Türkiye’de sosyo-ekonomik ve buna bağlı olarak şekillenen kültürel koşullar yüzyılın son çeyreğinde hızlı bir değişim göstermiştir. Teknolojinin bu gelişmelere paralel ve kontrolsüz ilerleme eğilimi konformist birey kültürünü yaygınlaştırmıştır. Bireylerin ekonomik bağımsızlığı arttıkça daha fazla çalışma ve daha fazla kazanma hırsı da hızlanarak devam etmiştir. Köyden, cazibe ve tüketim merkezlerine yönelen sürekli göçler metropolleri kalabalıklaştırmıştır. Sosyo-ekonomik imkanları ile bireyleri kendine çeken bu kentler yanı sıra maneviyattan yoksun, madde ve meta merkezli beden algısına sahip pragmatist ve çağdaş kitlelerortaya çıkarmıştır.
Post-modern paradigmanın sırtını dayadığı ve beslendiği temel argümanlardan biri bireylere sunduğu sınırsız özgürlük algısıdır. Bu özgürlük alanının bedensel yansıması son dönemlerde sıkça tartışılan hususların başında gelir. Nitekim benim bedenim, benim kararım son yüzyılda feminist hareketin öne çıkardığı en seküler afişe sloganlardan biridir. Bu söylem, maksatlı kesimlerin diline pelesenk ettiği ve ideolojik bir propaganda aracına dönüştürdüğü sembol ifadelerden biridir. Genç nesilleri hedef alan bu teşhir endeksli beden özerkliği yaklaşımı ilimle yoğrulmayan, haz ve hız odaklı kitleleri bedenleri üzerinde mutlak söz sahibi olduklarına inandırırken; kapitalist, şekilci, tek tip, robotik ve meta-kopya beden kodunu zihinlerine nakşeder.
Türkiye’de özellikle metropol kentlerde orta ve üst sınıfın gündelik yaşam pratikleri çoğunlukla spor salonları, güzellik merkezleri ve estetik laboratuvarlar kesişiminde geçmektedir. Popüler ve tüketim kültürü ekseninde araçsallaştırılan ve buna göre biçimlendirilen bedenler, toplum sosyolojisini okumanın önemli göstergelerinden biridir. Tüketim endüstrisi ürünü haline getirilen meta bedenler, insanın sahip olduğu doğal ve işlevsel bedenin; piyasa, moda, toplumsal beğeni ve tüketim kültürü tarafından biçimlendirilerek bir gösteri ve tüketim nesnesine dönüştürülmesini ifade eder. Bu kavramsallaştırmaya göre beden artık yalnızca zaruri ihtiyaçları karşılayan bir araç olmaktan çıkıp aynı zamanda sergilenen, beğenilmesi beklenen ve sürekli olarak yeniden şekillendirilen bir vitrin hâline gelmektedir.
Geçmiş toplumlarda bedenin değeri büyük ölçüde işlevi, dayanıklılığı ve hayata katılma kapasitesi üzerinden değerlendirilirdi. İnsan bedeni yaşamı sürdürebilmek, kendini koruyabilmek ve doğal şartlara uyum sağlayabilmek zorundaydı. Oysa içinde bulunduğumuz dijital çağda beden, bireye hizmet eden doğal bir varlık olmaktan giderek uzaklaşmakta; görünüşüne hizmet edilen bir nesneye, bir gösteri aracına ve nihayetinde bir metaya dönüşmektedir. Daha da önemlisi kalıpsal güzellik ölçütleriyle aynılaştırılan kopya bedenler, hegemonik bir unsur haline gelmektedir. Bu bağlamda ideal beden algısı üzerinden bireyler tektipleştirilmektedir.
Burada üzerinde durulması gereken önemli birkaç husus söz konusudur:
İnsanlar neden fiziksel/dış görünümleriyle giderek daha fazla birbirine benzemektedir?
Eğer özgürlük gerçekten kişinin kendi bedeni üzerindeki sınırsız tasavvuru ise, neden milyonlarca insan aynı güzellik ölçülerine, aynı beden standartlarına ve aynı estetik anlayışına yönelmektedir?
Her geçen yıl daha da yaygınlaşan ve sıradanlaştırılan estetik operasyonlar, piercingler ve dövme özentileri bu hususun örnekleri arasında sıralanabilir. Bu durum öylesine güçlü bir zihinsel işgale dönüşmüştür ki toplumun farklı kesimlerinde (seküler, muhafazakâr vb.) beden üzerinde gerçekleştirilen bir gösteri ve tüketim nesnesi olarak normalleştirilmiştir. Kısa süre öncesine kadar “moda” denildiğinde öncelikle kılık kıyafet akla gelirdi. Bugün ise moda; estetik müdahaleler, dövmeler, kaslı ve fit bedenler üzerinden tanımlanmaktadır. Böylece beden, yaşamın kendisine hizmet eden bir araç olmaktan çıkıp kişinin kendisini dünyaya sunduğu bir vitrine dönüşmektedir.
