SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

''Sionist Yahudîler''in işgal ettikleri Filistin'deki tuzakları, hep böyle devam edemez!

Siyonizm, gerçekte, Yahudilerin de ikamet ettiği ve amma o zamanın toplumu içinde de uyumsuzlukları, kendilerini 'Tanrı'larının en üstün ve seçkin toplumu olarak gördükleri için, 2500 yıl öncelerde Kudüs'ten kovulurlarken; Kudüs'te, en son terk ettikleri bir semtin ve tepenin adı olan 'Sion'u, bir gün o yerlere tekrar döndürülecekleri düşünce ve inancını ve 'Sion'a yine dönecekleri ideoloji veya inancın ismi olarak yerleştirdiler, kendi aralarında..

Öyle ki, 'her sionist, neseb ve kan soyu bakımından Yahudi olmayabilir; ama, her Yahudi, mutlaka sionisttir..' sözü , Yahudilerin bu konudaki davranışlarını anlamak açısından ilginçtir. Ve o 'Sion' bölgesine ine dönmek ideallerinin adı olarak, böylece 'siyonizm' terimini de yerleştirdiler, ve de 1890'lardan beri ve hele de, 'bir Yahudi devletinin kurulması'nın kendileri için vaad edilmiş bir 'arz-ı mev'ûd' konusu olduğunu ısrarla vurgulayarak, Yahudilerin de yer küre üzerinde kendi inançlarına göre hâkim olacakları bir coğrafya terimi olarak; 'sionizm'i dünya dillerine de yerleşen bu terimi, bir 'fikrî , ideolojik ve itikadî bayrak' haline getirdiler..

Birkaç ay önce Amerikan Başkanı Trump, babasının, kendisine nasihatlerinden söz ederken, oğluna , 'Yahudilere dikkat et, seni kandırmasınlar!' dediğini aktarmıştı..

(Bunu da tabiî karşılamak gerekir.. Çünkü, Yahudiler, Hristiyan halklar tarafından asırlar boyunca suçlanmışlar; mel'ûn, / lânetli olarak nitelenmişlerdi. Zira, Hz. İsâ Aleyhiselam'ın, Roma İmparatorluğu'nun Filistin'deki Valisi Platos tarafından, Yahudilerin tahrik ve tertiplerinin etkisinde kalarak, çarmıha gerdirilmesi, kendisini Hristiyan olarak bilen her insanı da yaralayan bir durumdu..

Özellikle de son 200-300 yıl içinde olan biten entrikalar bu coğrafyanın bugünkü acılarının da temelidir..

Osmanlı'nın hele de son 300 yılının içinde, bir yeniden derlenip toparlanmaya dönüşmesi mümkün olan o günkü şartlarda, hem de 2. Abdulhamîd gibi güçlü bir Sultan'ın zamanında bu 'sionizm' ideolojisi veya cereyanının ciddiye alınmamış olması ise, ayrı bir elem verici konudur. Evet, Osmanlı Sultanı 2. Abdulhamid'in, 33 yıllık saltanatı döneminde bu konuyu fazla önemsememiş ve gerekli tedbirleri almamış olması, şayân-ı hayrettir..

Tabiatiyle, bunda, Yahudilerin ölümlerinde, yakınlarına miras olarak bıraktıkları altın mikdarına göre itibar görmesinin rolünün büyük olduğunu da bilhassa o zamanın gözlemcileri de belirtmişlerdir..

Ve, işte o günlerde, dünyanın muhtelif köşelerindeki Yahudi sermayedarlarının da, Filistin üzerinde düşünmelerine şaşmamak gerek. Evet, 600 küsur yıllık bir yönetimin sonunda parça parça olan Osmanlı diyarlarında, 'Yahudiler için de hür olarak yaşayabilecekleri bir toprak parçası ayrılamaz mıydı?' sualinin cevabını, Osmanlı'nın yıkılmasını sağlamak için dışardaki güç merkezleriyle dirsek temasında, duygu ve düşünce açısından da kalb ve beyin ittifakı içinde olan yerli işbirlikçiler etkili olmaya başlamışlardı..

Miladî-19. asrın son çeyreğindeki önemli İngiliz devlet adamlarından Lord Disraeli, İngiliz parlamentosunda kürsüye elinde Kur'an- ı Kerim'le çıkıp, 'Bu kitabın hükmünü etkisiz hale getirmedikçe, bizim için bu dünyada huzur olmayacaktır..' kabilinden bir nutuk irad etmişti..

Sonra olacak olanların da bir işaret fişeği gibi bir konuşmaydı, o sözler..

