SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

O utandırıcı siyasî cinayetleri sahiplenenler hâlâ da yok mu?

Evet, 65 yıl önce işlenen bir cinayet, her anlatılışında, halkımızın büyük ekseriyetinin yüreklerini dağlayan alçakça cinayet, yazık ki, TSK (Türk Silâhlı Kuvvetleri) tarafından ve de 'Türk Milleti adına' denilerek sahnelenenler karşısında o zamanlar 10 yaş ve altında olanların bir şey bilmemeleri kabul edilebilir bir mazerettir.. Ama, ülke ve milletin dün, bugün ve yarınları üzerinde düşünmek diye bir dertleri olan her bir insanın; milletin büyük kesimlerini dilhûn eyleyen bu cinayet karşısında bugün de ilgisiz kalamayacağı bir acı mâzidir..

Ama, üzerinde yaşadıkları ülkenin ve mensup oldukları halkın geleceği üzerinde az biraz kafa yoracak kadar insaf ve zekâ sahibi olanların, bu ülkede geçmişte olanları ve kimlerin en utanç verici cinayetler nasıl zorbaca ve alçakça işlediklerini, aynı yanlışların yarınlardaki nesillerin yapmaması adına hatırlamaları ve gelecek nesillere aktarmalarında büyük fayda vardır, inşaallah.

Cumhurbaşkanı Tayyib Bey'in dünkü mesajında Yassıada'daki 'Yüksek Adalet Divanı' adını taşıyan o hiç bir hukuk kuralı tanımadan yapılan yargılamaların tezgahlandığı cinayet karargâhı için kullandığı 'cunta yargılamaları' ifadesi, o sözde yargılamaları en doğru şekilde yansıtıyordu.

O kadar ki, Demokrat Partili sadece C.Başkanı, Başbakan, Bakan'lar değil, 400'ü aşkın bütün DP m.vekilleri de, kendilerini Yassıada'da yargılayan mahkemenin başında bulunan Salim Başol isimli -sözde- bir başyargıç, yargılamalardaki hukuk ve usûl dışı davranışlara itiraz eden Demokrat Partili sanıklara karşı, 'hiç bir hukuk kuralı' tanımaksızın, 'Ne yapayım, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!.' diyecek kadar 'âdilâne' bir 'tarafsızlık' (!?) gösteriyordu.

*

Bu satırların yazıcısı, '27 Mayıs1960 Askerî Darbesi'yle sonuçlanan hadiseler zincirinin tam ortasındaydı Ankara'da, 15-16 yaşında..

Ankara'da, Hacettepe'nin eteğinde, Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün bitişiğinde Tuna Caddesi üzerinde bulunan Sağlık Okulu'nda yatılı olarak okuyordu..

Ankara ve İstanbul'da ve diğer şehirlerde de irili- ufaklı, CHP ve de İsmet Paşa destekli topluluklarla karşıtlarının tezahürat yaptıkları haberleri yayılıyordu.. İsmet Paşa, Meclis'te, 'Sizi ben de kurtaramam!..' diye tehdit dolu konuşmalar yapıyordu. TBMM'de, 'CHP'nin faaliyetlerinin tahkik edilmesi, araştırılması için 'Tahkikat Komisyonu' diye, geniş yetkilerle o zamanki -1924 tarihli 'Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun (Anayasa'nın) çerçevesi içinde bir özel komisyon kurulmuştu.

Gazeteler basılmadan önce, son anda, gazete matbaalarına gelen 'Örfî İdare Subayları' sahifeleri gözden geçiriyorlar ve o tahkikat komisyonunun kararları gereğince yayınlanmasını istemedikleri haber, yorum ve fotoğrafları tam o son anda, baskıya hazır kurşun kalıplardan çıkarıyorlar, gazeteler ertesi sabah piyasaya, birinci sahifeleri ve diğer bir çok sahifelerinden bazı yerleri bembeyaz, boş olarak çıkıyorlardı..

Ankara ve İstanbul'da Örfî İdare (Sıkı Yönetim) ilân edilmişti.. İstanbul'da, Birinci Ordu Komutanı Org. Fahri Özdilek; Ankara'da ise, Garnizon Komutanı Namık Argüç adında bir korgeneral.... Onlar da, dehşet verici bildiriler yayınlıyorlardı. Bazıları asker ve polis mermileriyle yaralanan bazı gençlerin haberleri, İngiltere'nin BBC radyosunun Türkçe programından hemen her gece 'Onlarca göstericinin yaralandığı ve öldürüldüğü' şeklinde yayınlanıyordu.

