M. HASİP YOKUŞ

M. HASİP YOKUŞ

Alisiz Aleviler, Ali’sini bulmuş görünüyor

Kürt sorununun kardeşlik temelinde çözümüne yönelik adımlar hızlandıkça, süreci farklı toplumsal fay hatları üzerinden zehirleme çabaları da aynı hızda artmaktadır.

Dejavu yaşıyor gibiyiz. Kullanılan argümanlar, kaşınan hassasiyetler, harekete geçirilmek istenen fay hatları… Her şey o kadar tanıdık geliyor ki… Bir yandan PKK üzerinde “neyin karşılığında silahların bırakıldığı” baskısı, diğer tarafta “vatan elden gidiyor” propagandasıyla toplumun harekete geçirilmek istenen milliyetçi refleksleri…

2013-2015 yılları arasında yürütülen Çözüm Sürecinden farklı olarak, PKK veya PYD üzerinden istenilen sonucu elde etme ihtimali azaldıkça bu kez de “Alevilik” üzerinden yeni bir fay tetiklenmektedir.

Önce Altan Tan, sonra da Kemal Öztürk’ün bağlamından koparılan ifadeleri üzerinden başlatılan linç kampanyası, Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde ifade ettiği belirtilen “Yavuz Selim-İdrisi Bitlisi ittifakı” gerekçe gösterilerek “Arkaik ve kanlı ittifakı reddediyoruz” şeklinde bir süreç karşıtlığına evirilmek istenmektedir.

Altan Tan’ın kendi ifadelerinin arkasında duran ve gerektiğinde bunu tartışmaya hazır olduğunu belirten açıklamasının ardından, çelişki ve tutarsızlıklarına dikkat çektiği “Alisiz Alevilerin” veya bir başka ifadeyle “Siyasal Alevicilerin” yerine kırk yıllık arkadaşı Ali Bulaç’ınbu düello çağrısına icabet etmesi çok dikkat çekicidir.

Programda Bulaç, Garip Dede Cemevi’nde düzenlenen “Ortadoğu Yeniden Kurulurken Aleviler”konulu sempozyumdaki müşahedelerini, Alevilerde Öfke ve Tedirginlik başlıklı yazıda dile getirdiğini ifade edince, mezkûr yazıdaki “müşahedelerine”göz atmak icap etti.

Ali Bulaç, yazısına Kemal Öztürk’ü doğrudan, Altan Tan’ı dolaylı olarak hedefe yerleştirerek giriş yapıyor:

Bir yandan ortaya atılan ‘Siyasal Alevilik’ ve ‘Ali’siz Alevilik’, diğer yandan Suriye’de yeni yönetimi meşrulaştırma aracı olarak yürütülen propagandanın etkisiyle, geçmişte Esedler yönetiminin uyguladığı baskılar sıkça canlı tutuluyor. Tam da bu meyanda, bir gazeteci, İslam dünyasının her ülkesinde rastlanan Suriye hapishanelerindeki işkence ve kötü muamelelerden hareketle bir mezhep sosyolojisini, yani Alevileri, sorumlu tutarak ‘Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor’ şeklinde suç, cürüm ve ağır günah teşkil eden bir cümle kullandı.

Satır arasında “Suriye’de yeni yönetimi meşrulaştırma aracı olarak yürütülen propaganda” ifadesi Bulaç’ın Suriye Devrimi karşısındaki pozisyonuna da ışık tutuyor. Aslında Bulaç, 2011 yılından beri Suriye’deki devrim sürecine bakışını hiçbir zaman gizleme ihtiyacı duymadı.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; Suriye Devrimi meşruiyetini mücrim bir rejim karşısındaki haklılığından almaktadır. 14 yıl boyunca Suriye halkının destansı direnişi ve ödediği bedeller mukabilinde gerçekleştirdiği devrim, annelerinin ak sütü gibi helal ve meşrudur. Ne Ali Bulaç ne de İran’ın mezhepçi siyasetinin etkisindeki herhangi bir başka kişinin Suriye Devrimi’ni “meşru” görüp görmemesi, devrimin meşruiyetine gölge düşürmeyeceği gibi, Suriye halkının nezdinde de hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

Yazının devamında Bulaç şöyle diyor:

İlkin, şunu söylemek gerek ki mezhep mensuplarının siyasete duydukları ilgi veya siyaset yapmaları dolayısıyla suçlananlar, Sünniler ve İslam dünyasındaki bütün İslami hareketler ve akımlardır; siyaseti hiçbir şekilde dinle irtibatlandırmak istemeyenler ise laikler ve Batılı hegemonik güçlerdir. Yıllardır Batılıların ve bizdeki uzantılarının ‘Siyasal İslam’ diye bize yönelttikleri bir suçlamayı iktibas edip Alevilere yöneltmek iyi bir fikir değil. ‘Siyasal İslam’, İslam dinini referans alan samimi insanların siyasi hayatı düzenleme talepleridir. Elbette din, dünyevi hayatı düzenleyen hükümler mecmuası olup dünyayla ilgilenmeyen bir din, ahirette işe yaramaz. Binaenaleyh, yol açtığı olumsuz algı dolayısıyla, dinî kimliğini görünür kılarak siyaset yapmak isteyen herkese de yöneltilmiş bir suçlamadır bu. Her durumda haksızcadır, yanlıştır ve dinî kimliğini önemseyen insanları siyasetin dışına itme düşüncesidir.

