ENVER CAN

Görünüyorsam o halde varım!

Ahsen-i takvim olarak yaratılan insan, duyguları, arzuları, heva ve hevesleri olan bununla birlikte kendisine bahşedilen akıl nimeti sayesinde düşünebilen, anlamlandırabilen ve irade ortaya koyabilen bir varlıktır. Her insanın kendine özgü bir karakteri, dünyayı algılama biçimi ve hayat tecrübesi vardır. Ancak insan yalnızca kendi iç dünyasıyla şekillenen bir varlık değildir. Başkalarından etkilenir, onları taklit eder, onlarla kıyaslanır ve içinde yaşadığı toplumun değerlerinden beslenir. Diğer bir ifadeyle tarih boyunca insanların benzer davranış örüntüleri geliştirmesinde, içinde yaşadıkları dönemin sosyo-kültürel ve düşünsel şartlarının önemli bir etkisi olmuştur. Her çağ, kendi hâkim madde ve fikir anlayışını üretmiş; bu anlayış insanların ihtiyaçlarını, arzularını, beklentilerini ve kendilerini ifade etme biçimlerini şekillendirmiştir. Günümüzdeki dijital ve sanal koşullar düşünüldüğünde bireylerde beliren en temel haz verici unsurlardan biri görünür olma arzusudur.

İnsan artık yalnızca yaşamakla değil, yaşadığını göstermekle de ilgilenmektedir. İnsanın görülmek istemesi başlı başına sorunlu bir durum değildir. Bebeklik döneminden itibaren insan en yakınındakilere davranışlarıyla “Bana bak, buradayım” demeye çalışmaktadır. Nitekim insanın “benliğinin” başkaları tarafından fark edilme arzusu yalnızca var olmak değil, varlığının anlamlandırılmasını da kapsar. Sevilmek, tanınmak, değer görmek ve bir başkasının hayatında anlamlı bir yere sahip olmak insan olmanın doğal hallerinden bazılarıdır. Buradaki temel mesele görülmek ile görünür olmak arasındaki farkta ortaya çıkar.

Asıl problem insanın varoluşsal duygularının bakışlara hapsedilmesiyle belirginleşir. Kendimize dönük değer yargılarımızda dışsal etkilerin (beğeni alma-takdir toplama) merkezileşmesi beraberinde görünür olmanın varoluş biçimlerini getirir. Burada kastedilen husus basitçe bir paylaşım ya da dolaşıma sokma olmayıp insanın benliğini görünür olmanın bir yolu olarak araçsallaştırmasıdır. Tüketim, konfor ve gösterişin özellikle dijitalleşmeyle birlikte gündelik hayatın merkezine yerleştiği günümüzde insan yalnızca zaruri ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeyip benliğini sunmanın yollarını da aramaktadır. Örneğin otomobil/araba salt bir ulaşım aracı olmaktan çıkıp kişinin toplumsal konumuna işaret ederek benliklerin sınıflandırmasına aracılık eder. Diğer bir ifadeyle statüye tekabül eden bu durum bireyler arası kıyaslamanın da bir yoluna dönüşmüştür. Nihai olarak “Ev, araba, kıyafet vb.” gündelik yaşamı ikame etmenin temel ihtiyaçları artık “görünmenin” vazgeçilmez öğeleri olmuştur. Dolayısıyla daha güzel bir ev, daha iyi bir araba, daha gösterişli bir tatil veya daha dikkat çekici bir yaşam başkalarının bakışına sunulan göstergelerdir.

