23 Mayıs 2012 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Müftüoğlu: Zihinsel Bir Taşrada Yaşıyoruz!
25 Eylül 2011 Pazar 12:40

Müftüoğlu: Zihinsel Bir Taşrada Yaşıyoruz!

Yeni Şafak'a konuşan Atasoy Müftüoğlu, İslam dünyası toplumlarının gündeminde zihinsel bir savaş olmadığını söylüyor.

Atasoy Müftüoğlu: “Dinî hayat bilinçle değil, menkıbelerle yürüyor. Merak etmiyoruz, sorgulamıyoruz, üretmiyoruz. Hâlâ zihinsel bir taşrada yaşıyoruz. Avrupa merkezli düşüncenin taşrasıyız.”

Yeni Şafak’tan Emeti Saruhan, Atasoy Müftüoğlu ile konuştu:  

Eskişehir deyince akla gelen isim Atasoy Müftüoğlu'dur. Bunu Eskişehirli olduğumu öğrenenlerin hemen ardından "Atasoy Abi'yi tanıyor musun?" diye sormasından biliyorum. Şehir dışından gelip bürosunda konuk olanlara ikram ettiği 3 çay, bir simit, bir elma, kitap ve lokumun, o güzel sohbetinin yanında sözü bile olmaz elbette ama ben misafirperverliğini anlatmak için yine de söyleyeyim. Kendisi ise öyle duru, öyle sağlam, öyle derin ki anlattıklarını saatlerce dinlemek mümkün. Her ne kadar dertlerimiz hakkında acı reçeteler yazsa da isabetli teşhisler yapıyor. Sorunumuzun üretememek olduğunu fakat bunun farkına bile varamadığımızı, çünkü İslam dünyası olarak aklımızı bir yerlerde unuttuğumuzu söylüyor. Sizi Atasoy Abi ile başbaşa bırakıyorum. Öyle diyorum çünkü o hepimizin abisi... (Emeti Saruhan)

***

Tarihsel - geleneksel bir İslam'dan bahsediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Türkiye'de bizler Müslümanlar olarak sağlıklı bir İslam tarihi terbiyesi almadık, daha doğrusu tarih felsefesi terbiyesi almadık. Geleneğimizde tarih felsefesi yapmak gibi bir şey yok. Tarih felsefesi ile büyük olaylar, büyük adamlar tarihinden çok, bir 'düşünce tarihi' perspektifine sahip olmayı kastediyorum. Tarihi bir bütünlük içinde düşünmek, özellikle küresel çağda genç Müslümanların, kendilerini bir yerelliğe, bir mezhebe, bir etnik asabiyete, bir ülkeye kapatmadan, bütün bir yeryüzü ve insanlık gerçeğini bir bütünlük içinde takip etmeleri gerekiyor. Müslümanlar yerel, mezhepsel ya da etnik herhangi bir asabiyetle sınırlandırılmış bir tarih terbiyesine sahipseler hiçbir zaman gerçek ümmet olmayacak.

Tarih bir bütünlük içinde nasıl düşünülür?

Türkiye'de yaşayan Türkler için tarih Türklerin tarihinden ibaret. Araplar için Araplardan, Kürtler için Kürtlerden, Farslar için Farslardan ibaret. Hiçbirisinden ibaret değil! Bunların hepsinin tarihe bir şekilde katkıları oldu. Fakat katkı hangi bağlamda oldu bu çok önemli. Düşünsel mi, entelektüel mi, askeri mi, ekonomik mi? Bunların belirlenmesi gerekiyor. Asıl soru şu; İslam ve Müslümanlar tarihten nasıl çekildiler. İslam'ın ortaya çıkışından sonra İber yarımadasına giden Müslümanlar şimdi nerede? Küreselleşme çağı da değildi, iletişim çağı da değildi. Bu kadar kısa zamanda nasıl İberya'yı ihya ettiler ve hâlâ etkileri tartışılan bir medeniyet doğdu? Sonra ne oldu da tarihten çekildik? Şu anda neden tarihin nesnesiyiz? Niçin bugünün tarihi bizi bir istatistik malzemesi olarak görüyor ve bize hiç saygısı yok? Niçin bu sürece itiraz edemiyoruz sahte gerekçelerle, hilelerle ülkelerimiz işgal ediliyor? Buna tarihsel yanıtlar bulmamız gerekiyor. Ben son 500 yılın bütün Müslümanlar tarafından eleştirel bir analizle okunması gerektiğini düşünüyorum. 1492'de Müslümanlar tarihte ilk defa fiziksel olarak bir yerden çekiliyorlar ve içe kapanıyorlar.

