M. HASİP YOKUŞ

M. HASİP YOKUŞ

Rojava Devrimi’nden SDG’nin feshine: Bir yanılsamanın anatomisi

Ortadoğu intifadalarının seyri ve bu intifadalara öncülük eden toplumsal kesimlerin motivasyonları belirginleştikçe hemen herkes bunun Suriye’ye de sirayet edeceğini, Suriye’ye sirayet ettiğinde ise Kürtlerin en ön saflarda bu mücadeleye katılacağını öngörüyordu. Çünkü bu toplumların tank ve tüfeğe göğsünü siper ederek sokaklara dökülmesine sebep olan haksızlık, adaletsizlik ve zulmün her çeşidi, Esed’in liderlik ettiği Baas rejiminde ziyadesiyle mevcuttu.

Kürtler ise bu diktatörlüğün rutin zulmüne ilave olarak Kürt kimliğinden dolayı ayrıca haksızlığa maruz kalıyordu.

Nitekim Dera’da başlayan olaylar kısa bir süre zarfında Suriye’nin tüm şehirlerine yayıldı. 2013 yılına gelindiğinde Suriye topraklarının yaklaşık üçte ikisi muhaliflerin kontrolüne geçmişti. Katliamın dozu arttıkça toplumun öfkesi de artıyordu. Toplumun bu azim ve kararlılığı karşısında büyük bir acziyet yaşayan Baas rejiminin yardımına İran ve Rusya yetişti.

İran’ın tam yetkiyle donattığı saha elemanı Kasım Süleymani’nin koordine ettiği Suriye iç savaşında şu gelişmeler yaşandı:

Birincisi, Rus uçak ve füzeleri tarafından muhaliflerin kontrolündeki şehir ve mahalleler tam bir harabeye çevrildi.

İkincisi, Suriye’ye taşınan Fatımiyun, Zeynebiyun, Haşd-i Şabi ve Hizbullah gibi Şii milisler eliyle Suriye kan gölüne çevrildi.

Bu süreçte üçüncü ve son derece önemli bir gelişme daha yaşandı: PYD, “üçüncü yol” adı altında muhalefet cephesinden ayrıldı.

Böylelikle Baas rejimi, kontrol edemediği bölgelerin bir kısmını PYD’ye bırakarak muhalefetin parçalanmasını sağlarken, PYD ise belirli bir teritoryal alan üzerinde hâkimiyet kurma fırsatı elde etmiş oldu.

Savaş koşullarının doğurduğu arızi şartların bir sonucu olarak ve bir devir-teslim havasında gerçekleşen bu teritoryal kazanım; belli kesimler tarafından “Rojava Devrimi” ismiyle ve gerçeklikten uzak bir yaklaşımla bir propaganda malzemesine dönüştürüldü.

Takip eden süreçte Suriye sahasına uzak kalmak istemeyen ABD ve Batı’nın, seküler bir güç olarak sempati besledikleri PYD’yle DAİŞ karşıtlığı üzerinden geliştirdikleri ittifak zemini, bu kazanımın kalıcı olduğu şeklindeki yanılsamayı daha da büyüttü. Böylece ABD’nin sağladığı destek ile bu desteğe yüklenen ideolojik anlam birbirini besleyen bir anlatıya dönüştü.

Öcalan’ın “özgürlükçü, demokratik, konfederatif, ekolojik ve kadın eşitlikçi toplum” modelinden mülhem bir anlayışla inşa edildiği varsayılan Rojava Devrimi, sadece Suriye’yi değil, tüm Ortadoğu’yu aydınlığa kavuşturacak ilerici bir model olduğu iddia ediliyordu.

Burada temel sorun, kiminle işbirliği yapıldığına ilave olarak, bu işbirliğinden ne beklendiğiyle ilgiliydi. ABD gibi küresel bir gücün, sahadaki taşeron ilişkilerini ilkesel sadakat zemininde yürüteceğini varsaymak, başlı başına bir yanılsamaydı.