*

Bu dehşet verici haberler de, halkın tamamı değil, hali-vakti nisbeten iyi olan ve kendilerini 'aydın' diye niteleyenlerce inanılarak fısıltı gazetesi aracılığıyla toplumun etkili yerlerinde bulunan kişi veya kurumlara duyuruluyordu..

Halbuki, Kıbrıs Buhranı'na çözüm için, Yunan Başbakanı Karamanlis'le görüşmek için gittiği Londra'dan dönüşünde, Başvekil Adnan Menderes'in uçağı 1959'un -sanırım Şubat ayıydı- düşmüş, onlarca yüksek bürokrat vefat etmiş ve Adnan Menderes ise yaralı olarak kurtarılmış ve 2-3 haftalık bir tedaviden sonra İstanbul'a geldiğinde yüzbinler ve milyonlar tarafından tekbirlerle karşılanmış ve birkaç gün istirahat ettikten sonra trenle Ankara'ya ancak 2 günde gelebilmişti. Çünkü tren, her yerde halkın coşkun gösterileriyle ve tekbir sadâlarıyla karşılanıyordu. Dahası, Adnan Menderes -sanırım, Şubat ayıydı-, trenle Ankara'ya geldiğinde de yüzbinler tarafından karşılanmış ve hattâ bizzat İsmet Paşa da, Ankara Garı'na gidip Adnan Menderes'i bizzat karşılamış ve memlekette bir millî dayanışma ve kardeşlik havası hâkim oluvermişti..

Ama, o mülâyim havanın üzerinden 1 yıl geçmeden, Meclis'te sert tartışma ve kavgalar hortluyor ve memlekette bir gerilim ve kutuplaşma havası giderek yaygınlaştırılıyordu. Muhalefet lideri İsmet Paşa ise, yurt içi gezilere ağırlık veriyor ve yangın üzerine benzinle gidercesine saldırgan nutuklar çekiyor ve Demokrat Partili ve CHP karşıtı oldukları ileri sürülen bazı gruplar da, Kayseri-Yeşilhisar'da ve Uşak'ta ve diğer yerlerde İsmet Paşa'yı protesto ediyorlardı.. Gazetelerin hemen tamamı, muhalefeti destekliyorlardı.. (Çook sonradan anlaşılacaktı ki, İngiliz İstihbarat kuruluşu, Türkiye'de muhalefet partisi (CHP) ile ordu / silahlı kuvvetler ile gizlice bir darbe hazırlığı içinde olduğundan İsmet Paşa'nın da haberinin olduğunu rapor ediyordu, Londra Hükûmeti'ne.. )

*

Daha sonraları kocamaan ve güzel bir park olan ve Ankara Koleji'nden taa Cebeci'ye kadar uzanan mezbelelik bir alan vardı..

Evet o günlerde, Ankara'daki yatılı okuduğum ve Hacettepe'nin güneyinde, , Tuna Caddesi'nin kenarında bulunan okulumuzun üst katındaki yatakhanede uyuyan 500 kadar biz öğrencileri, sokağa çıkma yasağı da olduğundan, ortalıkta sadece TSK devriye askerleri ve Sıkıyönetim gözetimindeki Harbokulu öğrencileri oldukları anlaşılan gençler, seher vaktine doğru, 'Türk Gençleri, uyanın, .... ilke ve inkılapları elden gidiyor.. Ama, biz sahip çıkacağız..' gibi yüksek sesle uyandıracak şekilde haykırırlar, bildiriler dağıtırlar ve bu bildirileri bizler sabahleyin okul idaresine bildirdiğimizde, onları bizim elimizden almakla yetinirlerdi.

Ve nihayet, 27 Mayıs 1960 Cuma sabahı, boğuk bir ses tarafından, (ki, bu sesin Kur. Alb.Türkeş'e aid olduğu sonradan açıklanacaktı) 'Aziz vatandaşlarımız, Millî birliğin, .... ilke ve inkılapları temelinde yeniden tesis edilmesi için güvendiğiniz Türk Silahlı Kuvvetleri memleket idaresine el koymuştur.. NATO'ya, CENTO'ya ve bütün uluslararası andlaşmalara bağlıyız..' açıklaması yapılıyordu..