Sizin tespitiniz ne?

Tek bir nedene indirgenemez ama basitçe; 21. yüzyılı tanımlayamamak, ihtiyaçlarına yanıt verecek bağlamda içerik üretememek... Hiç abartmadan bugün bir bilinç felci yaşadığımızı söyleyebiliriz. İslami bağlamda bilinç, bilgi, yorum üretmiyoruz. Tarih üretmiyoruz, eylem üretmiyoruz. Üretilenlerin tümüne maruz kalıyoruz, korkarım ki maruz kalmaya devam edeceğiz.

Neden üretemiyoruz?

İslam ümmeti akla veda ettiği gün tarihe de veda etti. Yeniden tarihe dönmesi için yeniden akla dönmesi gerekli. Araçsal bir aklı kastetmiyorum, vahiyle uzlaşmış bir aklı kastediyorum. Fakat çarpıcıdır, yeniden İslam dünyası mistisizme dönüyor. Bu ümmetin asla ve kat'a bir geleceği olmayacak demektir. Çünkü şu anda tarihsel bağlamda neo-liberal bir işgal ve istila yaşıyoruz. Biz bunu fark etmiyoruz. Demokrasinin modern zamanlarda bir dekor olduğunu Müslümanların öğrenmesi gerekiyor. Asıl büyük kararların sermaye tarafından verildiğini öğrenmek gerekiyor. Bugün mezhepçilik varsa ve bu utanç vericidir ki hâlâ var, insanların hangi mezhepten olduğunu konuşuyorsak böyle bir kültürün geleceği yok.

Bu gettolaşmaya neden olmaz mı?

Gayet tabi, içe kapanıyoruz. Küreselleşmeyi paylaşmayabiliriz, küreselleşme karşıtıyız, küreselleşmeyi sorgulamalıyız ama bir diğer taraftan küreselleşmenin sağladığı birtakım zihinsel imkanlardan da faydalanıyoruz. Örneğin ulus devletle biz hesaplaşmalıydık Müslümanlar olarak ama küreselleşme hesaplaşıyor. Takdis edilmiş devletle küreselleşme hesaplaşıyor.

Ya da biz küreselleşmeyi arkamıza alarak yapıyoruz bunu...

Evet. Müslümanlar yakın zamana kadar Kürt sorunu söz konusu olduğunda devlet yorumunun yanında yer aldılar. Hala devlet yorumunu tüketmeye devam ediyorlar. Böyle korkunç bir şey olur mu? Zihinlerimize düşüncelerimize kim vaziyet ediyor? Oryantalist klişeler. 'Arap Baharı' diye bir tanımdan söz ediliyor. 'Arap Baharı' diye bir bahar yok. Prag Baharı'ndan ilham alınmış bir şey. Tanım Araplara ait bir tanım değil. Düşünce hayatımız özgür değil. İslami bilgi özgür olmayınca nasıl zihinlerimiz özgür olabilir? Avrupa sürekli entelektüel tahakküm üretiyor. Bizim artık o tahakkümle ilgili rahatsızlığımız ya da farkındalığımız yok çünkü içselleştirmişiz.

