Irkçı bir kadının şikâyeti üzerine Filistinli bir genç, aleyhinde hiçbir delil, şahit olmaksızın ve savunması dikkate alınmaksızın tacizci olmakla suçlandı ve hapse mahkûm edildi.
Türkiye’de yargı sisteminin geçmişten bugüne büyük haksızlıklar, adaletsizlikler ürettiği bilinen bir gerçektir. İlahi adalet ve hesap verilebilirlik anlayışından uzaklığı net olan bu sistem maalesef çoğu zaman hukukun evrensel ilkelerinin de yok sayıldığı bir zeminde sürekli biçimde mağdur üretmekte, toplumsal sorunların büyümesine neden olmaktadır. Popülist yönlendirmelere aşırı bağımlılık ve sosyal medyadan etkilenme olgusu ise son dönemde yargı sisteminin belirginleşen yeni hastalıkları olarak öne çıkmaktadır.
Bu bağlamda şirret bir kadın tarafından tacizle suçlanması durumunda hiçbir erkeğin bu iftiradan yakasını kurtarmasının mümkün olamayacağına dair inanç adeta genel bir kanaat şeklini almıştır. “Kadının beyanı esastır” ya da “mağdurun beyanı esastır “ şeklinde bir kuraldan hareket edilerek çoğu zaman delil aranmaksızın insanların mağdur edildiğine dair inanç her gün yaşanan pek çok gelişmeyle ne yazık ki doğrulanmaktadır. Kamuoyunda çoğu zaman savcıların, gündemleşen bir şikâyetin medyada aleyhe malzeme olabileceği endişesiyle hareket ettiği, mahkemelerde suçlanan tarafın savunmasına itibar edilmediği, somut bir belge, delil bulunmaksızın insanların çok ağır suçlamalara maruz kaldıkları ve lekelendikleri inancı kabul görmekte ama tüm bu rahatsızlık yöneticiler tarafından ısrarla göz ardı edilmektedir.
İstanbul’da Bakırköy 48. Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanan Filistinli bir gencin mağduriyeti bu adaletsiz işleyişin yeni bir örneği olarak karşımızdadır.
Mahkumiyet İçin Delile Gerek Yok mu?
2001 Gazze doğumlu Nathmi A. üniversite eğitimi için geldiği Türkiye’de 5 yıldır yaşamakta, Bağcılar’da ikamet etmekte, Hamas medya ofisinde çalışmaktadır. Çevresinde sevilen, dindar, ahlaklı kişiliğiyle tanınan bir kişidir Hayatının karardığı tarih olan 30 Temmuz 2025’te henüz 1 aylık evlidir. Nathmi ikindi vakti kursa gitmek üzere evinden çıkmış, karşılaştığı bir arkadaşıyla yolda sohbet ederken bir anda yanından geçen bir kadının kendisine bağırmasıyla irkilir. 2001 doğumlu Çağla E. adlı kadın “Suriyeli” vb. ifadeler kullanarak arkadaşıyla konuşmakta olan Nathmi’ye bağırarak, kendisini taciz ettiğini iddia eder. Kadına ne dediğini anlamadığını söyleyen Nathmi arkadaşından ayrılır ve yola devam eder. Bu arada birilerinin arkasından kendisine saldırması üzerine bir terzi esnafının dükkânına sığınır ve işyerindekilerden polis çağırmalarını ister. Açık bir linç girişiminde kafası yarılan, kanlar içinde kalan ve canını zor kurtaran Nathmi polis tarafından gözaltına alınır, bilahare savcılığa çıkarılır. Nathmi’nin şahsı ve avukatı aracılığıyla kendisine yönelik iftira ve darp olayları ile ilgili yapmış olduğu şikâyet ise hiçbir şekilde işleme konulmaz. Tek bir kişinin dahi ifadesi alınmaz.
Soruşturma ve mahkeme safahatı toplamda sadece 7 ay sürer ve karar verilir. Mahkeme müşteki kadının Nathmi hakkında ileri sürdüğü fermuarını açarak cinsel organını teşhir ettiği iddiasını sabit görür. Sanığın o esnada pantolonunun kemerini düzelttiğini, bunu şikâyetçinin yanlış anlamış olabileceğine dair savunmasını dikkate almayan kadın hâkim Natmi’yi 4,5 ay hapis cezasına çarptırır. Karar İstinaf aşamasında da jet hızıyla onaylanır ve Gazzeli sanık cezasını tamamladıktan sonra sınırdışı edilmek üzere Maltepe Cezaevi’ne konulur.
