi değildir. Bazen itiraza cevap vermek yerine itiraz edenle araya mesafe konulur.
Ebû Zer’in sözü bu yüzden bugün de ağırdır. İnsan dini kendisine değil, başkasına okutmaya kolayca alışabilir. İsraf ayetini başkasına, kul hakkını başkasına, servet uyarısını başkasına, emaneti başkasına anlatabilir. Fakat Kur’an’ın hükmü kendi malımızın, kendi çevremizin, kendi iktidarımızın ve kendi imkânlarımızın kapısına geldiğinde ne yapacağız? Ebû Zer ayeti dışarıya göndermeden önce Müslümanın önüne koyuyordu.
Bugünkü mesele ise yalnız meşru biçimde kazanılmış servetin ne kadarının elde tutulacağı veya ne kadarının infak edileceği değildir. Bundan önce gelen daha ağır bir soru vardır: Biriktirdiğimiz şey gerçekten bizim midir?
Kamu malı tam bu sorunun başladığı yerdir. Devletin malı sahipsiz mal değildir. Kamu imkânı, ona ulaşabilen kişinin malı değildir. Makamın açtığı kapı, o kapıdan geçen her şeyi meşru hâle getirmez. Siyasî veya bürokratik nüfuz, kamunun imkânlarını şahsî servete tahvil etme hakkı doğurmaz. Bir tahsisata, ihaleye, kaynağa, araziye, krediye, fona veya başka bir imkâna ulaşmanın hukukî bir yolunu bulmuş olmak da ahlâkî soruyu ortadan kaldırmaz. Müslümanın sorusu yalnız “Bunu alabilir miyim?” olamaz; “Bu benim hakkım mı?” diye de sorması gerekir.
Son zamanlarda Müslüman çevrelerde fonlar, kamu kaynakları ve zenginleşme biçimleri etrafında yaşanan tartışmaların asıl kıymeti burada aranmalıdır. Meseleyi belirli kişiler ve hadiseler üzerinden yürütmek kolaydır; daha zor olan, önümüze konulan aynaya bakmaktır. Hukuken mümkün olanla hak olanın, prosedüre uygun olanla emanete uygun olanın her zaman aynı olmadığını hatırlamak zorundayız.
Kur’an’ın fey mallarının dağıtımından söz ederken koyduğu gerekçe dikkat çekicidir: “Ta ki o mal içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr, 7). Ayetin doğrudan bağlamı fey malları, yani kamusal niteliği açık bir servetin dağıtımıdır. Tam da bu sebeple gerekçesi önemlidir: Kamuya ait imkânların belirli eller ve imtiyaz sahibi çevreler arasında dönüp duran bir servet üretme mekanizmasına dönüşmemesi, Kur’an’ın dikkatimize sunduğu bir meseledir.
Zühd ile hakkı burada birbirinden ayıramayız. Zühd yalnız az tüketmek değildir; insanın dünyaya sahip olurken dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermemesidir. Başkasının hakkına tamah etmemek, makam karşılığında susmamak ve refahın insanı mahrumlardan koparmasına izin vermemek de aynı ahlâkın içindedir.
Bu sebeple “helâl kazanç” da yalnız paranın ele geçtiği son anda sorulacak bir soru değildir. O paraya giden yolun da hakka uygun olması gerekir. Malın kaynağı, onu elde etmek için kullanılan güç ve ayrıcalık, onda başkasının veya kamunun hakkının bulunup bulunmadığı da hesabın içindedir. Mal bütünüyle meşru biçimde kazanılmış olsa bile, zekât, infak, israf, komşu, akraba, yetim, yoksul ve mahrum karşısındaki sorumluluk bitmez. İnfakın yerini gösterişli hayır, sorumluluğun yerini lüks ibadet, kul ve kamu hakkının yerini dinî görünürlük tutamaz.
Ebû Zer’i bugün yeniden hatırlamanın sebebi yoksulluğu kutsamak değildir. Onun önemi, Müslümanların imkânlarının arttığı bir zamanda servetin ve gücün Müslümanı değiştirmesine karşı taşıdığı ürpertidedir.
Ebû Zer’in Resûlullah’la yaşadığı başka bir hatıra, bütün bu hesabın üzerinde duran hakikati hatırlatır. Güneş batarken Resûlullah ona, “Ey Ebû Zer, bu güneş nereye gidiyor, bilir misin?” diye sorar. Ebû Zer, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” deyince, onun Rabbine secde etmeye gittiğini söyler. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, nr. 21541; ayrıca Buhârî, nr. 4802; Müslim, nr. 159). Güneşin bile Rabbine boyun eğdiği bir âlemde insanın elindeki serveti mutlaklaştırması ne büyük bir yanılsamadır. Mal da mülk de makam da insana ancak bir müddet için verilmiştir; hepsi sonunda sahibini, kendisine verilenle ne yaptığının sorulacağı aynı huzura götürür.
Hümeze suresinin başında malını toplayıp tekrar tekrar sayan insan duruyor. Ebû Zer’in önünde servet saymak ise insana başka türlü bir hesap yaptırıyor: Ne kadarımız olduğunu değil, ne kadarının gerçekten bizim olduğunu; ne kadar biriktirdiğimizi değil, hangi hakkı üzerimizde tuttuğumuzu; ne kadar verdiğimizi değil, daha baştan bize ait olmayan neyi aldığımızı düşündürüyor.
Çünkü mesele yalnız “Servetinden ne kadar verdin?” değildir. Ondan önce sorulacak bir soru vardır: “Saydığın bu servet gerçekten senin miydi?” Zira Allah’ın huzurundaki hesap ağırdır; dünyanın mahkemelerine benzemez. Orada ne makam hükmü değiştirir, ne nüfuz kapı açar, ne de insan kendisine ait olmayanı hangi yoldan elde ettiğini saklayabilir.