İnsanı ve mekânı özel kılan şey, onların benzersizliğidir; başka bir deyişle kendine özgü bir karakter taşımasıdır. Oysa bugün güzel ve çirkin arasındaki ayrımın giderek silindiği, herkesin birbirine benzediği ve kendine özgü bir anlam ifade etmeyen bedenlerin çoğaldığı bir kültür hâkimdir. Buna rağmen insan, özgünlüğünü kaybeden bu tek tip bedenler üzerinden kendini özel görme gafletine düşmektedir.
Kapitalist sermaye, bedensel standartlar üzerinden bireyleri kendi çarkının köleleri haline dönüştürme amacı taşımaktadır. Bu sistem yalnızca şekil ve görüntü merkezli yaşayan bireylere ihtiyaç duymakta sorgulama, düşünme ve akletme gibi zihinsel emek gerektiren meşguliyetlere daha az zaman ayıran kişileri rol model olarak sunmaktadır. İflah olmaz bir beğenilme ve beğendirme arzusu taşıyan bu bireyler, nefsi tatmin eden fakat derin ve samimi insan ilişkilerini zorunlu kılmayan ben-merkezci bir yaşam biçimine sürüklenmektedir.
Nitekim dijital çağda kolaylık olarak sunulan her konformist imkân bireyi aynı zamanda bir sistemin esiri yapmaktadır. Dolayısıyla zamanını, parasını ve tüm diğer imkanlarını bu bedensel ölçütleri karşılamaya harcayan insan, özgür değil olsa olsa çağdaş esirlerdir. İnşa edilen ve sık sık yeniden üretilerek farklı formlarla servis edilen meta bedenler düşüncesiyle insanlar önce kendi bedenlerinin yeterince güzel olmadığına inandırılmakta ardından ulaşması gereken “ideal beden”servis edilmekte ve nihayet bu eksikliği gidermek için tüketime yönlendirilmektedir.
Bu döngü oldukça basittir: Önce insana bir eksiklik hissettirilir, sonra bu eksikliği giderecek ürün ve hizmet sunulur. Bedeninden memnun olmayan bu insanlar spor salonlarına, estetik merkezlerine, kozmetik ürünlere veya farklı tüketim biçimlerine yönlendirilir. Bir süre sonra yeni bir eksiklik ortaya çıkar ve döngü yeniden başlar. Böylece insanın bedeniyle kurduğu ilişki, kendi varlığını kabul etmekten çok sürekli kendisini değiştirme ve yeniden üretme çabasına dönüşür.
Bu dönüşümü mekânsal metaforlarla açıklayabiliriz. Tarihi mekanlarda görülen estetik yapılar insan ruhuna hitap eden bir incelik taşır. Nitekim herhangi bir yapının güzelliği yalnızca cephesinden ibaret değildir; işlevi, iç dünyası ve insanla kurduğu ilişki de bu estetiğin bir parçasıdır.Günümüzde ise çoğu zaman yapının görünen yüzü, içeriğinin ve işlevinin önüne geçmektedir. Binanın arka planı, iç dünyası ve kullanım amacı geri plana itilirken dış görünüşü öne çıkarılmaktadır. Tıpkı meta bedende olduğu gibi burada da dış görünüş içerikten, biçim işlevden, gösteriş ise anlamdan önce gelmektedir. Mekân nasıl yaşanacak bir alan olmaktan çıkarılıp sergilenecek bir görüntüye indirgeniyorsa beden de seyredilecek bir vitrine dönüştürülmektedir.
Kur’an’ın insan ve beden tasavvuru, nefsin arzu ettiği her talebi karşılama üzerine kurulu değildir. Bu meyanda insan kendi nefsinin arzularını mutlak ölçü hâline getirdiğinde özgürleşmiş değil, aksine kendi hevasının esiri hâline gelmiştir. Nitekim Furkan süresi 43. ayette vurgulanan “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” ifadesi insanın kendi arzularını belli süzgeçlerden geçirmesi gerektiğine dikkat çeker. Bu bağlamda hayat kitabımız Kur’an’ı Kerim’de “Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir; onu kirleten ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 91/9-10) buyrularak kurtuluş reçetesi ortaya koyulmuştur.
Hz. Peygamber de insanın değerinin yalnızca dış görünüşüyle belirlenemeyeceğini açıkça ifade eder: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34). Bu hadis, insanın değerini bedeninin görüntüsüne indirgeyen anlayış karşısında son derece güçlü bir ölçü ortaya koymaktadır. İnsan ne kadar güzel göründüğüyle değil, kalbinde taşıdığı niyet ve ortaya koyduğu amelle değer kazanır.İşte burada bedensel özgürlüğün ne olduğunu yeniden düşünmek gerekir. Son söz olarakbedenin özgürlüğü, bedenin her arzusuna sınırsızca teslim olmak değildir. İnsan bir bedene sahip olabilir. Fakat onu başkalarının beğenisine, moda ölçülerine ve tüketim kültürünün dayattığı kalıplara teslim ediyorsa burada bedenin istismarı söz konusudur.