Ve devam ediyor:

Bu meyanda, eğer Sünnilerin ve Şiilerin siyaset yapma hak ve özgürlükleri varsa, Alevilerin de hak ve özgürlükleri vardır.

Evet, Bulaç’ın da belirttiği gibi laikler ve Batılı hegemonik güçler, İslam dinini referans alan ve dinî kimliğini görünür kılarak siyaset yapmak isteyen samimi insanların siyasi hayatı düzenleme taleplerini “Siyasal İslam” şeklinde yaftaladı. Herkes bu yaftalamanın arkasındaki sebeplerin de farkında.

Müslümanların siyaset yapma hakları nasıl savunuluyorsa, Alevilerin ve diğer tüm toplumsal kesimlerin de siyaset yapmaları aynı şekilde savunulmalıdır.

Ancak, Ali Bulaç burada bilinçli bir manipülasyonla ‘Siyasal Aleviciliğe’ yönelik eleştirileri ‘Alevilerin siyaset yapma hak ve özgürlüğü’ şeklinde çarpıtıyor. Ali Bulaç’ın yaptığı şey, Alevilerin siyaset yapma hakkını savunmak değil; bu meşru ve kimsenin itiraz etmeyeceği hakkı, Siyasal Alevicilik eleştirilerini perdeleyen bir kalkana dönüştürmektir.

Bulaç’a şu soruyu sormak lazım: Alevilerin siyaset yapma hak ve özgürlüğüne kim itiraz ediyor?

Bulaç devamla diyor ki:

Kişilerin dine, mezhebe, inanca ne kadar ihlas ve iyi niyetle referans verdiği, dini istismar edip etmediği başka bir bahistir.

Eyvallah!

Doğru. İnsanları samimiyet testine tabi tutmak bizim işimiz değil. Esasında Siyasal Alevicilikle ilgili eleştiri ve iddialar da Alevi kesimin samimiyetiyle ilgili bir tartışma değil.

“Alisiz Alevilik” derken; anneleri-babaları Alevi ama kendilerinin bugün Ali’yle, Ehl-i Beyt’le, Allah’la, dinle, imanla bir ilgisi kalmadığı halde Alevilik maskesi altında İslam düşmanlığı yapanlar kastedilmektedir.

Alevilik başka, Aleviliğin içindeki Allah, Muhammed, Ali ve Ehl-i Beyt inancının içini boşaltıp onu seküler, marjinal, ucuz sokak ve meyhane solculuğunun militan devşirme sahasına çevirmek bambaşkadır.

Aynı şekilde anne-babaları geleneksel anlamda Sünni-dindar olduğu halde dinle aralarına mesafe koyan binlerce solcu ve ateist kişi vardır. Ancak bunların hiçbiri kavgalarını Sünnilik üzerinden vermedi. Hepsi yeni edindikleri ideolojik kimlikleri üzerinden kendilerini tanımladı. Nazım Hikmet, Mihri Belli, Mehmet Ali Aybar, Aziz Nesin ilk akla gelen isimlerdir.

Mezhepçiliği kim yapıyor?

Ali Bulaç devam ediyor:

Suriye’de Hafız ve BeşşarEsedlerin yönetimlerinin otoriter olduğu, onlara karşı mücadele eden muhaliflerine veya darbe teşebbüsünde bulunanlara merhametsiz davrandıkları vakıadır. Ancak İslam dünyasının hangi ülkesinde darbe teşebbüsünde bulunanlara merhametle davranılmış ki! Hangi İslam ülkesinde rejim muhalifleri hapishanelerde kötü muameleye tabi tutulmamış ki! Bırakın kendi ülkelerindeki kötü muameleyi, başka ülkelerde dahi muhalif gazeteciler göz göre göre asit varillerine atılıp eritilmişlerdir. Bugün Mısır ve Tunus hapishanelerinde Müslüman Kardeşlerin gördüğü kötü muamele, Esedlerinkinden az değil.

Bulaç’a göre Suriye’ye gelince birden adil şahitlik rafa kalkıyor, vicdan kararıyor, selim akıl tatile çıkıyor; sözüm ona bir profesör, “Esed sadece Halep’te bir milyon Sünni öldürdü” diye kamuoyunu provoke ediyor.