*

Müslüman halklar, hele de Osmanlı'nın son 200 yılında, Rusya yenilgisinden sonra 1774'deki imzalanan K. Kaynarca Andlaşması'yla neticelenen ağır yenilgiden Birinci Dünya Savaşı'na yıl daha bir felaketler resmi geçidi sunuyorlardı.. Ama, Osmanlı'nın gayrimüslim tebaından olanların dışında, , Osmanlı'nın kendi içinden çıkan sahte kurtarıcılar ve sahte kahramanlar sivrilmeye başlamıştı..

Evet, asıl felaket buydu. Çünkü, Müslüman halkın inanç dünyasına iğreti bakan ve İslam inancından kurtulmadıkça emperyalist güçlerin saldırıları karşısında durulamayacağı iddiasını ortaya atıp, düşmanlarla beyin birliği sağlamak planı içinde olanlar zuhûr etmeye başlamıştı.. Özellikle Tanzimat Dönemi bu konuda yığınla örnekler verir bize.. Evet, bizim ülkemiz o faciayı da yaşadı.

Savaş cephelerinde dünya hayatından kopanlar için, anne-babalara oğullarının şehid olduğu haberi verilince.. O anne-babalar, 'Elhamdulillah, Din ve Devlet için, vatan ve millet için bir şehid de biz verdik..' derken; emperial güç odaklarıyla, duygu ve düşünce birliği olanlar ise, nice ihanet planlarını devreye koymanın hazırlığı içindeydiler.. Ki, o gibi ihanet planlarını devreye sokanların en büyük silahları, darağaçları'ydı.. Müslüman halk kitleleri öyle bir iç- düşman tuzağıyla karşılaşmıştı ki, o iç- ihanet faciaları konusunda yaşananların, hür olarak ele alınıp incelenmesi tartışılması hâlâ da mümkün değil..

*

Bunları şimdi hatırlamanın gereği ne miydi?

Hristiyan dünyası içimizde kalb ve beyinlerinden ele geçirdiği tiplerin zorbalıklarıyla millete sadece cismanî acılar ve zararlar vermekle yetinmemişler; Müslüman halk kitlelerinin inanç dünyasıyla irtibatını kesmek için hayal bile edilemez ihanetler sergilenmiş; cebhelerdeki savaşlarla boyun eğdirilemeyen bir millet, hayal bile edilemeyecek şekilde içerden vurulmaya başlanmıştı; Islahat ve Tanzimat adı altında..

Hele İkinci Dünya Savaşı sonunda, emperial güçler, iç-ihanet tuzaklarıyla, Filistin İslam topraklarında öyle bir tuzağı devreye sokmuşlardı ki, hayal bile edilemezdi.. Şöyle ki, sadece Osmanlı Devleti parça parça edilmekle ve o parçaların her birinin başına kendi kuklalarından birilerini oturtmakla yetinmemişler; bir de, Hristiyan halkların 'lânetli' diye her zulmü ettikleri Yahudilere, İslam topraklarının kalbgâhı sayılabilecek topraklarda, Filistin'de, bir Yahudi Devleti kurduracaklardı..

Ne kadar ibret verici acı bir hadisedir ki, 15 Mayıs 1948'de, 'İsrail diye bir devlet kurulduğu'nu radyolardan dünyaya ilan eden kişi, 'David ben Gurion' isimli ve o tarihlerden 25-30 sene öncelerde İstanbul Dâr'ul Fünunu'nda /Üniversitesi'nde okumuş İstanbullu bir Yahudi idi..

*Bunları şimdi tekrar hatırlamanın ne gereği vardı diyenler olabilir..

Ama, 100 yıl öncelere kadar Osmanlı Devleti'nin elinde bir eyalet olan Suriye'nin kuzey sınırında, Türkiye sınırından 55-60 km. uzakta, Ebu Zuhûr isimli askerî üs, siyonist İsrail rejimin savaş uçaklarınca bombardıman edildi..

Batı emperyalizmi de, diğer güç odakları da sus-pus oldular..

Bu saldırıyla , aslında Türkiye'ye debir gözdağı verilmek istendiğine dair yorumlar gizlenmiyor, dünyadaki siyonizm 'hâmi'si medya organlarında..

Siyonist İsrail rejiminin önde gelen siyasetçileri de açık açık Türkiye'ye karşı bir psikolojik savaş havası başlatmak hevesindeler..

Böyle bir durumda..

'Hazır ol cenge, eğer suh'ü salâh istersen.. ' denilmiştir..

STAR

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL Arşivi