Öğleden sonra ise, 'Adnan Menderes de dahil sâbık ve sâkıt bütün Hükûmet yetkilileri yakalanmışlarıdır.' açıklaması yapılıyordu..

Birkaç gün sonra ise, Menderes Hükümeti'nin İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik , o zamanki yaygın iddialara göre, bir çöp arabasına bindirilerek, Harbokulu'na götürülmüş ve orada gördüğü ağır zulümlerden sonra ölmüş ve ama topluma 'intihar ettiği' şeklinde bir açıklama yapılmıştı..

*

Yassıada Yargılamaları'nın başlamasından önce, ülke çapında korkunç bir siyasî dedikodu furyası ve fırtınası başlayacaktı. Demokrat Parti, iktidara gelirken, 1923-1950 arasındaki 27 yıllık 'tek parti' dönemi için, 'Devr-i sâbık oluşturmayacağız..' diyordu; halkımız ise, 27 Mayıs Askerî Darbesi'nden hemen sonra akla hayale gelmeyecek yalanları duyuyordu..

Aman Allah'ım, ne iddialardı, öyle..

Hazinenin DP ve Menderes tarafından bomboş bırakıldığı, talân edildiği, yağmalandığı.. Gösterilerde ölen öğrencilerin cesedlerinin kıyma makinalarında kıyma haline getirildiği iddiasına kadar.. Eğer, TSK (ordu) 27 Mayıs 1960 darbesi yapılmasaymış, (ortada hiç bir hukukî delil yokken..) Demokrat Partililer ülke çapında bütün CHP'lilerin öldüreceklermiş; ve sair uçuk iddialar..

*

Birkaç ay geçmeden yargılamalar başlamıştı.. Ülkede henüz tv. yoktu.. Radyolarda akşamları 'Yassıada Saati' vardı, duruşmaların safahatı oradan aktarılırdı topluma.. Altay Ömer Egesel isimli bir başsavcının iddianamesi kana susamışlığın sembolü oluyordu.

Ve Adnan Menderes'in 10 yıllık başkanlığı sırasında millet biraz huzur görmüş, kendisine gelmişti ama, Kemalist laikler, askerin de, mahkemenin de dizgini elinde tutuyorlardı..

Yassıada'da, önceden kararlaştırılan hükmü verecek olan yargılamalar sonunda 18 idâm kararı verdi, Demokrat Parti döneminin önde gelen isimlerine.. Demokrat Parti m.vekillerinin hemen tamamı da 4'er sene hapse mahkûm edilmişlerdi. Bunlardan sadece Adnan Menderes , Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdî Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idamları Milli Birlik komitesince teyid ve idam olundular. O infaz öncesi, Adnan Menderes'e tıbbî kontrol yapılmak adına alçaklıklar.. O zamanın gördü şahidi olanlarının hatıralarında yazdıklarına göre, Menderes tuvalete gitmek ihtiyacını dile getirir, ortaya bir gaz tenekesi getirirler, ihtiyacını orta yerde gidermesini isterler.. Menderes'in 'Utanıyorum, lûtfen..' demesine aldırmazlar..

*

İlginçtir, 1959 kışında Londra'dan dönüş sırasında uçak kazası geçirdikten sonra Adnan Menderes'i İstanbul ve Ankara'da yüzbinler karşılamışken, askerî darbecilerin elinde en ağır hakaretler uğramıştır. Ve idama mahkûm olarak yargılanırken, tek bir protesto veya eylemi ortaya çıkmamıştı..

Adnan Menderes'in oğlu (merhum) Aydın Menderes babasının idamı günlerinde 14-15 yaşındayken, babasının idâm edilmesine engel olabilir ümidiyle, annesi Berrîn hanıma yalvarıp, 'İsmet Paşa'dan yardım istemekte ısrar edince; Berrin hanım, oğlu Aydın'ın yalvarmasına tahammül edemeyip, İsmet Paşa'dan yardım istemeye mecbur olur. İsmet Paşa'yla görüşmeye gider, Paşa da onu teselli eder ve görüşme sonrasında gazetecilerin sorusu üzerine İsmet Paşa, 'Dertli hanımdır, dinledim..' der. Halbuki, İsmet Paşa o idama karşı çıksaydı, darbeci askerlerin onu dinlemezlik edemeyeceği tahmin ediliyordu..