Ve devamla şu soruyu soruyor:

Eğer Esedlerin cürümlerinden Alevileri sorumlu tutacaksak, Irak’ta Esedlerden aşağı kalır yanı olmayan Saddam Hüseyin’in zulmünden Saddam ve Baas Partisi’ni mi sorumlu tutacağız, yoksa Sünnileri mi?”

Şimdi bu da soru mu Sayın Bulaç!

Tabii ki Saddam’ı sorumlu tutacağız. Aynı şekilde İslam coğrafyasının diğer ülkelerindeki zulümlere de itiraz edeceğiz.

Nitekim Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da Ortadoğu intifadaları başladığında bu ülkelerin hangisinde devlet başkanı veya yöneticiler Sünni olduğu için zulümlerine çanak tutuldu? Müslümanların büyük çoğunluğu bu ülkelerin tamamında zalim yöneticilere karşı halkın haklı taleplerinin yanında yer aldı.

Dahası, siz de çok iyi biliyorsunuz ki Sünni Müslüman kesim, İran-Irak Savaşı sırasında dâhil mezhepçilik yapmadı; Sünni Saddam’a karşı Şii İran’ı destekledi.

Peki, Suriye'de 60 yıldan fazla devam eden Baas rejiminin zulüm ve katliamlarına karşı Sünni halkın taleplerine Türkiye'deki Siyasal Alevici çevrelerden yükselen güçlü, tutarlı ve ilkelibir desteği gösterebilir misin?

Türkiye’deki Siyasal Alevicileri geçiyorum, Şii İran bile dünyanın farklı coğrafyalarından topladığı Zeynebiyun, Fatımiyun, HaşdiŞa’bi ve Hizbullah gibi milisler eliyle Suriye’yi kan gölüne çevirdi.

Yanlış anlaşılmasın. Kimse Esed’in Suriye’deki vahşet ve katliamlarından Alevileri sorumlu tutmuyor. Fakat mezhepçilik taassubu arayacaksan radarlarını başka yere çevirmen gerekiyor.

Keşke Cemevinde hitap ettiğin haziruna şu soruyu sorsaydın:

“14 yıl boyunca Suriye’de Baas rejiminin katliamlarına karşı ne yaptınız? Bu 14 yıllık süre boyunca Baas rejiminin yanında mı, halkın haklı ve meşru taleplerinin yanında mı yer aldınız?”

Evet, bu soruları muhatap kitlene sorsaydın keşke!

Alacağın cevaplar muhtemelen kimlerin mezhepçilik yaptığıyla ilgili biraz gözünü açardı.

İnanın Ali bey, Türkiye ve Suriye’de birçok Sünni Müslüman’a ‘mezhepler üstü davranmanın imkânsızlığını’ İran kafalarına vura vura öğretti.

Özetle, Esed rejiminin Alevi olması sebebiyle Alevilerin Esed'in suçlarından sorumlu tutulması nasıl kabul edilemezse, Esed rejiminin suçlarını mezhebi yakınlık adına görmezden gelmek de aynı ölçüde kabul edilemez.

Asıl mesele Suriye ise…

Son olarak Ali Bulaç diyor ki:

Yeterli bir kelam ve fıkıh birikiminden, Müslümanların tarih tecrübesinden ve elbette Kur’an ve Sünnet’in yol göstericiliğinden uzak politika yürütenler, kendi elleriyle bindikleri dalı kestiler; Suriye’yi altın tepsi içinde İsrail’e sundular, ülkemizin de Suriye’nin de başına dert açtılar.

Burada Ali Bulaçİrani tezleri tekrarlıyor.

Gerçekten asıl mesele Suriye ise, şu soruyu sormak gerekiyor: Suriye halkı İsrail’in işine yarayacak diye Baas rejiminin zulmüne razı mı olmalıydı? İsrail’in Suriye’ye yönelik hesaplarını gerekçe göstererek, 60 yıl boyunca kendi halkına kan kusturan bir rejimin ayakta kalmasını savunmak hangi adalet anlayışına sığar?

Buna göre Suriye; direniş hattının bir parçası, Baas rejimi de Siyonist rejime karşı bir emniyet kalkanı olmuş oluyor.

Vay be!

Hükümet-Gülen çatışmasında açık bir şekilde Gülencilerin safında duran Ali Bulaç, dış politika konusunda ise İran safında duruyor.

Elbette bu onun tercihi ama görünen o ki; Ali Bulaç ‘bir aydın sapması’nı değil, daha kötü bir biçimde şahsi hırslarını merkeze alarak bütün birikim ve tecrübesini bu savrulmayı meşrulaştırmak üzere seferber etmiş.

Eskiler ‘akıbet hayr olsun’ derlerdi. Dün ne yaptığından, ne söylediğinden çok; bugün nerede durduğuna ve hangi hâl ve istikamet üzere son nefesini verdiğine dikkat çeken bir söz.

Allah izan, insaf, vicdan ve basiret versin!

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
M. HASİP YOKUŞ Arşivi