SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Hedef, ‘Terörsüz Türkiye'den, ‘terörsüz bütün Müslüman coğrafyaları'na; inşaallah...

Başkan Tayyib Erdoğan'ın yıllardır, söyledikleri aynı.. 'Türkiye'nin güneyinde bir başka devlet kurulmasına -bedeli her ne olursa olsun- asla izin vermeyeceğiz..'

*

Bu sözün bir blöf ve temelsiz korkutma olmadığının anlaşılması lâzım.. Bazıları bunun bir 'kuru-sıkı' tehdit olduğunu sanabilirler. Ama, Başkan Erdoğan'ın, yapamayacağını söylememenin bir inanç umdesi olduğunu bildiğini bilenler, bu ikaz ve ihtarın, Türkiye'nin, 'bıçağın kemiğe dayandığı' noktasına geldiğinin canhıraş bir ikaz, ihtar ve feryadı olduğunu anlarlar. Çünkü, izin verilmesi halinde, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında, sadece Avrupa'da bile, kitlelerin birbirleriyle nasıl boğuştuklarına, 50 milyonu aşkın insanın nasıl eriyip gittiklerine bakmak gerekir. Elbette o büyük felaketlerden Müslüman coğrafyaları da almışlardır, paylarını..

*

Başkan Erdoğan'ın konuşmasında işaret ettiği konunun, Türkiye'nin, özellikle de Ağustos-1984'de, (o zaman Siirt'e, bugün Şırnak iline bağlı olan) Eruh ilçesinde sabahın alacakaranlığında başlatılan 'silâhlı kalkışma ve ayaklanma' teşebbüsünün, ülkeye çok pahalıya mal olduğunu hatırlatmaya gerek bile yok..

Ülke halkının bir bölümünden ve devlet güçlerinden on binlerce insanı hayattan koparan ve on binlerce ev ve ziraat alanlarını yok eden o 'silâhlı isyan' teşebbüsünün arkasında filan ülke veya güçlerin olduğu ifade edilince, o ateşin uzağında olanların bu gibi iddiaları hafife aldıkları, her zaman karşılaşılan bir durumdur.

Ama, 'jeo-politik' durumu itibariyle son derece hassas bir noktada bulunan Türkiye'nin her durumda 'düşmansız olamayacağı' açıktır ve tarih de bunun şahididir ve bu gibi fitne ateşinin tutuşturulmak istenişinde emperial güç odaklarının olmadığını düşünmek, en hafifinden, bir gaflet ve dünyayı okuyamama halidir.

Çünkü, Osmanlı'nın 6 asırdan fazla süren hâkimiyetinden sonra emperial ve şeytanî güçlerin benzer bir güçle tekrar karşılaşmak istemeyişlerinde şaşılacak bir durum yoktur.. Hele de, 'jeo-politik' durumdan istifade etmek isteyen her güç odağının ve yabancı gücün ilgi ve iştahını kabartan bir İstanbul ve Anadolu coğrafyası, tarih boyunca elde bulundurulmak için özel çabaları ve savaşları gerekli gören güç odaklarının devamlı ilgi alanında olmuştur.

Bu 'jeo-politik' durumun öncesine aid dersler elbette çıkarılmalıdır, çıkarılır. Ama, asıl önemli olanı, bu noktaya nasıl gelindiğinin anlaşılmasıydı..

Çünkü aynı inanç etrafında bir İslam Milleti olan halk topluluklarının tarihteki güçlerini bir daha ele geçirmemeleri için, dil ve etnik köken, kavmiyet, mezheb, yöre ve mahallî âded farklılıkları yüzünden, birbirlerine düşman edilmeleri; emperial güçlerin hele de 1789- Fransız İhtilali'nden sonra geliştirdikleri bir savaş yöntemi olmuştur.

