Irak'ın bugün karşı karşıya bulunduğu kimlik ve devlet krizi, ülkenin etnik ve mezhebi farklılıklarının bir sonucu olarak açıklanamaz. Asıl mesele, bu farklılıkların nasıl bir siyasi düzen içerisinde bir arada yaşayacağı ve ortak bir gelecek etrafında buluşabileceğidir.
Irak'ın modern tarihi, merkezî otorite ile toplumsal kimlikler arasındaki gerilimin, dış müdahalelerin ve başarısız siyasi uzlaşma arayışlarının şekillendirdiği bir tecrübeye sahiptir. Bu tecrübenin en önemli boyutlarından biri de Kürtlerin Irak devletiyle kurduğu ilişkidir. Osmanlı'nın dağılmasının ardından yeni sınırlar ve devletler arasında kalan Kürtler, bir yandan kimliklerini ve siyasi haklarını korumaya çalışırken diğer yandan merkezî yönetimlerin farklı dönemlerde değişen baskı politikalarıyla karşı karşıya kaldılar.
Bugün Kürdistan Bölgesi, kendine ait siyasi kurumları, güvenlik yapılanması ve anayasal statüsüyle Irak'ın diğer bölgelerinden ayrışan bir konuma sahip. Ancak bu durum, Kürtlerin siyasi geleceğine ilişkin tartışmaları sona erdirmiş değil. Bağımsızlık arayışı, Bağdat'la yetki ve kaynak paylaşımı, Kürt siyasi hareketinin kendi içindeki rekabet ve bölgesel güçlerin müdahaleleri, bu tartışmanın temel başlıkları olmaya devam ediyor. Dolayısıyla Irak'ta Kürtlerin bugün ulaştığı noktayı anlayabilmek için yalnızca 1991 sonrasında oluşan özerklik sürecine değil, bu sürecin tarihsel arka planına, verilen mücadelelere, yaşanan kırılmalara ve değişen bölgesel dengelere de bakmak gerekiyor.
Osmanlı'dan Baas'a: Kürtlerin Devletle İmtihanı
Osmanlı Devleti'nin dağılması ve Ortadoğu'nun yeni sınırlar üzerinden yeniden şekillendirilmesi, Kürtlerin siyasi geleceğini de belirsizliğe sürükledi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni devlet düzeninde Kürtler, yaşadıkları coğrafyanın dört ayrı devlet arasında bölünmesiyle kendi siyasi geleceklerini tayin etme imkânından büyük ölçüde mahrum kaldılar.
Irak'ta ise Kürtlerin Bağdat’la ilişkisi, daha kuruluş aşamasından itibaren merkezî otorite ile yerel kimlik ve özerklik talepleri arasındaki gerilim üzerinden şekillendi.
Irak'taki monarşi döneminden cumhuriyet yönetimine uzanan süreçte Kürtlerin dil, kültür ve siyasi temsil talepleri zaman zaman müzakere konusu olsa da kalıcı bir uzlaşı sağlanamadı. 1946 yılında Molla Mustafa Barzani liderliğinde kurulan Kürdistan Demokrat Partisi öncülüğünde yürütülen özerklik mücadelesi, 1961 yılında başlayan isyan hareketine dönüşerek (Eylül Devrimi/Şoreşâ İlonê), Irak siyasetinin temel meselelerinden biri hâlini aldı.
1970'te Bağdat yönetimiyle yapılan özerklik anlaşması önemli bir dönüm noktasıydı. Ancak anlaşmanın uygulanmasına ilişkin anlaşmazlıklar, özellikle tartışmalı bölgelerin statüsü ve özerkliğin sınırları konusundaki ihtilaflar, kısa süre içinde yeni bir çatışma dönemine yol açtı. 1975'te Cezayir Anlaşması sonrasında İran'ın Kürt hareketine verdiği desteği kesmesiyle Barzani hareketi ağır bir darbe aldı.