Bugün yaşadığımız İslam üretilmiş bir İslam mı?

Miras alınmış bir İslam, çünkü üzerinde düşünmedik. Mirasyedi gibi hareket ediyoruz. Geçmişte üretilen her şeyi tükettik. Geçmişte üretilenler günümüze cevap vermiyor. Onun için bir tıkanma bir felç durumu yaşıyoruz. İslam dünyasında bir otorite olmadığı için masallarla, menkıbelerle, efsanelerle, rüyalarla bezenmiş bir din algısı, özellikle genç kuşakları narkoz gibi etki altına alıyor.

Geleneksel İslam anlayışı mı bu?

Tabi, düşünmüyor kimse düşünmüyor. Taklit geleneği diye bir gelenek var. Kimi taklit ediyorsanız olun, intihar etmiş olursunuz. Dünyanın en seçkin otoritesini taklit ediyor olsanız bile... Mümkündür ki siz daha farklı bir potansiyelle hayata gönderilmiş olabilirsiniz. O taklit ettiğinizi aşma yeteneğine sahip olarak dünyaya gelmiş olabilirsiniz. Taklit sizi hemen bilinç alanının dışına çıkarır. Tekrar da bilinç alanının dışına çıkarır. Şu an dini hayat bütünüyle bilinç alanının dışında hareket ediyor.

Bu duruma alimlerin neden cevap verme kaygısı olmadı?

Geçmişte alimler 'bu kadar yeter' dediler. Bu ne demek? "İçtihada gerek yok. Bütün soruları cevapladık bu kadar yeter" demekti. Bununla başladı her şey. Ama yetmiyor. Dolayısıyla bugün yeniden alimlerin, entelektüellerin, aydınların içtihadı konuşmaları gerekiyor. Koşulları yerine getirenler içtihad yapmalılar. Bu böyle devam edemez. Çünkü bu neo-liberaller çağında dini hayat bireyselleşiyor. Büyük kültürler küçük kültürleri yerellikleri yutuyor. Hiçbir direniş gösteremiyoruz. Çünkü kültürel içerik üretmiyoruz. Gelip sorsunlar, 21. yüzyıla ne öneriyorsunuz? Var mı önerimiz? Dini hayat bir cemaatin menkıbe fabrikalarında her gün endüstriyel olarak üretilen rüyalarıyla yürüyor. Bilinçle değil. Bu cemaatlerin sayıları, paraları, menkıbe fabrikaları çoğalırken, bir diğer tarafta hâlâ zihinsel bir taşrada yaşıyoruz. Avrupa merkezli düşüncenin taşrasıyız. Taşrada oturan merak etmez, sorgulamaz, üretmez sadece merkeze bakar. Merkez ne yapıyorsa onu yapar. Dolayısıyla önce bu taşralılıktan özgürleşmemiz gerekiyor. Bakın İslam dünyası toplumlarının gündeminde zihinsel bir savaş yok. 

 

HER ÜSTADA ELEŞTİREL BAKILMALI

Okuma serüveniniz nasıl başladı?

Babam icazetli bir mollaydı. Evimizde kitaplar, gazeteler, dergiler, yayınlar vardı. Ankara'da olduğumuz 1950'li yıllarda babamın İslami camia içindeki öncü isimlerle tanışıklığı, dostluğu vardı. Osman Yüksel Serdengeçti, Osman Turan. Ankara'da olan herkesle bir şekilde tanışıyorduk. Necip Fazıl'la tanıştım, birlikte seyahatler ettik. Türkiye'nin çeşitli yerlerine konferanslara gittik. Dergisinin en genç yazarlarından biri bendim. Sadece benim yazılarıma müdahale etmezdi.

Said Nursi ile de tanışıklığınız var değil mi?