Zira ABD’nin sahadaki taşeronlarla ilişkisi, hiçbir zaman ahlaki ya da duygusal bir bağlılığa dayanmıyor. IŞİD gardiyanlığı mukabilinde kurulan işbirliğinin kalıcı bir siyasi statüye dönüşeceğini düşünmek, güç ilişkilerinin doğasını baştan yanlış okumaktı.

Devrim sonrası gerçeklikle yüzleşme

Suriye devriminin gerçekleşmesinin ardından bütün gözler PYD ile yeni Suriye hükümeti arasındaki muhtemel gelişmelere, mevcut çelişki ve ihtilafların seyrine çevrildi.

Bu süreçte PYD ile Şam yönetimi arasındaki ilişki, iki tarafın sahip olduğu farklı siyasal hesaplar üzerinden şekillenmeye başladı. PYD, devrim sürecine belirleyici bir katkı sunmadan; ABD öncülüğündeki ittifak, IŞİD’le mücadele gerekçesi ve bölgesel kaosun sunduğu fırsatlar sayesinde kendi kapasitesinin çok ötesinde bir alanı kontrol etmenin sağladığı avantajlara bel bağlayarak sahadaki gerçek karşılığının çok üstünde taleplerde bulunuyordu.

PYD, Suriye’de kaçınılmaz bir iç savaş senaryosuna yatırım yapıyor; olası bu çatışma ortamında elindeki imkânları kalıcı bir kazanıma dönüştürmeyi hesaplıyordu.

Fakat sahadaki gerçeklik, bu hesaplarla örtüşmedi. Güney Suriye’de ve sahil bölgelerinde yaşanan sınırlı provokasyonlara rağmen “beklenen” büyük iç savaş bir türlü gerçekleşmedi. Zaman, PYD’nin aleyhine işlemeye başladı. Nitekim sabrın da bir sınırı vardı. Şam yönetimi artık bu sınırın sonuna gelmişti. Halep’te başlayıp kısa sürede Haseke sınırlarına uzanan operasyonlar, PYD’nin şişirilmiş güç algısının da fiilen sonu oldu.

Nitekim Mazlum Abdi, 25 Ağustos 2026 tarihinde Şam’da düzenlediği basın toplantısıyla SDG’nin feshedildiğini ve Suriye ordusuyla entegrasyonun tamamlandığını duyurdu.

Mazlum Abdi’nin yaptığı bu duyuru; Türk solundan siyasal Alevicilere, Kemalistlerden aşırılıkçı bazı Kürt ulusalcılarına varıncaya değin Rojava Devrimi’ne gerçeklikten uzak ve abartılı anlamlar yükleyen kesimlerde büyük bir öfke ve şaşkınlığa sebep oldu.

Sahici bir zemine değil; konjonktürel ittifaklara, dış desteğe ve ideolojik hamasete yaslanan her yapı gibi PYD’nin inşa ettiği güç de bir balondu. Uzun süre ABD’nin teknolojik desteği, eğitimli birlikler ve uluslararası meşruiyet söylemiyle büyütülen bu ‘devrim’ anlatısı, sahici bir karşılığa tekabül etmediği için hızla söndü. Dolayısıyla bugün karşılaştığımız tablo ve yaşanan gelişmeler, bir askeri yenilgiden çok, bir yanılsamanın hikâyesidir.

Esasında Türkiye’de seküler muhalefetin yaşadığı kriz, özü itibariyle ilkesizliğin eşlik ettiği bir ahlaki krizdir. Baas rejimi, Suriye’deki Kürtleri insan yerine bile koymazken hiçbir reaksiyon göstermeyenlerin veya Suriye’de yüzbinlerce insan öldürülürken havaya bakıp ıslık çalanların bugün Rojava devrimine ağıt yakmaları, ilkesel ve ahlaki tutarsızlıktan kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak ortada çöken bir devrimden çok, baştan itibaren ütopyalarla beslenen bir hayalin enkazı bulunmaktadır. “Rojava Devrimi” adıyla kutsanan bu ütopya; konjonktürel ittifaklara yaslanan bir güç algısı ve dış desteği kalıcı sanan bir siyasal aklın ürünüydü.

Sahici olmayan temsil, sahici olmayan ittifaklar ve sahici olmayan güç, kaçınılmaz olarak sahici bir çöküşle neticelendi.

