*İstanbul'dan Hayri Engin isimli okuyucu kardeşimiz uzun bir mesajında dünya Müslümanlarının, 2 milyara yakın bir nüfusa sahip olmalarına rağmen, dünyada bir tek bir güç haline gelmemesinden yakınmakta ve çareler sormakta..
- Bu uzuuun bir konu.. Ama, kısaca da söylemek gerekirse, Müslümanların bir millet olarak, dünya çapında tek bir söz söylemesinin en en etkili kurumlarından birisi, hilafet makamı idi.. Hattâ o kadar ki, Birinci Dünya Savaşı başladığında Halife-Sultan Reşad , cihad hükmünü yayınladığında, dünyanın en uzak köşelerindeki Müslümanlar bile insanlar, haberi aldıklarında, 'Mâdem ki cihad ilan edildi, öyleye elimizden geleniyle katılmamız gerek..' diyerek, sadece silahlı mücadeleye katılmakla yetinmediler, yardımlar gönderildi .. Ama, bu birliğin kırılması, yok edilmesi gerekiyordu ve şimdilik başarılı gözüküyorlar. Elbette, bu durumun ilanihaye böyle devam emesi düşünülemez, düşünülmemelidir. Çünkü 2 milyar aşkın bir İslam Milleti.. Ama, bir baş yok..
Birinci Dünya Savaşı'nın sonundaki gelişmeler içinde, geçmiş uygulamalarında görülen aksaklıkların giderilmesi, ıslah edilmesi yerine, hilafet kurumunun kaldırılmış olması, Müslümanlar arasında bile tartışılamadı hâlâ da..
*Bangladeşli bir çok öğrenci kardeşlerin paylaştıkları bir konuya da değinelim.. Bangladeş'te geçenlerde yapılan seçimlerde Cemaat-i İslamî'nin ilk planda seçimi kazandığı gibi sevinçli haberleri getiren İstanbul'daki Bangladeşli öğrenciler, Cemaat-i İslamî'nin, son anda ikinci sıraya düşmesinden duydukları rahatsızlığı ifade ettiler.. Cemaat-i İslamî'nin seçimlerde yüzde 40 oy aldığını; (35-40 sene öncelerdeki Bangladeş lideri General Ziya'ur-Rahman'ın oğlu olan) Taarıq'ur-Rahman liderliğindeki (Bangladeş Nasyonalist Partisi) BNP'nin yüzde 46 oy almasında bir seçim entrikasının olabileceğini, geride kalan yüzde 15 kadar oyların da, İslamî iddiaları taşımakla birlikte iddiaları olmayan bir takım küçük partilere gittiğini belirttiler.. İstanbul'daki öğrenciler, az bir oy farkına rağmen, Dr. Şefîq'ur'Rahman liderliğindeki Cemaat-i İslamî'nin ikinci parti durumuna düşmesinden üzgündüler..
Bu konuya, başka bir taraftan da bakılabileceğini tavsiye belirtmeye çalıştık, bu kardeşlere.. Çünkü, Cemaat-i İslamî, Bangladeş'in 50 yılı bulan ömrü içinde ilk olarak bu derece güçlü bir muhalefet olarak sahneye çıkmış bulunuyor.. Dikkatli bir siyasi çalışma yaparsa, tecrübeler kazanıp, geleceğe ümit vaat eden bir siyasî hareket olarak hazırlanması mümkün olabilir..
*İstanbul'dan Rahmi Ergin isimli okuyucu diyor ki: Mart ayında Ankara'dan bir okuyucunun yazdıklarına cevap verirken verdiğiniz bilgiler verdiğiniz bilgiler önemliydi. Özellikle şu satırlar : 'İran'daki son karışıklıklarla ilgili konularda sizden bir yazı bekledik, ama, kenarından teğet geçtiniz gibi geldi bana.. Ve dahası, Şubat-2026 içinde meydana gelen büyük karışıklıklarda İran resmî makamlarının can kayıplarını 6 bin küsur civarında açıkladığını yazdınız.. Ve bu arada ülkenin büyük şehirlerinde 35 kadar mescidin yakıldığını ve yakılan o mescitler karşısında, İslam'ın en aziz terimlerinin ve isimlerinin lanetlendiğine dair en azgın sevinç çığlıkları atıldığına dair videolardan bahsettiniz ve o sözleri açıkça yazmasanız da üstü kapalı ifadelerinizden biz konunun vehametini bir şeyler anladık.. Bunu biraz daha açar mısınız?'