İnsan sahip olduklarıyla kendisini özel hissetmekte, özel olduğunu ise başkalarına gösterebildiği ölçüde daha güçlü bir statüye sahip olacağını düşünmektedir. Bu noktada görünürlük, tüketim toplumunun ürettiği bir değer biçme mekanizmasına dönüşür. Şeffaflık toplumu kavramı tam da bu dönüşümü anlamak açısından önemlidir. Şeffaflık toplumunda yalnızca düşünceler ve bilgiler değil, gündelik hayatın kendisi de görünür hâle gelir. Beden, mekân, ilişkiler, tüketim alışkanlıkları ve özel hayat giderek daha fazla teşhir edilebilir nesnelere dönüşür. Görünürlük böylece bireysel bir tercih olmaktan çıkarak ekonomik ve toplumsal bir sermayeye dönüşür. Görünür olan kişi daha fazla dikkat çeker, dikkat ise takipçi, beğeni, etkileşim, reklam ve nihayetinde ekonomik değere çevrilebilir. İnsan kendisini gösterdikçe yalnızca başkalarının bakışına değil, aynı zamanda bir ekonomik sistemin dolaşımına da dâhil olur.

Dijital çağ bu süreci daha önce görülmemiş bir noktaya taşımıştır. Sosyal medya, insanın kendi hayatını sürekli olarak başkalarının bakışına sunabileceği bir alan oluşturmuştur. Eskiden insanın görünürlüğü ailesi, mahallesi, iş çevresi veya yakın sosyal çevresiyle sınırlıyken bugün tek bir paylaşım, kişinin hayatını tanımadığı binlerce hatta milyonlarca insanın önüne taşıyabilmektedir. Böylece “el âlem ne der?” sorusunun muhatabı da değişmiştir. Eskiden bu bakışın sahibi komşu, akraba veya mahalle iken bugün takipçiler, izleyiciler ve dijital kalabalıklardır.

Burada dijital çağın temel paradokslarından biri ortaya çıkar: İnsan, gerçek hayatta giderek daha anonim hâle gelirken dijital dünyada giderek daha fazla görünür olmak istemektedir. Büyük şehirlerde kimsenin birbirini tanımadığı bir hayat biçimi ortaya çıkarken sosyal medya, insanlara kendilerini sürekli olarak başkalarının bakışına sunabilecekleri yeni bir toplumsal alan vermiştir. İnsan maddi anlamda kendisine daha fazla yetebilir hâle gelirken başkalarının dikkatine ve onayına olan ihtiyacı artabilmektedir. Böylece bireyselleşme ile görünürlük arzusu aynı anda güçlenmektedir.

Dijital gösteri toplumunda hayatın kendisi de giderek bir gösteriye dönüşmektedir. İnsan yalnızca bir tatil yapmaz; tatilini gösterir. Yalnızca yemek yemez; yediği yemeği gösterir. Yalnızca bir mekânda bulunmaz; bulunduğu mekânı paylaşır. Hatta bazen yaşanan anın değeri, o anın kendisinden çok başkalarına ne kadar gösterilebildiğiyle ölçülmeye başlar. Böylece yaşamak ile yaşadığını göstermek arasındaki sınır giderek silikleşir.

Bu durum mahremiyet anlayışını da dönüştürür. Mahremiyet yalnızca bedenin örtülmesi değil, insanın herkese açmadığı bir alanının bulunmasıdır. Her şeyin herkes tarafından bilinmediği, görülmediği ve paylaşılmadığı bir alanın varlığı, insanın kendisini özel hissetmesinin de önemli unsurlarından biridir. Oysa dijital kültür, hayatın giderek daha fazla bölümünü görünür kılmayı teşvik etmektedir. İnsanlar henüz birbirlerini tanımadan birbirlerinin hayatları hakkında çok sayıda bilgiye ulaşabilmekte; fotoğraflar, mekânlar, ilişkiler, tüketim alışkanlıkları ve gündelik hayat sürekli olarak paylaşılabilmektedir.

Böyle bir ortamda görünürlük yalnızca insanın kendisini ifade etme biçimi olmaktan çıkarak kendisini değerli hissetme biçimine dönüşebilir. Kaç kişinin gördüğü, kaç kişinin beğendiği, kaç kişinin takip ettiği ve ne kadar etkileşim aldığı, kişinin kendisi hakkında oluşturduğu algının bir parçası hâline gelir. Böylece insanın biriciklik duygusu da dışarıdan gelen ölçülere bağlanmaya başlar. Oysa insanın değeri, başkalarının dikkatinin miktarıyla ölçülebilecek bir şey değildir.