O dönem Ankara'da olan Said-i Nursi ile de tanıştım. O zaman Nurculuk çok riskli bir şeydi, illegaldi çünkü. Ben o eserleri okuduktan sonra yeni bir süreç başlayacak sanıyordum. "Bir ömür, devamlı okunacak" deyince ben müsait olmadığımı söyledim. Bunu Said Nursi'ye de anlattım ve "Bu çocukları engellemeyin" dedim. Geleneği kabul etseydim hâlâ orada duruyor olacaktım. Hâlâ bu harekete eleştirel olarak bakıyorum.

Başka kimlerle tanıştınız?

Ben kendi dönemimde bütün üstadları tanıdım. Bir gün şöyle diyecek bir üstadla karşılaşabileceğimi ümit ediyordum; "Gençler bize gelip gidiyorsunuz ama dünya bizden ibaret değil, bizimle de kaim değil. Dolayısıyla her yere gidin." Ömrümün gecesini yaşıyorum daha böyle bir üstad görmedim. Benim gençlere vasiyetim şu; bütün üstadları eleştirel bir dikkatle takip edin. Üstadlar hata edebilirler. Bu hataları meşrulaştırmaya kalkışmayın. Bütün üstadlar hata ettiler, etmeye de devam edecekler. Her şeyi bilmeleri mümkün değil. Ben her konuda yazı yazmaya korkarım. Hayatımın özeti sınırlarının farkında olarak yaşamak, bağımsız olarak yaşamak, sorumluluk alarak yaşamak... Bir de hesap saatinde meleklere de söylemeyi düşündüğüm bir şey var. Namım yürüsün diye hiçbir şey yapmadığımı söyleyeceğim. Ömrüm oldukça da yapmayacağım. Bizim hesap saatinde büyük sorulara vereceğimiz öyle cevaplar yok. Çünkü biz küfrün, nifakın, şirkatın, fesadın, tuğyanın yaşandığı bir dönemi yaşıyoruz. Tarihe gerektiği gibi tanıklık edemedik. Bizim kuşaklar hiç edemedi. Hakikati eğip büktüler, uzlaştılar, boyun eğdiler, sessizliği seçtiler, kavgalarının da niteliksel anlamda bir derinliği yoktu.

 

DÖVENi DÖVMEK LAZIM 

Devrimsel bir inşa sürecine girmemiz gerektiğini söylüyorsunuz. Bu kıvılcım nasıl ortaya çıkar?

Zihinsel cesarete ihtiyacımız var. Statükoları sorgulamak. Bütünüyle reddetmek değil. Biz şimdi geçmişin yasını tutuyoruz, geçmişe tapınıyoruz, bu anlaşılabilir bir şey değil. Bu yüzden bugün dünyada ne olup bittiğinin ayırdında değiliz. Dünya neyi konuşuyor, neyi tartışıyor? Müslümanlar olarak hiçbir tartışmayı biz başlatmıyoruz. Hiçbir tartışmada taraf değiliz. Zihinsel savaş vermiyoruz. En yetişkinimiz bile hâlâ Türkiyeci. Türkiye'de itiraf edilmemiş bir milliyetçilik var. Bunu Kürtlere karşı tavrımız söz konusu olduğunda anlayabiliriz. Müslümanlar Kürt sorunu konusunda daha yeni yeni adım atıyorlar.

Kürt Müslümanların da hiç sesi çıkmıyor?

Biz Kürt halkının acılarını, hassasiyetlerini, sorunlarını, beklentilerini anlamak için çaba göstermeliyiz, siyasetini değil. Kürt siyaseti birtakım ateist unsurlar taşıyor. Oradaki dünün İslamcıları da Kürt İslam sentezcisi haline geldiler. Bunları da konuşmamız gerekiyor. Bizim küresel ölçekte bir perspektif, vizyon, proje oluşturmamız gerekiyor. İslam bunu yapabilir. Önerileri var. Geçmişe kapandığı için bunu yapamıyor. İçerik üretemediği için yapamıyor. Menkıbe, masal, efsane, gelenek görenek din haline geldiği, din de bir muhafazakarlığa dönüştüğü için bunu yapamıyor. Çünkü din artık bir folklor. Artık İslami iddialarda bulunamıyoruz.