Saddam Hüseyin döneminde Baas rejimi ile Kürtler arasındaki gerilim daha da derinleşti. Araplaştırma politikaları, zorunlu göçler ve güvenlik operasyonları, özellikle Kerkük ve çevresindeki tartışmalı bölgelerde demografik yapıyı değiştirmeyi hedefleyen uygulamalarla devam etti.
1980'lerde İran-Irak Savaşı'nın gölgesinde yürütülen Enfal Harekâtı ve 1988'de Halepçe'ye yönelik kimyasal saldırı, Kürtlerin hafızasında derin bir yara açtı. Böylece Kürt meselesi, artık siyasi temsil veya özerklik tartışması olmaktan çıkarak güvenlik, kimlik ve varoluş meselesine dönüştü.
1991 yılı başında ABD öncülüğünde Irak’a yönelik gerçekleştirilen operasyon sonrasında 36. paralelin kuzeyinin Irak uçuşlarına yasaklanması, Birleşik Görev Gücü adındaki uluslararası bir askeri gücün bölgeye yerleştirilmesi ve sonraki gelişmeler Irak’ın kuzeyinde Kürtler açısından yeni bir dönemin kapısını araladı.
Güvenli bölge uygulaması ve merkezî yönetimin bölgeden çekilmesiyle Kürtler, kendi kurumlarını oluşturabilecekleri fiilî bir özerklik alanı kazandılar. Bu süreç, 2003 sonrasında Irak'ın yeniden yapılandırılması ve 2005 Anayasası'yla Kürdistan Bölgesi'nin federal statüsünün tanınması için tarihsel bir zemin hazırladı.
Kürdistan Bölgesi: Özerkliğin Sınırları ve Bağımsızlık Çıkmazı
Kürdistan Bölgesi, 1991'den itibaren oluşan fiilî özerklik döneminde kendi siyasi ve güvenlik kurumlarını geliştirmeye başladı. 2005 Anayasası bu kazanımların önemli bölümünü hukuki zemine taşıdı. Böylece Erbil'de parlamento, hükümet ve güvenlik kurumları bulunan; Bağdat'tan önemli ölçüde bağımsız hareket edebilen bir bölgesel yönetim ortaya çıktı.
Ancak, petrol boru hatları, bütçe ödemeleri, petrol gelirlerinin paylaşımı ve yabancı enerji şirketleriyle yapılan anlaşmalar, iki başkent arasındaki ilişkilerin sürekli gerilim üreten başlıklarına dönüştü.
Bu dengenin en dramatik kırılma noktası ise 2017'de yaşandı.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi, 25 Eylül 2017'de bağımsızlık referandumuna gitti. Referandumda bağımsızlığa büyük çoğunlukla destek çıktı. Ancak Bağdat, referandumu anayasaya aykırı ilan etti; Türkiye, İran ve ABD başta olmak üzere bölgesel ve uluslararası aktörler bu bağımsızlık girişimine destek vermedi.
Ardından Bağdat, merkezi otoriteyi yeniden tesis etmek üzere harekete geçti.
Irak ordusu, Haşd-i Şa’bi unsurlarının da desteğiyle Kerkük ve tartışmalı bölgelerin önemli bölümünde kontrolü yeniden ele geçirdi.
Kürtler açısından bu gelişme ağır bir yenilgi ve geri çekilmeden daha öte anlamlar taşıyor. Özellikle Kerkük’ün elden çıkması, Kürtler açısından devlet kurma idealini muhayyel bir geleceğe taşıyan büyük bir düş kırıklığıydı.
2017 yılındaki başarısız bağımsızlık girişimi, aynı zamanda Erbil-Bağdat güç dengesini de Bağdat lehine değiştirdi. Bu gelişme Kürdistan Bölgesi'nin Irak içindeki anayasal statüsünü ortadan kaldırmadı belki ama Bağdat karşısında Erbil’in elini çok zayıflattı.