*

Özellikle Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından bu yana ortaya çıkan durum, savaş tekniklerinden öte 'savaş stratejileri'nin anlaşılmasını gerektirmektedir. Evet, Birinci Dünya Savaşı'na, Osmanlı Devleti girmeliydi,- girmemeliydi..' gibi konular hâlâ da tartışılır ve hâlâ da birileri suçlanır ve birileri yüceltilir; ama, savaş sonrasında elde kalan coğrafyada kurulan sistem, o dünya savaşından çok öncelerde emperial güç merkezlerinde asırlardır hesab edilen bir düzenlemeydi: 'İslam dünyasının kendileri için bir tehlike odağı olmak ihtimalinin uzaklaştırılması..', 1071'de Sultan Alparslan'ın karşısında yenilgiye uğrayan Bizans, 1356'da Anadolu'daki Müslüman ordularının, Çanakkale Boğazı'ndan Gelibolu'ya geçmelerinden ve 30 yıl sonralarda da Balkanlar'a, taa Niğbolu önlerine ulaşmaları; Selçuklular zamanından beri buraları yurt edinen ve Müslüman halklara yeni ufuklar açan ve Haçlı Saldırıları'na karşılık veren Osmanlı Müslümanlarının Anadolu'ya gelişlerinin 150 sene sonrasında 1453'de Bizans'la hesaplaşmak merhalesine getiriyor ve İstanbul fethediliyordu.. Halbuki, 1453'de İstanbul'u fetheden Osmanlı Orduları yarım asır öncelerde, Yıldırım Bâyezid döneminde, Buhara- Semerqand taraflarından kalkıp, İran'ı ezdikten sonra 1402'de, Ankara önlerine gelen Timur ve ordularına, ağır şekilde yenilmiş ve Yıldırım, 'esir' bile düşmüştü..

Ama, o yenilgiden, sadece 50 yıl sonralarda, aynı İslam orduları Bizans'ı tarihin dehlizlerine gönderiyordu.. (Yani, Müslümanların birbirleriyle uğraşmamaları, savaşmamaları durumunda nasıl bir büyük güce erişeceklerine güzel bir örnek oluşmuştu).

*

Evet, son 'Haçlı Saldırıları' üzerinden 250 yıl geçmekteyken, Asya'dan Avrupa'ya doğru ilerleyen Müslüman güçleri karşısında elbette, Avrupa da boş durmuyordu..

Ama, Müslüman dünyası, özellikle sanayi devriminin dünyada nice yeni güç odaklarını ortaya çıkardığı bir zaman diliminde, uzun asırlar boyu girip çıktığı savaşlardan sonra, artık eskisi gibi sadece at sırtında ve kılıçla-tüfekle ve de mermilerle savaşılamayacağını anlamakta gaflete düşmüş gibiydi; bilhassa, Miladî- 1500'lü yılların ortasından sonra.. Halbuki, 1390'larda Balkanlar'daki Müslüman ordularının, düşmanla savaşırken, düşmanlarının ilk o zaman gördükleri mermilerle karşılaştıklarını o dönemin Hristiyan tarihçileri de yazmışlardır.

*

Avrupa'daki Hristiyan ülke ve orduları güçleri kendi aralarında da derin ihtilaflara düşüyorlar ve savaşlar yapıyorlardı, ama, kendilerini Doğu'da, Asya'da yükselmekte olan İslam tehlikesinden korumak için yeni savaş taktik ve stratejileri geliştirmekte mesafeler almaya başlamışlardı. O kadar ki, başta Almanya olmak üzere, hemen bütün Avrupa toplumlarında, Martin Luther'in kiliseye karşı açtığı savaş, Hristiyan halk kitleleri arasında bile korkunç boğuşmaları beraberinde getirmiş ve insanların cesedlerin ortadan kaldıracak kimseler kalmadığından, sokaklarda kalan o cesedleri yiyen kedilerin bile 'tazı' büyüklüğüne kavuştuğu görülmüştü.. Ama, başta Vatikan olmak üzere, güç merkezleri, kendilerini mahveden ırk, kavim, mezheb üstünlüğüne dayalı olarak ortaya çıkan ihtilafların benzerinin Müslüman toplumlara da bulaştırılması gerektiğini düşünenler çıkıyordu.. Ki, Martin Luther, Osmanlı Müslüman askerlerinin Viyana'ya doğru yaklaştıklarını görünce, bu Müslüman güçleri, 'şeytan' olarak niteliyor ve Hristiyan halkların din yolundan ayrıldıkları için, bu 'şeytan orduları'nı gönderdiğini dile getiriyordu, vaazlarında.. Bu vaazlar az etkili olmamıştı..

İşte, daha o sırada, Müslüman dünyasının kendileri için giderek büyüyen bir tehlike oluşturmaması için, Müslüman halkların beynine ırkçılık, kavmiyetçilik, bölgecilik vs. gibi düşüncelerin bulaştırılmasının bir çare olabileceği sistematik şekilde düşünülmeye başlanmıştı. Bu hususta seyyahlar (turistler) ve de tâcirler etkili olabilirdi..