Yeni bir siyasal momente doğru

Yaşanan tüm bu gelişmeler, coğrafyamızda kardeşliğe dayalı bir siyasal tasavvurun artık mümkün ve aynı zamanda en sahici çözüm olduğunu göstermektedir.

Suriye’nin yiğit evlatlarının öncülüğünde gerçekleşen devrim; Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde, tüm toplum kesimlerinin kardeşçe bir arada yaşayabileceği ortak bir gelecek inşa etme yönünde büyük bir irade, kararlılık ve çabayla yoluna devam etmektedir.

Suriye devriminin açtığı ufuk hayati önemdedir. Suriye devrimi tarihsel hafızayı yeniden canlandırmaya aday; aynı zamanda ümmet coğrafyasını siyasal, toplumsal ve düşünsel düzlemde etkileme potansiyeli taşıyan yeni bir momenti ifade etmektedir.

Suriye’de gerçekleşen devrim, toplumu tepeden inmeci yöntemlerle tek tipleştirmeye çalışan siyasal düzenlerin hem siyasi hem de ahlaki meşruiyetini yeniden tartışmaya açmıştır. Zira bu devrim, Ortadoğu’nun uzun süredir içine sıkıştığı merkeziyetçi, ulusalcı ve mezhepçi siyasal modellerin sorgulanması bakımından tarihsel bir imkân sunmuştur.

Aynı şekilde ulusalcı kesimlerin tetiklediği etnik temelli fay hatlarının manevra alanı da hızla daraldığı gibi İran’ın öncülük ettiği mezhepsel taassuba dayalı bölgesel tahakküm politikaları da miadını doldurmaktadır.

Diğer bir önemli husus, Kürt meselesiyle Rojava projesini birbirinden ayırmak büyük önem taşımaktadır. Kürtlerin daha evvel Suriye’de maruz kaldığı inkâr, dışlama ve baskı politikaları inkâr edilemez.

SDG’nin feshedilerek Mazlum Abdi (Mustafa Halil Abdi) ve İlham Ahmed gibi üst düzey sorumlularının Şam hükümetinde görev alması son derece olumlu, sembolik değeri yüksek ve desteklenmesi gereken bir gelişmedir.

Kürtlerin bu örgütün temsil vesayetinden kurtarılması, meselenin daha geniş bir toplumsal ve siyasal zeminde ele alınmasını kolaylaştırarak hak ve özgürlüklerin kalıcı biçimde güvence altına alınabilmesinin önünü açmaktadır. Sonuçta kavga eden iki halk yoktur. Adalet, eşitlik ve kardeşlik temelinde inşa edilecek bir devlet vardır.

Suriye bakımından bundan sonraki asıl sınav da burada başlıyor. Konjonktürel şartların bir sonucu olarak tercih edildiği ifade edilen ‘Suriye Arap Cumhuriyeti’ adındaki ‘Arap’ vurgusu, devlet kimliğinin etnik bir aidiyet üzerinden tanımlanması tartışmasını beraberinde getirmektedir.

Rojava'nın etnik kimlik üzerinden siyasal çözüm üretme projesinin karşısına, etnik kimlikleri aşan daha kuşatıcı bir vatandaşlık ve kardeşlik fikrini yerleştirmek gerekmez mi?

PYD'nin Kürt kimliği üzerinden ayrı bir siyasal yapı inşa etmesine karşı çıkarken, Suriye devletinin de Arap kimliğini “kurucu devlet kimliği” olarak öne çıkarmaması gerekir. Çünkü bir etnik kimliğin siyasal hâkimiyetine karşı çıkarken başka bir etnik kimliğin devletin kurucu kimliği olarak öne çıkarılmasını savunmak, itiraz edilen sorunu başka bir biçimde yeniden üreten bir çelişki olacaktır.

Yeni Suriye’nin gerçek başarısı, etnik bir kimliğin diğerleri üzerinde tahakküm kurmasında değil, bütün kimlikleri adalet ve kardeşlik temelinde buluşturabilmesinde yatmaktadır.

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
M. HASİP YOKUŞ Arşivi