Erbil-Süleymaniye Hattında Çift Başlı Yönetim
Kürdistan Bölgesi'nin Bağdat karşısındaki konumunu güçleştiren meselelerden biri de kendi içindeki siyasi ve idari parçalanmışlıktır. Bugün Kürdistan Bölgesi resmî olarak tek bir federal yönetim çatısı altında bulunsa da fiilî güç dağılımı, büyük ölçüde Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasındaki rekabet üzerinden şekillenmektedir.
Erbil ve Duhok'ta KDP, Süleymaniye'de ise KYB siyasal vasatı domine eden bir nüfuza sahiptir. Bu durum, yalnızca iki parti arasındaki siyasi rekabeti değil, yönetim anlayışından güvenlik kurumlarına, ekonomik kaynakların dağılımından Bağdat'la yürütülen ilişkilere kadar uzanan bir çift başlılığı da beraberinde getirmektedir.
Bu ayrışmanın kökleri, Kürtlerin özerklik kazanmasının ardından ortaya çıkan siyasi rekabetin 1990'larda silahlı çatışmaya dönüşmesine kadar uzanıyor. 1994'te başlayan KDP-KYB çatışmaları, 1996'da Erbil ve Süleymaniye merkezli iki ayrı yönetim yapısının belirginleşmesiyle sonuçlandı.
Amerika Birleşik Devletlerinin KDP ve KYB arasında bitmek bilmeyen ihtilaf ve çatışmaları sonlandırmak için yürüttüğü arabuluculuk çabaları bölgedeki ikili yapıyı ortadan kaldırmaya yetmedi.
Bu iki güç arasındaki sorunun en belirgin şekilde görüldüğü alanlardan biri de güvenlik yapılanmasıdır. Peşmerge güçleri, iç güvenlik birimleri ve istihbarat kurumları resmî olarak bölgesel yönetimin kurumları arasında yer alsa da gerçekte bu güçler, KDP ve KYB'nin her birinin kendine ait istihbarat ve paramiliter gücü niteliğindedir. Güvenlik kurumlarının ortak bir komuta ve karar mekanizması altında birleştirilmesinin sağlanamaması, Kürdistan Bölgesi'nin yalnızca askerî kapasitesini değil, siyasi iradesini de parçalı hâle getirmektedir.
Bu çift başlılık, özellikle Bağdat'la ilişkilerde büyük bir zaaf olarak kendisini gösteriyor. Erbil ile Süleymaniye'nin stratejik hesapları, siyasi öncelikleri ve bölgesel aktörlerle ilişkilerinin farklı oluşu, Kürdistan Bölgesi'nin Bağdat karşısında ortak bir tutum geliştirmesini de zorlaştırıyor. Örneğin merkezî hükümetle bütçe, gümrük kapıları, petrol gelirleri, güvenlik ve yetki paylaşımı gibi konularda yürütülen müzakereler, bazen Kürdistan Bölge Hükümeti ile Bağdat arasında bir müzakere konusu olmaktan çıkarak Kürtlerin kendi arasındaki rekabete dönüşüyor.
İşin belki de daha vahim tarafı; KDP ve KYB şeklinde ifade ettiğimiz bu iki oluşum zahiren parti olarak isimlendirilse bile, gerçekte her biri kendi bölgesinin idari tasarrufunu eline alan iki ailenin (Barzani ve Talabani) değişmeyen idari tahakkümü söz konusudur. KDP’nin Duhok ve Erbil’de, KYB’nin ise Süleymaniye’de sahip olduğu geleneksel güç ilişkisi, seçimi anlamsız hale getiren bir siyasi düzen ortaya çıkarmaktadır.
Sözünü ettiğimiz iki bölgede de ekonomi, güvenlik, eğitim, istihbarat ve yargı dâhil olmak üzere devlet kurumlarının tamamı bu söz konusu iki partinin (ya da ailenin) mülkiyetindedir.
