Osmanlı'nın son yarım asrında büyük devlet ve de hukuk adamlarından olan Ahmed Cevdet Paşa'nın riyasetinde bir hukukçular grubu tarafından 'Mecelle-i Osmanî' adıyla tedvin olunup uygulanan ve bir hukuk âbidesi sayılabilecek bir 'medenî kanunu'muz vardı.. Bu kanun, çok gecikmiş bir düzenleme de olsa, bu gecikmenin zaaf ve zararlarını o zamana göre yine de mükemmel oluşuyla gideriyordu..
Daha sonra.. 1923 sonrasının rejimi bunu kabul etmiyor ve 'İsviçre Yurttaşlar Kanunu'nu kelimesi kelimesine tercüme ettirip, adını da 'Türk Medenî Kanunu' olarak ilân edince.. Bu yeni kanuna bir mukaddeme- önsöz de lâzım idi; böyle bir yabancı kanunun Müslüman bir toplumun günlük hayatını tanzim etmek ihtiyacı neden ve nereden kaynaklandığını izah etmeye çalışmak üzere..
İşte bu ihtiyaç, 1926'ların Adliye Vekili'nin, o kanunun izah etmeye çalışıldığı 'gereklilik' yazısında dile getiriliyordu..
O mukaddemede yer alan 'Esbâb-ı Mûcibe Lâyihası'nın girişinde yer alan 'Milletimizi 13 asırdır geri bırakan 'itikadât-ı müzebzebe'den (bozuk, sapkın inançlardan) kurtulmak için...' şeklinde resmen dile getirilen bu ifade bile her şeyi ortaya koymuyor muydu? Ve, bu sözün söylenmesinden 1-2 sene sonra, (1928'de) en katı, totaliter laik anlayışların ayak sesleri gelmeye başlayacaktı.
(Bu ifadede '13 asırlık' diye anlatılan bozuk itikadlardan, inançlardan hedefin ne olduğunu ayrıca yazmaya gerek bile yok.. O günün bütün üst yönetici kadrolarının nasıl bir Avrupa hayranlığına bağlandıklarını ve Müslüman halkın inançlarına ve inanç dünyasına savaş açmak noktasında daha bir karar kıldıklarını hatırlamak yeterlidir..)
Bu konuyu daha net olarak anlatmak için, İsviçre Yurttaşlık Kanunu'nun Türkçeleştirilmiş metnine önsöz lâzım idi elbette.. Bunun için, o Medenî Kanun için bir de 'Esbâb-ı Mûcibe Lâyihası' yazılması gerekiyordu. O gerekliliği de, başlığı altında ve dönemin 'Adliye Vekili Mahmud Esed (Bozkurt)' imzasını taşıyan önsözünde, uzun uzun dile getirilen yeni hukukî hükümlere değinmeye gerek yok.. Sadece, o kanunun kabul edilme sürecinde yazılmış olan ve , önsözünde yer alan mukaddemesini hatırlamak gerekir..
Biz o konunun asıl mahiyetini ortaya koyan bir-kaç cümleyi yukarıda aktardık.. Bu konuya daha fazla ilgi gösterenler, konunun tamamını, o kanunun tamamını kaynağı olan sözkonusu ettiğimiz -yukarıda işaret ettiğimiz- metne bakmaları gerekir..
*
Sözün burasında emperial dünyada sözlerine itibar olunan bir kişinin, ABD Savunma Bakanı Hegseth'in, 'Düşmanımız, sadece şiîlik ve sünnîlik değildir, bütünüyle, İslâm'dır..' şeklindeki sözlerini, hem de Müslüman dünyasından niceleri, tevil etmeye çalıştılar, çalışıyorlar.. Halbuki, Amerikan Sav. Bakanı'nın geçen hafta dile getirdiği görüşleri, emperial odaklarının işine gelecek şekilde çarpıtmadan, göz önüne getirmek gerekiyor. Çünkü, ABD Savunma Bakanı, gayet açık ve düşündürücü şekilde konuşuyor..
Biz onların özgürlük ve hele de inanç özgürlüğü laflarının sadece kendileri için sözkonusu edildiğinde saygın bir kavram olduğunu bilmiyor değiliz..
*
Ama, 1850'lerde, tahsil etsinler diye Avrupa'ya göndermeye başlanan öğrenciler, orada, o dönemin çağdan teknolojilerini öğrenmekten çok, Avrupaî hayatın çürümüş yaşayış şekillerini görüp, bunları ilerlemenin şartı olarak ülkemize de getirmek gerektiği görüşünde birleştiler, ve onların asırlardan beri, Müslüman halklara ve İslâm'a karşı bir direniş anlayışı geliştirmeleri yönündeki yaklaşımların etkisinde kalmışlardı.
Oralardan dönen öğrencilerin Müslüman topluma kazandırdıklarının ne olduğunu dönemin şairlerinden birisi ne güzel ifade ediyordu:
'Mösyö, pardon' diye eylersen feth-i kelâm (söze başlarsan)
Denilir her sözüne, aynı keramet gibidir..'
Bu sefil anlayış hâlâ da hükmünü icra ediyor.
Bu telkinlere muhatap olan ve Avrupa'ya gidip dönenlerin, İslam hakkında ileri-geri konuşmaya başlamaları derinden derine Müslüman halk kesimleri arasında tesir icra etmeye başlamıştı.. Bunun içindir ki, bu gibi gizliden gizliye fısıltı halinde ifade olunan görüşleri duyan Ziya Paşa, o dönemin kamuoyunun atmosferini şu beyti ile çok düşündürücü şekilde dile getiriyordu:
'İslam imiş bize 'pâ-bend'i terakki.. (Bizim ilerlememize ayak bağı, İslâm imiş..)
Evvel yoğidi, işbu rivayet yeni çıktı..'
*
Evet, bu emperyalist taktiklerinin oyununa gelmiş ve ruhları- beyinleri köleleşmiş sözde tahsilli nesiller, kendi toplumlarının aslî değerlerine yabancı ve düşman olmuşlardı..
Müslüman halkımız bu emperyalist taktiklerine bağlanıp köleleşmiş ve kendi toplumlarına yabancılaşmış olmayı aydınlık olarak göstermeye kalkışanlar, yazık ki, toplumumuzu ve özellikle yeni nesilleri derinden etkilemekte az başarılı olmamışlardır. Ve ancak, bu 'uşaklaştırmak' cereyanlarına karşı 1950'lerden sonra derinden derine bir itiraz geliştirmeye başlayarak, o kültürel saldırganlığa karşı tepkiler sergilemeye ve yeni nesiller dünyayı tanımakta, kendilerini kaybetmeden şuûrlu bir direniş sergileyen yeni nesiller, son 150-200 yılımızı derinden etkileyen kültürel istilâ hareketlerine karşı direniş sergilemekte ve emperyalizmin taktiklerini etkisizleştirmekte nisbeten başarılı olmuşlardır.
İnşaallah, bu direniş ve uyanış, geçmişin ifsad ettiği nesillerinin etkilerini bertaraf edecektir..
Evet, yazının başlığında dile getirdiğimiz yakınma cümlesinin yerine, şimdilerde, kendi toplumların aslî kültür ve inançlarına sahib çıkmakta giderek güçlenen yeni nesiller karşısında, dünün uşaklaşmış-laik kadrolarının derinden yükselen sessiz feryadları da daha bir yükseliyor.
*
STAR