--Evet, bu okuyucumuz böyle söylüyor.. O gösterilerde yükseltilen İslam düşmanı en azgın lafları tekrarlamanın mânası yok elbette.. Ve sadece şu kadarını belirtelim ki, o azgınlıklar ve Trump'ın ve Şah'ın oğlu Rıza Pehlevî'nin 'Geliyoruz, devam edin, ayaklanın..' çağrılarının çok ötesine taşıp, bir yönetime değil, aziz İslam dinine yönelik saldırılar şeklinde ortaya çıkınca.. Geniş halk kitleleri, tepkilerini ortaya koymak gereğini duymuşlardır.
Evet, o büyük can kaybı, İslam aleyhinde dile getirilen o azgın laflar karşısında , Müslüman halk kitlelerinin, 'Artık başka çare kalmadı..' diyerek devreye girmesinden dolayı, ortaya çıkmış gözüküyor.. Buna da şaşırmamak gerek.. İslam aleyhindeki lanetleme sözlerinin böyle bir sonucu tahmin edilmeliydi..
Ve elbette çok büyük can kaybı oldu, ama, bu ölümlerin, devletin güvenlik güçleri eliyle olmadığı anlaşılıyor.. Esasen, Trump, İran rejimi güçlerinin halka ateş açması halinde müdahale edeceğini' defalarca açıklamıştı. Ama, onlar da gördüler ki, buradaki can kayıpları, , yönetimi veya yönetici kesimleri bahane edip, İslam aleyhinde atılan o en alçakça ve küfrâmiz sevinç çığlıkları karşısında , rejim güçlerinden ziyade, Müslüman halk kitlelerinin o azgın taifelere hadlerini bildirmek isteyişlerinden meydana gelmiş bulunuyor. Çünkü, İran'da Şah rejiminin 1979 başında çökmesi ve sonra da Saddam liderliğindeki Irak'ın İran'a saldırtılmasıyla başlayan ve 8 yıl süren kanlı savaş sırasında yüzbinlerce evladını kurban vermiş olan Müslüman halk, çocuklarının canlarını verdikleri aziz İslam'a bağlılığın bir gereği olarak devlet güçlerinden yardım almaksızın devreye girmiş ve o İslam düşmanı kesimleri cezalandırmışlardır.
*Hacı Ahmed isimli bir okuyucu ise bu gelişmeler üzerine yazdığı kısa notta, Selman-ı Farsî hazretlerinin diyarı için rivayet olunan 'Süreyya yıldızı' benzetmesini tekrarlayarak, 'Allah yolunda can vermek , en güzel amellerden birisidir..' diyor.
-- Biz bu vesileyle bir noktayı da hatırlatmış olalım: Hz. Peygamber (S)'in ashabının seçkin simâlarından olan Hz.Selman, kendisinin herhangi bir kavme nispet edilerek anılmasını istemediği ve 'Beni sadece Selman bin İslam' (İslam'ın oğlu Selman) diye anın..' dediği rivayeti de meşhurdur.. Bu hassas hatırlatma bugün için de düşünülmeli değil midir?
*AK Parti'nin kuruluşunun 25. Yıldönümü münasebetiyle, Kayseri'den Süleyman Eroğlu isimli okuyucu da, daha başka yerlerden gelen okuyucu mektuplarında da ifade edildiği üzere, 14 Ağustos tarihli yazım üzerine özellikle şu paragraflara dikkati çekiyor:
*
'Bizdeki partileşme süreç ve denemeleri, Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerindeki cılız kıpırdanışlardan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki şartlardı başlamıştı.
Ancak, 'Anadolu ve Rumeli Müdafaa'y-i Hukûk Cemiyetleri' de 1925'de Halk Fırkası'na dönüşmüş ve bir süre sonra, bu ismin başına, -o günlerin modasına uygun olarak- bir de yeni rejimin adı da olan Cumhuriyet eklenmiş ve CHP doğmuştu. Ama, Cumhuriyet demekle, halkın ekseriyetinin iradesine göre oluşan bir yönetimin gerçekleşmeyeceğini en net şekilde yine işbu CHP gösterecekti.. Çünkü, halkın ekseriyetinin iradesi ' adına denilse de, Cumhuriyet rejiminin, fiilen, 1923-50 arasında kesintisiz bir 'mütegallibe kesimi'nin yönetimi olarak sahnelendiği ifade edilemiyordu.
Yapılanların, Müslüman bir halkın ekseriyetinin iradesiyle ilgisi yoktu.
Şairin, 'Yürekler ürperir Yârab, ne korkunç inkılap olmuş; ne din kalmış, ne iman.. Din harâp, iman turâb olmuş..' mısralarında dile getirdiği manzara çıkmıştı ortaya..
*
Bütün bunlar bu millete 100 yıldır yapılanların muhasebesinin yapılamamasından ve üzerinin örtülmesinden kaynaklanıyordu.