Nitekim Ekim 2024 seçimlerinin üzerinden iki yıla yaklaşan bir süre geçmesine rağmen yeni hükümetin kurulamamış olması, Kürdistan Bölgesi'ndeki idari yapının niteliğini fark etmek açısından önemlidir. Dikkat edilirse IKBY’deki kurumsal işleyiş bundan pek etkilenmiyor. Çünkü zaten bölgenin idaresi, sözünü ettiğimiz bu geleneksel güç hiyerarşisi üzerinden yürütülmektedir.
Özetle; Bağdat'ta mezhepsel ve siyasi güç paylaşımının ürettiği parçalı yapı, Kürdistan Bölgesi'nde parti merkezli güç paylaşımı şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Değişen Coğrafyamızda Eski Hesaplar, Yeni İmkânlar
ABD'nin Irak'taki askerî varlığını sona erdirmesi, Kürdistan Bölgesi Yönetimi açısından ciddi bir hayal kırıklığı oluşturdu. Zira ABD’nin Irak’taki askerî varlığının önemli merkezlerinden biri Erbil ve çevresiydi. Bu nedenle çekilme kararı, yalnızca Bağdat-Washington ilişkilerinin yeni bir safhaya geçmesi değil, aynı zamanda Kürdistan Bölgesi’nin güvenlik hesaplarının da yeniden gözden geçirilmesi anlamına geliyor. Nitekim Kürt siyasi aktörlerinin bu karar karşısında sergiledikleri duygusal tepkiler, ABD ile kurulan ilişkiye yüklenen yanlış anlamın da göstergesidir. Zira Kürt siyasi hareketinin bu gerçeği anlamak için uzak geçmişe gitmesine de gerek yok. 1975'te İran ile Irak arasında Cezayir'in arabuluculuğuyla imzalanan anlaşma, Kürt siyasi hareketi açısından ağır sonuçlar doğurdu. İran'ın desteğini kesmesi ve ABD'nin İran üzerinden yürüttüğü yardım programını sona erdirmesi gibi bir tecrübe önümüzde durmaktadır.
Cezayir Antlaşması, Molla Mustafa Barzani liderliğindeki hareketin ağır bir yenilgi yaşamasında belirleyici oldu. Aradan geçen yarım asra rağmen aynı hayal kırıklığı ve şaşkınlığın ortaya çıkması tuhaftır: ABD gibi emperyal güçlerin bölgesel taşeronlarla ilişkisi duygusal bir sadakat ilişkisine değil, çıkar ilişkisine dayanıyor. Yakın zamanda Afganistan ve Suriye’de benzer tecrübeler yaşandı. Dolayısıyla siyasi geleceği bir dış güce emanet ederek istikbal hesabı yapılamayacağını artık öğrenmek gerekiyor.
Irak'ın ve Kürdistan Bölgesi'nin tecrübesi, daha geniş bir Ortadoğu meselesini önümüze koyuyor: Bu coğrafyada yaşayan toplumlar, kendi geleceklerini başkalarının stratejik hesaplarına emanet ederek mi yaşayacak, yoksa tarihsel bağlarını, toplumsal gerçekliklerini ve medeniyet tasavvurlarını esas alan yeni bir siyasi ufuk mu geliştirecek?
Coğrafyamız büyük bir değişim geçiriyor. Suriye'de gerçekleşen devrim, PKK'nin silah bırakma ve kendini feshetme yönündeki süreci, Suriye'deki SDG'nin Şam yönetimiyle entegrasyon arayışı, İran'ın mezhebe dayalı bölgesel nüfuz ağlarının karşı karşıya kaldığı sorunlar ve Türkiye'nin bölge politikasında yeni bir ilişki zemini araması, daha kapsamlı değişimlerin habercisidir.
Özetle; sadece Kürtler için değil bütün bölge için kalıcı güvenlik ve siyasi istikrar, dış güçlerin himayesinde değil; adalet, kardeşlik ve ortak değerler temelinde aranmalıdır.