Ama, bunun o kadar kolay olmadığını o emperial şeytanî odaklar da biliyorlardı.. O halde İslam gücünü savaşta zayıflatacak ne gibi alanlar varsa, bunlar ayrı bir mücadele yöntemi olarak düşünülmeye başlandı.. Ki, o sıralarda, Frenk (Avrupa) diyarlarından geldiği için , 'frengi' denilen (syphilis) hastalığının Müslüman halklara da cebhelerden dönen askerler yoluyla bulaştırılması da ayrı bir konu..

Frengi'nin başta İstanbul olmak üzere Müslüman coğrafyalarında çok ağır tahribata yol açtığının hikayesi daha bir ayrı hikayedir..

*

Frenk diyarından gelen bu mikroplardan ayrı olarak, bir de, kavmiyetçilik fikirleri de aşılanmaya başlanmıştı..

Halbuki, Hz. Peygamber (S) daha işin başında, etrafında yeni bir 'millet' oluşturmuştu; bir 'Millet-i İbrahîm', 'Millet-i İslâm..'

Kendi kan soyundan olan akrabalarından bazı isimlere karşı bile savaş verirken, yanıbaşında, Yemen'den Ebu Zerr el'Gifarî, Anadolu'dan Suheyb bin Rûmî, İran'dan Selman-ı Farsî, Etyopya'dan Bilâl-i Habeşî) gibi yüksek tıynetli insanlardan yeni bir inanç toplumu, İslâm Milleti şekilleniyordu..

*

Bu yüksek mânayı, bir İslam Milleti anlayışı etrafında birlik olmanın iksirini yeniden kavramak zorundayız.

Hz. Peygamber (S)'in elinden insanlığa 14 asır öncelerde sunulan 'vahy-i ilâhî', İslam'ın tarihî gelişim çizgisinde, evet bir çok zaferler ve yenilgiler vardır, ama, İslam'ın bütün insanlığa sunduğu inanç kardeşliğinin sırrına eren topluluklar tarihte bir takım olumsuzluklarla karşılaşsalar bile İslam'ın özü o toplumları yeniden ayağa kaldırmıştır. 14 asırlık İslam tarihi, bunun şahididir.

Her Müslüman, bütün insanları kavmi ve ırkına bakmadan, yüceltmeden veya aşağılamadan, Allah'ın yarattığı ve özü itibariyle en şerefli bir şekilde yaratılmış olarak bilir. Bu bakımdan hiç bir kavmi, ırkı, siyah, beyaz, kızıl ya da sarı derili diye yüceltemez veya aşağılayamaz. Bunlar 'ilâhî hilkat'in hikmetleridir ve bu gibi farklılık ve özellikler, insanların bir kısmını diğerlerinden üstün veya aşağı duruma getirmemektedir.. Bu durum, 'Tîn' sûresinde de, 'Biz insanı en güzel şekilde halkettik..' mealinde bildirilir..

Evet, biz, İslam Milleti'nin mensupları olarak, hangi kavimden olursak olalım, siyah- beyaz, kızıl veya sarı derili, ya da, şu veya bu dili konuşmak açısından yaratılışta herkesi eşit bilen insanlar olarak, bir takım ırkî ve fıtrî farklılıklara itibar etmeden, bütün insanları, yaratılışta eşit ve hür kabul etmek anlayışı etrafında birleşen insanlar topluluğunun mensupları olarak bilir ve İslamî temellere dayanmayan zorlama ve zâlimâne uygulamalara asla itibar ve iltifat edemeyiz.

Evet, 'Lâilaheillallah, Muhammed Resulullah..' diyen insanlar, bir milletin eşit ve hür mensupları olarak idame-i hayat sürerlerken, hiç kimseyi yaratılışından dolayı aşağılayamaz.

Son asırlardaki sapmalar yüzünden Müslüman halkların arasına giren çeşitli fitne eğilimlerinin en etkililerinden birisi, insanları ırkından, kavminden veya ten renginde dolayı yüceltmek veya aşağılamak şeklindeki yaklaşımlar olmuştur, ama, İslam, o tefekkür veya tahayyül zindanının kapısını 14 asır önce kapatmıştır. Ve dahası, Hz. Bilâl-i Habeşî'yi 'siyah kadının oğlu' diye aşağılayan bir sahabe bile, Hz. Peygamber (S) tarafından, 'Ey (...filan) sende Câhiliye kalıntıları görüyorum, kendini bunlardan temizle..' diye ikaz ettiğine dair 'nebevî hadis' rivayetleri bile yolumuzu aydınlatmaya yeterlidir.

STAR

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL Arşivi