Mescitler ve camiler İslam dininin önemli sembolik ve ibadet mekânlarının başında gelir. Nitekim eski zamanlarda bir beldenin İslam beldesi mi yoksa başka bir inanca mensup bir belde mi olduğunu gösteren en belirgin sembollerin başında camiler ve minareler gelmekteydi. İstanbul, cami mimarisi ve tarihsel dokusuyla bunun en güzel örneklerinden biridir. Bu şehri ziyaret eden turistlerin hayranlık ve şaşkınlıkla ilgi gösterdikleri mekânların başında da bu camiler gelir. Hatta zaman zaman camilerde okunan ezan sesinin bazı turistlerin yüzlerinde huzurlu hissettiren bir tebessüme dönüştüğünü görürüz. O an, belki de ezanı ilk defa duyan insanların, ezanın sesindeki manevi güzelliğe ve huzura tanıklık ettiğini görmek benim de sık sık hayretimi celbeden bir husustur.
Bunun karşısında Müslüman yurdunda, ezan sesiyle yüzü sirke satan, yaşam sevinci nefrete ve kine dönüşen insanlara da çokça şahit olunmuştur. Yakın tarihlerde büyük şehirlerde karşılaşılabilen bu öfke ve nefret tutumlarının zamanla Anadolu'nun farklı şehirlerine de yayılmasının hüznünü ayrıca konuşmak gerekir.
İslam dini ile özdeşleştirilen tüm çalışmalara şüpheyle yaklaşan ve hatta kimi zaman bunları engellemeye çalışan laik ve seküler kesimler, “imanlarına” modernlik ve özgürlük kılıfları giydiren bir anlayışa sahiptirler. Müslümanların ibadetlerini eda etme mekânlarını daraltmayı gaye edinen ve İslam’ın temel ibadet ve sembollerinin kamusal görünürlüğünü engellemeyi arzulayan bu kimselerin durumu Kur’an’ı Kerim’de şöyle ortaya konulmaktadır:
“Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını engelleyen ve onların harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir?” (Bakara, 2/114)
Ayetin dikkat çektiği temel hakikat şudur ki bu karşı duruş hali İslam’ın “zalimlik” diye nitelendirdiği bir tutumdur. Tam da bu noktada “özgürlük” kavramını yeniden düşünmek gerekir. Zira bu kimseler Allah’ın adının anılacağı mekânlardan insanları uzaklaştırmayı veya Müslümanların kendi inançlarını yaşama imkânlarını sınırlandırmayı bir özgürlük projesi hâline getirmektedirler.
İstanbul Valiliğinin okullardaki mescitlerle ilgili yayımladığı resmi yazı, tam da bu konuyla ilgili olarak ses getiren güncel tartışmaların başında gelir. Bu hayırlı kararın hemen ardından marjinal/ideolojik söylemler eşliğinde itirazlar yükselmeye başladı. Okul ve benzeri kamu kurumlarında bu safsata ve itirazlarla mücadele etmiş biri olarak bu kesimlerin iddia ettiği söylemleri şöyle özetleyebilirim:
- Mescitlerin yapılması çocukların diğer mekânsal haklarını engelliyormuş.
- Mescit açılması ile çocuklara din dayatılıyormuş.
- Kamusal alanlarda mescitlerin yapılması laikliğe aykırıymış.
- Kamu kurumlarında mescitlerin yapılması inanç özgürlüğüne uygun değilmiş.
- Eğitim kurumlarında mescitlerin açılması çağ dışı bir tutum olup çocukların eğitim düzeylerine bilimsel bir katkı sunmuyormuş.
İtirazların ortak zemini aşağı yukarı böyledir. İstanbul Valiliğinin bu kararına birbirine hiç benzemez gibi görünen (etnik kimlikleri, cinsiyetleri, eğitim düzeyleri farklı olsa da ortak paydaları İslam/Din karşıtlığı olan) kişi ve kurumların “ortak” söylemlerle tepki göstermesi de vurgulanması gereken ayrı ironik bir durumdur. Bütün bu tartışmalarda özgürlük kavramı Müslümanların temel inanç ve ibadetlerine karşı bir kalkan olarak kullanılmaktadır. Bu meyanda ortaya atılan özgürlük nidaları; iftira ve dezenformasyon eşliğinde algı operasyonlarına dönüştürülmektedir. Algıları manipüle edenlere şu soruları soruyoruz:
Bir okulda kütüphane yapılmasına, resim atölyesi açılmasına veya müzik odası oluşturulmasına “Çocukları zorla sanatçı mı yapacaksınız?” diye itiraz edilmiyor. Peki, mescit söz konusu olduğunda neden aynı mantık bir anda değişiyor? Özgürlük ve çoğulculuk çığırtkanlığı yapanlara ve itiraz edenlere soruyoruz: “Kimseyi namaz kılmaya zorlamıyorsa, kimseyi dindar olmaya mecbur etmiyorsa, kimsenin eğitim hakkı engellenmiyorsa, kimsenin başka bir inanca sahip olması yasaklanmıyorsa burada özgürlüğe aykırı olan nedir?”
Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için okuma saatleri düzenleniyor. Öğrenciler kitap okumaya teşvik ediliyor. Kütüphaneler kuruluyor. Bunlar takdir edilmesi gereken hususlar. Bu meyanda şöyle soralım: Bir okulda kütüphanenin bulunması bütün öğrencilerin kitap okumaya mecbur olduğu anlamına mı gelir? Peki ya çocuk kitap okumak istemiyorsa?
Bütün bunları yaparken inanç sahibi bir çocuğun da inancını yaşayabileceği bir alanın bulunmasını neden tehdit olarak görüyorsunuz? Bir çocuğun kitap okumayı istemesi nasıl onun doğal bir tercihi olabiliyorsa, inancı gereği ibadet etmek istemesi de aynı şekilde onun tercihi olamaz mı? Çocuğun eline kitap vermek özgürlükse, ibadet etmek isteyen çocuğa mescit yapmak neden dayatma olsun?
Ancak bilinmelidir ki bir imkânın sunulması ile o imkândan faydalanmaya zorlamak aynı şey değildir. Dolayısıyla çocuğa namazı dayatmak başka bir şeydir, namaz kılmak isteyen çocuğa uygun bir mekân sağlamak başka bir şey. Bir mekânın varlığı ile o mekânın kullanımının zorunlu tutulması arasındaki farkı neden görmek istemiyorsunuz? Madem görmezden geliyorsunuz o zaman size şöyle basitçe açıklayalım:
Herhangi bir okulda bir müzik sınıfının bulunması bütün öğrencilerin müzisyen olmak zorunda olduğu anlamına gelmez.
Bir resim atölyesinin bulunması bütün öğrencilerin ressam olmak zorunda olduğu anlamına gelmez.
O hâlde neden bir mescidin bulunması bütün öğrencilerin dindar olmak zorunda olduğu şeklinde yorumlanıyor?
Eğer itirazınız gerçekten çocukların özgürlüğü ise, kütüphane, müzik, resim ve spor için savunduğunuz özgürlük ilkesini mescitler için de talep etmeniz gerekmez mi? Yoksa sizin özgürlük dediğiniz şey yalnızca kendi makul gördüğünüz tercihlere tanınan bir ayrıcalık mıdır?
Oysa özgürlük yalnızca bireysel istek ve tercihler için savunulabilecek bir olgu değildir. Özgürlük, başkasının bir tercihi olsa bile toplumsal fitne ve şer aracına dönüştürülen tutum/davranışlara sağlanan bir serbestiyet değildir. Hadsiz ve hudutsuzca yaşamak özgürlük değil, olsa olsa sorumsuzluktur. Bu nedenle sizin özgürlükten anladığınız şey, özel veya kamusal alanlarda bedenlerin teşhiri ve dilediğini yapabilme hedonizmidir. Sonuç itibariyle arkasına sığındığınız özgürlük, aslında İslam ile özdeşleştirilen tüm eylemselliklerin önüne set olmaktır.
Bu noktada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: “Mescit mi sorun, Müslümanların görünürlüğü mü?” Tepkilerden anlaşılacağı gibi asıl mesele kamusal alanın dinsizleştirilmesidir/İslamsızlaştırılmasıdır. Nitekim kamu kurumlarında ibadet edilecek mekânların fazlalığına dikkat çekmek bu rahatsızlığın başat sebeplerinden biridir elbette ki.
Hadi samimiyseniz şu sorulara içtenlikle cevap verin:
- Mescit için kullanılan, okulun en ücra köşesinde bulunan ve yıllardır âtıl durumda olan mekânları neden onca yıl başka bir amaçla kullanmadınız?
- Derdiniz çocukların kullanım alanlarının daralmasıysa, neden o mekânları yıllardır kütüphane olarak değerlendirmediniz?
- Neden bir resim atölyesi yapmadınız?