Asıl çelişki de burada ortaya çıkar. İnsan yaratılışı itibarıyla biricik olmak isterken, kendisini kabul ettirmek için giderek daha fazla benzeşmektedir. Aynı mekânlarda aynı fotoğraflar çekilmekte, aynı tüketim biçimleri sergilenmekte, aynı güzellik ölçüleri ve yaşam tarzları takip edilmekte fakat bütün bunların içinde herkes kendisini diğerlerinden farklı ve özel göstermeye çalışmaktadır. İnsan bir yandan çağın ortak davranış kalıplarına uyarken diğer yandan kendi benzersizliğini kanıtlama çabası içine girmektedir.

Bu nedenle görünür olma hastalığını yalnızca sosyal medyanın ortaya çıkardığı yeni bir davranış biçimi olarak görmek eksik kalır. Mesele daha derindedir. İnsan zaten görülmek, sevilmek ve değerli hissetmek isteyen bir varlıktır. Fakat tüketim kültürü bu ihtiyacı kıyaslamayla, şeffaflık toplumu sürekli teşhirle, dijital gösteri toplumu ise ölçülebilir dikkat ve etkileşimle birleştirmiştir. Sonuçta insan, kendisini başkalarının bakışında kurmaya başladığı ölçüde kendi varlığını da sürekli olarak sergilemek zorunda hissetmektedir.

Belki de çağımızın temel problemi insanların görünür olması değil, değerli olmak ile görünür olmak arasındaki farkı kaybetmesidir. İnsan görülmek isteyebilir fakat bütün hayatını görülmek üzerine kurduğunda yaşam, gösteriye dönüşmeye başlar. İnsan özel olmak isteyebilir fakat özel olmayı başkalarının dikkatine bağladığında biricikliğini de başkalarının bakışına teslim eder. Dijital çağın görünürlük kültürü tam da bu noktada insanın en doğal ihtiyaçlarından birini alıp onu sürekli tüketilen, ölçülen ve sergilenen bir değere dönüştürmektedir.

Bugün üzerinde düşünülmesi gereken mesele bu yüzden yalnızca insanların neden kendilerini gösterdikleri değildir. Asıl soru, neden artık yaşadığımız hayatın değerini onu ne kadar yaşayabildiğimizle değil ne kadar gösterebildiğimizle ölçmeye başladığımızdır. Görünürlük arttıkça insan gerçekten kendisini daha değerli mi hissetmektedir, yoksa değerini başkalarının bakışına daha fazla mı bağımlı hâle getirmektedir? Görünür olma hastalığını anlamak için asıl olarak bu sorunun üzerinde durmak gerekir.

Peki, görünür olma hastalığının panzehiri nedir?

İnsana gerçekten değerli olduğunu hissettiren, kendisini özel, anlamlı ve seçkin kılan yegâne şey; iyiliğin amel ile birleştiği bir hayat yaşamaktır. Çünkü insanın değeri, başkalarının bakışında ne kadar görünür olduğuyla değil, Allah’ın katında nasıl bir kul olduğuyla anlam kazanır. Asıl mutluluk, Allah’ı tanımak ve O’na kul olabilmektir.

Müslüman için görünür olma arzusu da yönünü değiştirmelidir. İnsanların beğenisine, takdirine ve alkışına görünmek yerine Allah’a görünür olmayı istemelidir. Kur’an’ın ifadesiyle: “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En‘âm, 6/162). Yani Müslümanın hayatının merkezinde “Beni kim görüyor?” sorusu değil, “Allah benden razı mı?” sorusu vardır.

Hz. Peygamber’in, “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34) hadisi de bu hakikati açıkça ortaya koyar. Böylece insan, görünür olma ihtiyacını insanların gözünden çekip Allah’ın rızasına yöneltir. Asıl seçkinlik, kalabalıklar tarafından fark edilmekte değil; Allah için iyilikte, samimiyette ve güzel amelde bulunabilmektedir.

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
ENVER CAN Arşivi