Bu durum, ülkemizde ilk olarak yapılan serbest seçim olan 1950 seçimleri öncesinde, Demokrat Parti'nin temel sloganlarından birisi, 'geçmiş 27 yılın (yani, 1923-1950 arasındaki tek parti diktatörlüğü döneminin) hesabını soracağız' şeklindeydi.
Ama, o söz ilk dört yıllık iktidar döneminde hatırlanmamıştı bile ve 1954 seçimlerinde ise, yeni slogan, 'Devr-i sâbık dönemi başlatmayacağız..' deniliyordu. (Bu vesileyle, geçen haftaki bir yazının son bölümünü tekrarlamakta fayda olsa gerek.):
*
(...)
*Ama, aradan henüz 10 yıl geçmeden,(...) 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi yapıldıktan sonra ise, yapılan siyasî yargılamalar sonrasında, 10 yıllık başbakanlığın bedeli olarak Adnan Menderes idam yoluyla öldürülecek ve acıdır ki, halkımız, 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinden büyük bir destekle iktidara getirdiği Adnan Menderes idam edilirken, ülke çapında tek bir itiraz sesi bile yükseltememişti..
Bizdeki siyasî partilerin başlarından geçenler hatırlanmadan, bugün gelinen nokta anlaşılamaz.. Nitekim, 15 Temmuz 2016'daki askerî darbe teşebbüsü, ancak Tayyib Erdoğan'ın ölümü göze alarak ortaya çıkması ve milletin de onun arkasında saf tutmasıyla bozulabilmişti..
Evet, şimdi AK Parti'nin iktidara getirilişi öyle kolay olmadı . Erdoğan ve etrafındaki kadrosu, milletin vekaletinin korunması uğrunda gerekirse kelleler verileceği göz önüne alınmış ve 15 Temmuz 2016 Askerî Darbe teşebbüsü yenilgiye uğratılmıştı..
Şimdi, AK Parti'nin 25 yılı doldurması, öyle, güle-oynaya gerçekleşmedi; 'Ölümse ölüm.. Hoş geldin ölüm!' havasında atlatıldı nice badireler, entrikalar.. Ama, başkalarının da , fırsatları kollamaktan geri durmadıkları/ durmayacakları, pusuda bekledikleri unutulmamalıdır. Ama, onlar da unutmasınlar ki, karşılarındaki hareket, bu topraklarda bin yıla yakın zamandır var olmak mücadelesi veren ve derinlerde kök tutmuş bir inanç hareketidir..'
**Almanya'dan Tâhir Pekmezci kardeşimiz de, daha önce bu sütunda 1 sene kadar önce de değinilen 'Avrupa, İslam ve Türkiye' isimli kitaptan bir bölümü aktarmış.. -Özetle- deniliyor ki: 'Bugün Avrupa'da çoğulculuktan göç politikalarına, eğitimden AB'nin dış politikasına kadar hiçbir konuya 'İslam' olgusundan bağımsız ele almak mümkün değil.. Kanadalı filozof ve siyaset bilimci Charles Taylor, 2007 tarihli bir yazısında bu noktaya dikkat çeker ve Avrupa'daki çok kültürlülük ve çoğulculuk tartışmasının sınırlarının İslam ile çizildiğini söyler. Taylor'a göre, İslam söz konusu olduğunda Avrupa'daki çoğulculuk söylemi bir anda savunmaya geçer ve güvenlikçi bir çizgiye geriler. Avrupa'nın aynı anda hem Hristiyan, hem de seküler olduğunu hatırlaması için de, 'öteki' olarak İslam'a ihtiyacı vardır. Avrupa, İslam'ı 'dinî öteki' olarak kodlarken, seküler Avrupa, Müslümanlığı kültürel ve 'siyasî öteki' olarak konumlandırır.
Bu yüzden, ne dinî, ne de seküler çoğulculuk tartışmalarında Avrupa ve Amerika'da yaşayan Müslüman topluluklar kendilerine bir yer bulamaz. Ne yaparsan yap, eğer Müslüman, (Arap, Türk Arnavut, Pakistanlı, siyahî , zengin, fakir, kentli, köylü, eğitimli, eğitimiz fark etmez) çizgi, senin bulunduğun yerden çizilir ve sen hep dairenin dışında kalırsın.'
--Evet, bu satırlarda anlatılanlar acı gerçeklerdir.. Ki, bunu, New York Belediye Başkanı seçilen ve 'vazifeye başlarken, ilk açıklamasında 'I am Muslim.. (Ben Müslümanım..' diyen Zohran Mamdanî'den hele de New York'ta, bir İslamî uygulama bekleyemeyiz, ama, onun Müslüman olduğunu söyleyerek ortaya çıkması ve yine de seçilebilmesi önemlidir. Mamdanî'nin de bu açıklamalarından sonraki her icraatının, sadece kendi şahsına değil, inancına mal edileceğini de unutmaması gerekir.'
*
STAR