Mesela Hayrettin Karaman hoca da hoşgörü ve tahammül üzerine yazdığı yazıyla tepki almıştı.

Kime karşı hoşgörü? Sizin bütün bir İslami varlığınıza karşı küresel çapta sistematik anlamda bir proje yürütülüyor. Sizi temin ederim şu anda yüzlerce düşünce kuruluşu Türkiye'de faaliyet halindeler. Hoşgörülü bir İslam tanımı için uyarıyorlar Müslümanları. "Mevlana okuyun, Yunus okuyun. Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek" diye. Halbuki bugün döveni dövmek gerek, sövene sövmek gerek. Biz her gün dövülüyoruz. 70 yaşındayım. 3-4 yaşlarımdayken babam Ankara'nın köyünde imamdı. Çocuklara Kur'an okuttuğu için prangalara vurulup, 15 kilometre yürütülerek karakola götürüldü. O günden beri bizi mutlu eden bir gün hatırlamıyorum. Neo-liberal dönemde fuhşiyat ve münkerat sonuna kadar özgür ve kendini meşrulaştırdı. Ahlakı savunamıyoruz.

 

Bu kente öylesine yabancıyım ki...

Trabzon doğumlusunuz. Ankara'da yaşadınız. Eskişehir'e yerleşmeniz nasıl oldu?

Babam imam hatipti. Eskişehir'e tayini çıktı. Yanında olmamızı istedi. 1967 yılında Eskişehir'e geldik. Belediyede yazı işleri başkatibi olarak görev aldım. 12 Eylül 1980'e kadar devam ettim. Sıkıyönetim sakal sebebiyle işime son verdi. O tarihten beri beni buraya bağlayan hiçbir şey yok.

"Allah bana bu şehirden çıkmak için hayırlı bir yol göstersin" diye dua ediyormuşsunuz.

Bu şehirle ben ilişki kurmayı sağlayamadım. Tarz olarak bağımsız olmayı seçtim. Kişisel bağımsızlıkların da düşünsel bağımsızlıkların da çok ciddi bir riski var. Ben bütün bu riskleri göze aldım ve o riskler sebebiyle yalnız kaldım. Bu şehirde beni yansıtmayan, benimle ilgili pek çok klişe var. Kimse benimle konuşarak, tartışarak, sorgulayarak bu sonuçları elde etmiş değil. Tamamen benim dışımda cereyan eden şeyler. Dolayısıyla ben bu kente 45 dakika önce gelmiş biri kadar yabancıyım. Burada yalnızca öğrencilerle temasım var.

Kentten çıkmanızı engelleyen nedir?

Kentten çıkmayı çok arzu ettim fakat bir vesile olması gerekiyordu o vesile olmadı. Çocuklarım burada doğdu büyüdü. Şimdi İstanbul'da yaşıyorlar, eşimle ben burada... İnsan yaşlanınca daha zor kararlar veriyor. Gençken olsaydı bütün bunlara daha kolay karar verilebilirdi.

Entelektüel camia Ankara ve İstanbul'da konuşlanmış. Bu sizi uzak düşürmedi mi?

Ben her halükarda buranın bir taşra olduğunun bilincindeyim. Taşrada yaşamanın çok zor olduğunu da biliyorum. Bir kitaba gününde ulaşamamak çok ciddi bir sorundur benim için. O açıdan önceden önlemler alırım. Adeta bir yarıştır bu benim için. Kitaplar piyasaya çıktığı gün ya sipariş veririm ya da çocuklarıma, arkadaşlarıma rica ederim. Kitap Ankara ya da İstanbul'da piyasaya çıktığı gün benim elimde olur ve hemen okumaya başlarım. Pek çok kitabı birlikte okurum. Bütün kitapların çıkış serüvenini yakından takip ederim. Seçici bir okurum. Bu konuda yönetilmek asla istemem.