*

Ve Adnan Menderes, idam kararına teslim olmaktansa, daha önceden aldığı hapları gizlice biriktirip intihara teşebbüs eder; komaya girer.. Darbeci askerler, o hapların etkisini gidermek için gerekli bir ilacı İsviçre'den uçakla getirtirler ve Menderes 2 gün sonra komadan çıkar ve hemen bir doktorlar grubuna yaptırılan tıbbî bir muayeneyle 'sağlam' raporu verilir ve Fatin Rüşdü ve Hasan Polatkan'dan 1 gün sonra o da idam olunur.. Bir zamanlar Adnan Menderes'in ardından giden yüzbinlerden, milyonlardan tek bir itiraz eylemi görülmez.. Toplum öylesine sindirilmiştir.

İdamlardan 20-25 gün kadar sonra yapılan seçimlerde, darbeci askerler ve İsmet Paşa'nın tarafdarı olan medyanın yanıltma çabalarına rağmen, İsmet Paşa Ekim 1961 ortasındaki seçimi, yine kazanamaz.. Adnan Menderes'in devamı sayılan -Ragıp Gümüşpala liderliğindeki - Adalet Partisi ve Ekrem Alican'ın Yeni Türkiye Partisi seçimden güçlü çıkarlar.. Ama, darbeci askerler, İsmet Paşa'nın CHP'siyle, Ekrem Alican'ın partisinin koalisyon yapmasını bastırırlar.

Akşamları, 'Kızılay'da gösteri varmış..' diye haber ulaşınca, Kızılay'a koşardık bazı bazı arkadaşlarla.. (Hattâ o zamanlar, sağda-solda '555' rakamları yazılırdı, kocaman rakamlarla.. Bunun ne demek olduğunu bilmiyorduk.. Sonradan anlaşılmıştı ki, meğer, 'Beşinci Ay'ın (Mayıs'ın 5'inci gününün saat 5'inde / 17.00'sinde) şeklindeki şifreli parolasıymış o rakamlar..)

*

O zaman, ülkenin bazı noktalarında, ismi, övülmesi kanunen yasaklandığı için açıkça söylenemese de, Adnan Menderes için okunan 'mevlid'lerin dua bölümünde, bir takım isimlerden sonra; hocalar, 'Okunan Kur'an'ları, -bir kısım isimleri saydıktan sonra, ismini anamadıklarımızın ruhlarına da hediye eyledik..' diye dua ettiklerinde bir ağlama ve hıçkırık sesi bir sel felaketinin uğultusunu hatırlatacak şeklinde yükselirdi..

Merhûm Sezaî Karakoç'un 'Göklerden gelen bir kader vardır..' diye başlayan mısralarını tekrarlamakla yetiniyoruz.

Gün batsa ne olur; geceyi onaran bir mimar vardır.

Yanmışsam, külümden yapılan bir hisar vardır...'

*

Dünkü yazısında Star gazetesinin Gn. Yayın Müdürü Nuh Albayrak kardeşimizin etraflıca anlattığı üzere, Adnan Menderes, Müslüman halkımızın inancına, nice Kemalistler gibi saldırmadığı için de, idam edilmişti..

Ekleyelim ki, 1950-60 arasındaki dönemin C. Başkanı Celâl Bayar için de idam kararı verildiği halde, o, sırf, 'Ey filan, seni sevmek ibadettir..' lafını C. Başkanlığı döneminde her tarafta yazdırdığı için de, yaş haddi bahane edilerek idam edilmemiş, şahısperestlik veya lider tapıcılığı ödüllendirilmişti.

*

Kendisi de o zamanlar Demokrat Parti m.vekili olan ve Yassıada'da yargılanan şair Faruk Nafiz Çamlıbel'in bir dörtlüğü vardır ki, Yassıada'yı da, o cinayetlere alkış tutanları da bir ibret ve hattâ utanç levhası halinde yansıtır.

Şöyle diyordu, o dörtlüğünde Faruk Nafiz:

'Bilmiyor gülmeyi, sakinlerinin binde biri,

Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada,

Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür,

Mavi bir gözde elem katresidir, Yassıada..'

*

(Evimin penceresinden her bakışımda merhûm Adnan Menderes ve merhûm Turgut Özal'ın mezarlarını görüyor, her ikisi için de rahmetler niyaz ediyorum.)

STAR

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL Arşivi