- Neden bir müzik odasına dönüştürmediniz?
- Neden çocukların sosyal ve kültürel gelişimine katkı sağlayacak başka bir alan oluşturmadınız?
Yapmadınız! Yaptırmadınız!
Bunun nedenleri elbette ayrıca tartışılabilir.
Peki, çocuk ibadet etmek istiyorsa nereye gidecek?
Okuldan çıkıp başka bir yere mi gitsin?
Okullarda ve kamusal alanlarda mescit bulunmasını ve İslam’ın ibadetlerinin yaşanmasını “laikliğe ve bilimselliğe aykırı” olduğu gerekçesiyle istemediğinizi söylüyorsunuz. Birden fazla şekilde tarif edilen ve ideolojik söylemlerle biçimlendirilen laiklik, tarihsel serüven içerisinde başlangıçta Hristiyanlık inancının ve kilisenin kamusal alandaki etkinliğinin zayıflatılmasına karşılık gelir. Bu kavram, Türkiye’de ise sadece İslam’ın uygulamalarına karşı geliştirilen bir argümana indirgenmiştir.
Tüm bu itiraz ve karşı çıkışların ortak paydada buluştuğu diğer bir nokta da üretilen söylemlerin içeriği, dili ve üslubudur. Kelimeleri eğip bükülebilir, cümleleri özenle seçebilirsiniz. Ayrıca “özgürlük, laiklik veya çocuk hakları” kavramlarının arkasına da saklanabilirsiniz. Fakat bazen insanın yüzündeki ifade, kurduğu cümleden daha fazla şey anlatır. Geçen gün mecliste okullarda mescit açılması kararına itiraz eden milletvekilinin yüz ifadesi bunun bariz örneklerinden biridir.
Aslında mescit meselesi basitçe salt bir “mekân tartışması” olmayıp İslam'ın kamusal görünürlüğüne karşı daha derin bir rahatsızlığı ifade eder. Bir okulda mescit talebinin nasıl engellendiğini, bir mescit için nasıl gereksiz tartışmalar çıkarıldığını, Müslüman öğrencinin en temel ibadet ihtiyacının nasıl “fazlalık” gibi görüldüğünü bizzat yaşamış biri olarak, bu itirazların gerçek ve örtük manasını tecrübeler aracılığıyla yakinen deneyimlediğimi ifade etmek isterim.
Bu söylemlerin yanı sıra pasif bürokratik tavır, açık bir karşı çıkıştan bile daha can yakıcı olabilmektedir. Çünkü açıkça karşı çıkan kişi niyetini ortaya koyar. Fakat sorumluluk almaktan kaçınan, hiçbir şey yapmamayı tercih eden ve başına iş açmamak uğruna insanların meşru taleplerini görmezden gelen anlayış, sessiz engeller olarak görülebilir.
İslam’ın bize öğrettiği şey, insanları zorlamak değil; hakkı anlatmak, güzel ahlakı yaşamak ve insanın tercihine saygı göstermektir. Kur’an’da açıkça şöyle buyrulur: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256)
Biz kimseyi namaz kılmaya, dindar olmaya zorlamayız. Fakat ibadet etmek isteyen insanın önüne engel koyulmasına da müsaade etmeyiz. Çünkü Kur’an, “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını engelleyenlerden” söz eder ve onları ağır biçimde uyarır. (Bakara, 2/114)
Peygamberimiz (s.a.v.) ise şöyle bu konuda buyurur: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, İlim, 11; Müslim, Cihad, 6).
Ve bugün kendimize şu soruyu soralım:
Bir çocuğun eline kitap vermekten korkmuyorsak, elini duaya kaldırmasından neden korkuyoruz?
Eğitim kurumlarında fen, matematik ve sanat ilimlerini merkeze alan anlayış insanın maneviyata olan ihtiyacını göz ardı etmektedir. Nitekim modern çağın seküler ahlak anlayışı üzerine inşa edilen bu düzende, gençler arasında bir kangren gibi yayılan ahlaki zaaflar dikkate alınmamaktadır. Namaz gibi bedeni ve ruhu besleyen, akli ve kalbi selim bir temizlik üzerine bina edilen ibadetler gerek özel gerekse de kamusal alanlarda özgürce yerine getirilebilmelidir. Gelecek nesillerin namaz ile dirilmesinin temel yollarından biri özel ve kamusal ayrımı yapılmadan tüm alanlara insanın ibadet etme isteğini güdüleyecek temiz ve ferah mecsitlerin inşasıdır.