RÖPORTAJIN DEVAMI YARIN...

 

YORUMLAR ( Toplam 9 yorum)
zafer söğütlü
cemaat olmak cemaatçi olmamak
29 Eylül 2011 Perşembe 09:15
Atasoy abimizin yazılarını "bireyselleşin", bireyselleşmeyi de inzivaya çekilin, kendi başınıza olun, kendi kendinize birşeyler yapın şeklinde anlayan arkadaşlarımızın yorumları; halâ cemaatçi zihniyetin etkisinde oluşundan kaynaklanıyor zannediyorum. Benim anladığım şudur:
1) İradeni sadece Allah' ın iradesine teslim edeceksin ki; aklın hür olsun ve ona başkan kimse sirayet edemesin ( fatiha 5)
2) Zaten birinci koşulu gereğince yerine getirince geriye birşey kalmıyor. Çalışacaksın, Çok çalışacaksın.
3) Kendin olacaksın nereye gidersen git kendin olacaksın. Gittiğin her yere kendin olarak gideceksin.
4) Cemaat olacaksan "Kendini bilenler", önce "Kendine gelenler" olarak bir araya geleceksin. Doğruyu söyleyenler olarak 10. köyde "Kendinde olanlar" cemaatini kuracaksın.

Unutmayalım ki; Ahirette sadece ellerimizin yaptığından başka birşey olmayacak..