Akla Ziyan Bir Karar
Karar gerçekten ibretliktir. Henüz 1 aylık evli, ahlaklı, dindar bir insanın, gündüz saatinde, yol ortasında ve kendi mahallesinde, üstelik de arkadaşıyla sohbet ettiği esnada yanından geçen bir kadını bu şekilde taciz edebileceğini kabul etmek ne akılla, ne vicdanla bağdaşır ama kararda şikâyetçinin yalan söylemesini gerektiren bir durum olmadığı, sanığı tanımadığı vurgulanır. Sanığın ise pişmanlık belirtmediği, tevil yoluyla inkâra kalkıştığı ifade edilir.
Evet, normal şartlarda şikâyetçinin tanımadığı mağdur hakkında haksız suçlamada bulunması gerçekten de pek muhtemel bir durum değildir. Ama yanlış anlama ihtimali yok mudur? Şikâyetçi antrenmandan çıktığını ve yorgun olduğunu söylemektedir. Yorgunluktan mütevellit hata yapabileceği ihtimalini de dikkate almak gerekmez mi? En önemlisi de sokakta rastladığı Arapça konuşan kişilere karşı ırkçı saikle hareket etme ihtimali yok mudur? Türkiye’de yakın dönemde ırkçı nefretle nice iftiraların gündeme geldiği, büyük toplumsal olaylara sebep olacak şekilde yalan haberler, iddialar dillendirildiği gerçeğini görmezden gelmek mümkün müdür?
Mahkeme kararında şikâyetçi kadının tanımadığı bir insan hakkında bu şekilde bir suçlamada bulunmasının makul olmadığı belirtilirken böylesi bir durumda bir insanın bu şekilde bir alçaklığa, rezilliğe yeltenmesinin makul olup olmadığı ise hiç sorgulanmaz. Oysa burada asıl sorgulanması gereken budur, çünkü bir insanın hayatı, geleceği karartılmaktadır, şerefi, namusu lekelenmektedir. Kaldı ki evrensel bir hukuk ilkesi olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi de bu tür bir durumda suçlu olduğuna dair aleyhinde kuvvetli şüphe bulunmayanların masumiyetinin korunmasını gerektirir. Ne var ki, iki satır bir gerekçeyle tüm bu gerçeklerin üzeri acımasızca örtülüp geçilir.
Bu Dava Yeniden Görülmelidir!
Sanık Nathmi’nin avukatlığını üstlenen Gülden Sönmez mahkemede yaptığı savunmada tüm bu çelişkileri detaylarıyla dile getirir. Şikâyetçinin suçlamasının soyut kaldığını, hiçbir şekilde bu iddiayı destekleyecek bir şey sunamadığını belirtir. Sanığın yanında bulunan arkadaşının şahitliğinin dikkate alınması gerektiğini vurgular. Ayrıca çevredeki işyeri ve apartmanların kamera görüntülerini mahkemeye sunarak bu görüntülerin incelenmesi gerektiğini vurgular. Ama ne yazık ki tüm bu talepler göz ardı edilerek alelacele hüküm verilir ve savunmanın akla, vicdana uygun ve hukuki zemini güçlü beyanları gerek ilk derece mahkemesinde, gerekse de dosyanın itiraz incelemesinin yapıldığı İstinaf aşamasında yok sayılarak soyut bir suçlama üzerine mahkûmiyet kesinleşir.
Benzer sayısız davadan biri olduğuna kuşku bulunmayan bu dava taciz suçlamasına konu olan kimi davalarla ilgili süregelen yanlışlığa, çarpıklığa daha fazla göz yumulmaması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Sonuçta ortada bir yargılama prosedürü yaşanmasına rağmen özü itibariyle bu tür davalar yargısız infaz mantığından farksız bir süreçle tamamlanmaktadır. Bu tür haksızlık ve mağduriyetlerin daha fazla yaşanmaması için kamuoyu baskısı, medyada hedef gösterilme, linç edilme korkusu ya da kadın dayanışması vb. faktörlerin değil, hukuku, adaleti, vicdanı esas alacak bir zeminin geliştirilmesi şarttır.
Bu hassasiyet ve kaygılarla bu dosyanın yeniden ele alınmasının lüzumuna dikkat çekmek istiyoruz. Ortada gerçekten ağır bir mağduriyet ve çarpıcı bir hukuksuzluk var. Adalet Bakanlığının bu davayı incelemeye alması hiç şüphesiz hukukun ve vicdanın gereğidir.

