Günümüzde her Müslüman şunun kabulüyle doğarak hayata başlıyor: Dünya, Müslüman için çeşitli tahakküm araçlarıyla güçlendirilerek hapishaneye dönüştürülmüş bir şeydir. Dünyanın "şeyliği" sadece modern tasallutun gücünden de kaynaklanmıyor. Bu, panoptikon misali iş görerek insanı iç yıkıma uğratmayı amaçlayan, tanımlaması güç bir şey. Üstelik dünya hiçbir zaman Müslüman zihninde murat edilen bir arzu nesnesi de olmadı. Netice olarak “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin de cennetidir.” (Müslim, Zühd 1) Yine de maruz bırakıldığımız bu kuşatmayı her Müslüman, farklı seviyelerde de olsa bir şekilde hissediyor.
İş yerinde, okulda, sokakta hep fiziki varoluşuna ters bir "olmamışlığın", orada bulunmak ama oraya ait ol(a)mamanın, -mış gibi yaparak hayatı idame ettirmenin, yakınlıkların bile eminlikten uzak, tekinsiz olduğu; özetle varlığımızın delice istediği o itminan hissinden giderek daha fazla uzaklaştığımız buhran her şeye baskın geliyor.
Hâlihazırda deneyimlediğimiz buhran hali kısa vadede ortadan kalkacağa da benzemiyor. Zira şuan tasallutun kendisini ve araçlarını ortadan kaldırmaya yetecek bir gücümüz olmadığı aşikâr. Ancak bu bizim için yeni bir durum değil. Azımsanamayacak kadar uzun bir süredir Müslümanlar dünyada bir şekilde ötekileştirilip düşmanlaştırılıyor. Yanlış anlaşılmasın; mevcut halin bedbahtlığının farkında olmak demek, karamsarlığı karakter haline getireceğimiz anlamına gelmiyor. Gerçekten boğucu bir atmosfer içerisindeyiz. Şairin dediği gibi “özümün kalmadı sabr-u kararı” ancak ben belki de beklenmedik bir şekilde ümitvarım…
“Var olan gerçeklik insanların derinlere sinmiş inançlarıyla örtüşmediği zaman, insanlar gerçekleri kendi inançlarına uydururlar. Akla hayale sığmayacak durumları bazı hazır formüller yardımıyla bastırırlar; yeniden kabul edilebilir olan söylemlerin bir parçası haline getirirler.”
Vurgulu ifadeyle “aklın almayacağı bir olay”, 7 Ekim 2023 tarihinde yaşandı. Hamas tarafından Aksa Tufanı olarak nitelenen askeri operasyonla modern dünyanın biçareleri, iki asra yaklaşan geri çekiliş ve mağlubiyet zincirine çok ağır bir darbe indirdiler. Bu önermenin kendisi bazı ön kabuller taşıyor ve sübjektif olduğu için sınanmaya sonuna kadar açık. Ancak her şeyin sonunda Gazze’nin önemli bir kısmında taş üstünde taş bile kalmamışken Aksa Tufanı ile yeni bir hikâye anlatmanın mümkün olduğunu görmek gerekiyor.
Hikâye anlatmak, yaşanan ağır trajedi düşünüldüğünde naif ve hatta saygısız bir ifade kalıbı olarak değerlendirilebilir. Ancak geçmişi, bugünü ve geleceği olan bir hikâyenin parçası, anlatıcısı olmak insan varoluşunun en esaslı gerekliliklerinden birisidir. Hikâye anlatmak, unutulmaya karşı özünden gelen bir korku taşıyan insanın en temel direnme dayanaklarından birisidir. Hele ki kimlik mücadelesi veren insanlar için hikâyeler, kurucu özne olarak tarihi yeniden inşa etmenin biricik yollarının belki de başında gelir. Hatta insan gerçekliği açısından bir noktadan sonra hikâyelerin nesnel gerçekliği bile anlamını kaybedebilir. Ancak önemli olan anlatının varlığıdır. “Geçmişteki olaylar doğru da olsa yanlış da olsa, kurgu da olsa gerçek de olsa o topluluk için önemlidir ve her anlatı gerçek hakkında yeni bir iddiadır.”
Üstelik bizim hikâyemiz doğru ve o kadar can yakıcı bir gerçekliğe sahip ki muarızımız bu gerçekliğin azap verici gücünün farkında olduğu için hikâyemizi unutturmak, hikâyemizin ortaya çıkartacağı doğal sonuçları bağlamında saptırmak için geniş imkân ve kaynaklarını kullanarak her yolu denedi, deniyor. Ancak debelendikçe bu gerçekliği daha fazla hatırlatmaktan başka bir şey de yapmamış oluyor. Doyumsuz açlığa mahkûm edilip sonunda kendi uzuvlarını yemeye başlayan Tesalyalı Erysichthon gibi işlediği cürümlerle içine çekildiği yok oluş döngüsünü hızlandırdığının farkında bile değil. Tabi ki bu tespit de bir temenni ve sübjektif olduğu için sınanmaya açık…
Ancak tartışmaya kapalı olan bir husus var ki o da 7 Ekim ile birlikte direnişin varlık mücadelesini tüm dünya sathında bir kavgaya dönüştürmesi ve dünya üzerinde yaşayan her bir insan açısından düşmanının meşruiyetini tartışmaya açmış olmasıdır. Bu da ancak “aklın almayacağı bir olay” ile gerçekleştirilebilirdi zaten!
Michel-Rolph Trouillot’nun “hazır formüllerle bastırılıp kabul edilebilir söylemlerin parçası haline getirme” dediği mesele hepimizi ilgilendiriyor. Modern tasallutun üzerimizde kurduğu tahakkümün işleme şekli; yaptıklarımızı ve yapabileceklerimizi görmemizi engellemek üzerine kurulu. Var olan özgüvensizlik ve ümitsizlik buradan güç alıyor! Düşman “imkânsızın hikâyesinin” farkında olduğu için en iyi bildiği şeyi yaparak; daha fazla şiddet, yağma, baskı ile korkuyu derinleştirip tarihi susturmanın yollarını arıyor. Ancak bu noktada düşmanın ne yaptığının çok önemi yok. Esas mesele bizim ne yaptığımız. Anlatacak bir hikâyemiz olduğunun farkında mıyız?
Eğer ki geçmişi yüceltip saplantı haline getirmeden hikâyelerle sağlıklı bir ilişki kurabilirsek anlattıklarımızı dinleyecek -hiç beklemediğimiz kadar çok- muhatap bulacağımıza zerre şüphem yok. Her şey yeniden başlarken anlatıcı da şöyle bir hikâyeye başlar belki…
“Güneşli bir ekim günüydü…”
- Michel-Rolph Trouillot, Geçmişi Susturmak, İthaki Yayınları, s. 99
- A.g.e. s. 34-39