Cemaat olmak Şahsiyetli ve Nitelikli insanların bir araya gelerek bir birlerinin zaafların değil eksikliklerini tamamlaması, bir amaca yönelik kollektif bir akıl oluşturması demektir. Sürülerle insanın aklını bir kenara bırakıp bir kişiye bağlanması ancak sürü pisikolojisidir.
Cemaatçilik de ancak bu sürü psikolojisini savunmaktır.
Muhammed
Önemli olan Fikrin Lider olabilmesidir.
27 Eylül 2011 Salı 15:33
Müftüoğlunun sözlerini "cemaatleşmeyin bireyselleşin" olarak anlayan arkadaşlarım;
Bence Müftüoğlu şunu söylüyor;"Hangi İslami kitleye yakın olursanız olunuz,o kitlenin söz sahibi kişilerine körü körüne bağlanmayın.Liderliğin şahısla değil FİKİR le kaim olduğunu bilin."
"Fikir sahih değilse kitleye liderlik eden şahsiyet sizce mükemmel biri de olsa o kişiye itaat etmeyin.Sözlerinin şer-i delili yok yada delil olamayacak zayıflıkta ve çelişkiler içeriyorsa,hele hele delili, gördüğü rüyalarsa bu adamlara hiç itimat etmeyin diyor..Bence doğru da söylüyor..Ben böyle anladım..Bu konuda daha net bir ifadesi varsa bilmiyorum..Bilen varsa paylaşsın..A.Müftüoğlunu da daha yeni yeni tanımaya başlayan biri olduğumu da belirteyim.
Önemli olan fikrin liderliğidir.O da İSLAM dır.Son sözü daima O söyler.Onun aksi ne görürsek,kimde görürsek görelim itaat değil reddetmekle emrolunduk..
Haydari
Yeniden silkiniş için ve diriliş..
26 Eylül 2011 Pazartesi 23:35
Atasoy kardeşimiz gayet iyi tesbitler,teşhisler ve önerilerde bulunmuş,ümmet olabilme duyarlılığıyla...
Günümüz müslümanını ve grublarını bardağın dolu tarafını görme misali olumluluklarıyla zikredip avutup uyutmaktansa,yeniden sahih bir islami diriliş ve silkiniş için tenkid yapıp-uyarıda bulunması daha elzemdir.bu açıdan eleştirilerini karamsar olarak görenlere sormak lazım:,acaba toz bembe bir tablo çizip uyutucu telkinlerde bulunsa daha mı iyi oludu?
İslami açıdan durumumuz vaziyetimiz ülke olarakta, cemaat olarakta bireysel müslüman olarakta vaziyetimiz hiç te iç açıçı değilken olumluluklarla avunmak neye yarar?
Allaha emanet olunuz.
Erkam Demircan
kuyudaki yusuf
26 Eylül 2011 Pazartesi 13:23
Saygıdan dolayı atasoy abimize sesimiz çıkmaz..Ama umutsuzluk bireysellik önermesi ancak onun adına üzülmemize neden olur. Dediklerinde haklılık yok mu? Mutlaka var! Ancak kuyudaki Yusuf'u vezir yapan, en dar zamanında Musa'nın asasını ejderha yapan Allah'a iman etmek umutsuz olmamayı gerektirir. Gavuru alt edecek bir söylem ancak, inancı ve motivasyonu tam ve aynı zamanda beraber iş yapabilme yeteneğine sahip hikmet sahibi insanlarla mümkündür.
yahya
sorun üretememek
26 Eylül 2011 Pazartesi 01:35
Çok Değerli abimizin dediğine katılmamak mümkünmü .
Türkiyede yaşayan Aydın/alim ler toplumsal ve bireysel dönüşüm ve değişim için neler ürettiler. Bir sürü toplum mühendislerinin ve diğer güçlerin bu ülkede yaşayan iki büyük milleti karşı karşıya getirmek gibi çok tehlikeli ve bir o kadarda vahim sonuçlar doğurabilecek güncel çatışmalar için her iki milletinde aydınları neler yaptı. Bu tutumları hesab günü karşılıksız mı kalacak. Allah bu çatışmada ölenlerin hesabını sormayacak mı. Ben bu tespitlerde karamsarlık görmüyorum tam tersine uyanın kendinize gelin feryadını görüyorum. Makam ve paragöz olmayalım dahada ilerisi ey iman edenler iman ediniz ilahi emrin tefsirine atıf olarak yorumluyorum.
İfsad olmuş insanlığın hem toplumsal hemde bireysel değişimin kurallarını belirleyin uyumayın uyanık kalın Hayat herşeye ve Herkese rağmen devam ediyor silkinin diyor değerli Abimiz Allah Ondan ve tüm Kendi yolunun erlerinden razı olsun.
Ahmet Murat Kaya
umut
25 Eylül 2011 Pazar 23:16
Çok umutsuz gördüm...umutsuzluk iyi değidir.
abdullah
fazlasıyla umutsuzluk var...
25 Eylül 2011 Pazar 20:03
Müslümanların hali pür melali bu kadar umutsuz mu?

Bir de Batı düşüncesinin kendisini yeniden üretebilme gücüne fazlasıyla abartılı bir yaklaşım var sanırım.
Atasoy Müftüoğlu abimizin bizleri uyardığı konuları önemsiyoruz ama umudu diri tutmak, ve dünden bugüne katettiğimiz mesafeleri de gözönünde bulundurmak ve tahlil etmek gerekiyor. Kendilerinden biriktirdiklerimize ilişkin tahliller de bekliyoruz inşallah. Diğer türlüsü, özellikle genç jenerasyonlar açısından "bizden adam olmaz" terkibini hatırlatıyor. Atasoy abinin muradı elbette bu değildir ama söylemleri alt alta konduğunda bir umutsuzluk reçetesi ortaya çıkıyor. İnşallah ben yanılıyorumdur.
mustafa
devamı
25 Eylül 2011 Pazar 19:57
bazı cümlelerimin maksadını aşarak, yanlış anlaşılarak Atasoy ağabeyin emeklerine halel getirmesini ve onu üzmesini istemem ama önerdiği bu metodun gençler üzerinde emek sarfeden nice yapıların emeklerine de haksızlık içerebileceğini de hatırlatmak isterim. Bu durumda, öğrendiklerimiz hiç bir yerde birikmeyecek, toplu şahitliklerin serdedileceği her türlü toplumsallaşma çabası/ya da örgütlenme diyelim/ yadırganıp, farklı bir fıtrata yabancılaşma türü oluşturabileceğini de belirtmek isterim.

NOT: Biz edilgeniz, şunu yapamadık, bunu başaramadık türü tespitlerin geçerliliğini kısmen kabul etmekle birlikte, önerilen bu yöntemsizlikle bizler için hiçbir zaman bir çıkış yolu oluşamayacağını ve savunuların sadece ütopya olarak kalacağı da izahtan varestedir. Ki ben, haddimi aşmak olarak algılanmaması umuduyla, bu röportajda (olumlu, katıldığımız yönleri konu etmeden) pekçok çevrenin yıllardır yapageldiği klasik eleştiriler dışında orijinal bir şey göremediğimi de belirtmek isterim. Umarım 2. bölümde daha somut tespitlerle karşılaşırız.)
mustafa
cemaat dışılık ve bireycilik övgüsü neden?
25 Eylül 2011 Pazar 19:47
Atasoy ağabey, Tevhidi düşüncenin gelişim sürecindeki emekleri yadsınamayacak bir büyüğümüz. Ancak ben bu röportajda bazı zihni karışıklıklar sesinledim. Fazlasıyla idealist ve ütopik bir tablo çizdiğini düşünüyorum Atasoy ağabeyin. Said Nursi ile görüşmesinde (ki çocukluk yaşınlarından yeni çıkmış olmalı o yıllarda) "Bu çocukları engellemeyin" dediğini aktarıyor; yani ta o zamanlardan hiçbir yere bağlanmayın, karşılıklı sorumluluk ilişkilerine girmeyin, kendiniz olun(!) gibi konularda "tebliğe" başladığını ima etmeye çalışmış. Atasoy ağabey bu vurguyu sürekli yapıyor ve kanımca yalnızlığı ve Eskişehir'e hala olan uzaklığı da savunduğu bu yalnızlık felsefesinden kaynaklanıyor. Oysa az da olsa, içinde zaaflar da barındırsa, insanların karşılıklı sorumlulukları ve salih amelleri paylaştıkları alanlardır cemaatler. Ve cem olmayı savunmak asla geleneksel manada, "aklımı abime/üstadıma teslim ettim" olarak anlaşılmamalıdır. Liberalizm eleştirileri yaparken, liberalizmin insan nefsini en fazla kaşıdığı alan olan bu birey kalma, tekil olma, hiç kimse tarafından kuşatılmama gibi argümanların bence az sayıda gence belki bireysel yaşantılarında bazı avantajlar(!) sağlayabilir, (mesela bir cemaat mensubundan daha fazla kitap okuyabilir ömrü boyunca) ama kanımca fazlasıyla gence de zararı dokunacaktır bu düşüncelerin. Çünkü kendimizi ne kadar bireysel olarak var kılmaya çalışsak, bolca okumayla bireysel inşamıza katkıda bulunsak da, bütün bu zihinsel tecrübelerin topluca yaşamlaştırma sayesinde gelişeceği, hayat bulacağı, şahitlik alanları olulturacağı unutulmamalı. Bizler sadece birikimlerimizle, "akîl insanlar(bireyler)" konumuna yükselip dışarıdan seslenerek değil, hissederek, paylaşarak, danışarak, salih amelleri birlikte çoğaltarak nesiller inşa edebilir, insanların ıslahına katkıda bulunabiliriz. "Beni dinleyin, ziyaretime gelin ama sakın beni üstadlaştırmayın" endişesiyle, aslında farklı bir mistik-münzevilik kültürü üretegeldiğimiz unutulmamalı.
KARİKATÜR







Haksoz haksöz